- 22 TEMMUZ SONRASI NE DEDİLER, NE YAZDILAR? -

BURASI WASHINGTON 11 – ABD yönetimi ve yatırımcıları, Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı ve genel seçim sürecine nasıl bakıyor?

Washington, D.C. / Yayın tarihi: 15 Nisan 2007

SUNAN:

YASEMİN ÇONGAR

KONUKLAR:

BÜLENT ALİRIZA: STRATEJİK VE ULUSLARARASI ETÜDLER MERKEZİ TÜRKİYE DİREKTÖRÜ

ABDULLAH AKYÜZ: TÜRKİYE SANAYİCİ VE İŞ ADAMLARI DERNEĞİ (TÜSİAD) ABD TEMSİLCİSİ

SUAT KINIKLIOĞLU: ALMAN MARSHALL FONU (GMF) ANKARA TEMSİLCİSİ


Çongar: Amerika'dan hepinize merhaba. Burası Washington, ben Yasemin Çongar. Sevgili izleyiciler, Çankaya için geriye sayım yarından itibaren başlıyor. Demokrasinin takvimine göre, bir ay içinde cumhurbaşkanımızın kim olacağını bileceğiz. İşte biz de bu önemli ay öncesinde programımızı Çankaya konusuna ayırdık. Washington'un Türkiye'deki cumhurbaşkanlığı ve genel seçim sürecine nasıl baktığını tartışacağız. Bunu yaparken de üç soruda yoğunlaşmak istiyorum ben bugün. Gündemimizi üç soruda özetliyoruz, ekrana da getirerek:

- ABD, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e nasıl bakıyor ve Washington, Sezer’i arayacak mı?

- Başbakan Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkma olasılığına Amerikan yönetimi ve yatırımcıları nasıl bakıyor?

- Ve, Amerikan politikaları Türkiye'deki genel seçim atmosferini etkileyebilir mi?

İşte bu soruları birlikte tartışmak için üç konuğumuz var bugün stüdyomuzda.
Ben Bülent Aliriza'dan başlamak istiyorum. Kendisi CSIS diye bilinen Stratejik ve Uluslararası Etüdler Merkezi adlı düşünce kuruluşunun Türkiye Projesi Direktörü. 1994'ten beri bu görevde. Aynı zamanda, yine CSIS'de Hazar Denizi Enerji Projesi Yardımcı Direktörü. Washington ve Ankara'yı yakından takip ediyor Bülent ve Burası Washington'a bu programla katılıyor.
Abdullah Akyüz, Türkiye Sanayicileri ve İş Adamları Derneği, TÜSİAD'ın Amerika temsilcisi. Programımızın düzenli katılımcılarından.
Ve Suat Kınıklıoğlu, Alman Marshall Fonu adlı Amerikan kuruluşunun Ankara temsilcisi. Son aylarda bir ayağı sürekli Washington'da Suat'ın. İkili ilişkilerin seyrini her iki başkentten de izliyor. Hepiniz hoşgeldiniz.

Evet, gündemimizdeki ilk soru aslında Cumhurbaşkanı Sezer'e ilişkin. Amerika ona nasıl baktı ve Sezer döneminde Türk-Amerikan ilişkileri nasıl gelişti? Onu konuşmak istiyorum ama, önce belki genel olarak Amerika seçim sürecine nasıl bakıyor? Dünya bu seçim süreciyle ilgili mi? Onu da tartışalım, diyeceğim. Onun için de ilk başta sizlere iki gazetecinin, Mehmet Barlas ve Fehmi Koru'nun geçenlerde yazdıklarını aktarmak istiyorum. Mehmet Barlas, Sabah'ta 11 Nisan'da söyle yazdı:

(Ekrandan okuyarak)

"Türkiye'ye dışarıdan bakan kurumsal yatırımcılarla görüştüğünüz zaman, genel seçimler cumhurbaşkanı seçiminden daha önemli çünkü Türkiye'nin dış dünyaya yönelik görüntüsünün en ağırlıklı ögesi, Türkiye'nın AB üyelik sürecinin devam edip etmeyeceğine dayalı. Bir genel seçimden çıkabilecek yeni meclis tablosu bu açıdan önem taşıyor."

Fehmi Koru, Yeni Şafak'ta yine 11 Nisan'da farklı bir yaklaşım getirdi:

"Türkiye'nin tercihi, dünyanın dört tarafında neredeyse Türkiye'nin içinde yaşanan heyecanla izleniyor. Cumhurbaşkanlığı seçimini dışarıdan izleyenler buna biraz da Türk demokrasisinin yeterince olgunlaşıp, olgunlaşmadığının sınanması olarak yapıyorlar. Zorlamalarla cumhurbaşkanı seçme döneminin kapandığının görülmesinin Türkiye'nin algılanması üzerinde büyük etkisi olacağı kesin."

Evet, isterseniz, bu görüşlerden başlayalım. Katılıyor musunuz? Bülent, sana sorayım. Örneğin, Amerikan yönetimi gerçekten bu cumhurbaşkanlığı sürecini yakından izliyor mu?

Aliriza: Sanmıyorum; Amerikan gündemi o kadar dolu ki, yönetimin Türkiye'deki seçimlerle çok yakından ilgilendiğini. Onun ötesinde Amerikan kamuoyunun veya medyasının da ilgilendiğini sanmıyorum. Tabii önemli, netice ne olursa olsun muhakkak yönetim de onu kaale alacak, bundan sonraki ilişkilere de damgasını vuracak seçilen kişi. Fakat şu anda büyük bir ilgi olduğunu söylemek mümkün değil.

Çongar: Evet. Peki, gündem dolu; Amerikalı yetkilierin gündeminde Irak başta olmak üzere birçok dış konu var, Türkiye'deki seçimlere gelinceye kadar. Ama yatırımcılar için biraz daha farklı olmalı, Abdullah, çünkü onlar sonuçta Türkiye'ye para götürüp götürmemeye karar veriyorlar. Onların ilgisi ne düzeyde?

Akyüz: Bence orada da tabii ki bir ilgi var. Türkiye son dönemde baktığınız zaman hem sıcak para dediğiniz o portföy yatırımları anlamında, hem de ve daha asıl önemlisi doğrudan yatırımlarda gözde bir ülke. Dolayısıyla bu kadar çok para gelmeye başlayınca tabii ki ilgiyle izlenen bir ülke, ama bu ilgide hiçbir ben panik veya aşırı bir az önce bahsettiğin, özellikle Fehmi Koru'nun yazısında bahsedildiği gibi bir abartılı, çok büyük bir heyecanlı bir izleme yok. Çünkü büyük ölçüde de şu var; çok büyük bir sürpriz beklenmiyor zaten. Seçimin, hem cumhurbaşkanlığı hem genel seçimler büyük ölçüde beklendiği gibi gidecek. Ufak tefek sorunlar olabilir, ama biz Türkiye'de yaşadığımız heyecanı, tartışmaları, iniş-çıkışları buralarda ben kesinlikle görmüyorum, buna yatırımcı grupları da dahil.

Çongar: Ona daha ayrıntılı, daha sonra gelmek istiyorum. Yani kriz öngörüsü var mı? Ne sonuç bekleniyor? İşte, kim (cumhurbaşkanı) olursa... ne olur? Ama bu ilgi bazında... Suat sen bir fikir kuruluşunun, bir Amerikan kuruluşunun Türkiye sorumlususun. En azından, kendi kuruluşunun içinden veya yakın kuruluşlardan sana sorulan sorulardan yola çıkarak söylersen onların ilgisi ne düzeyde? Uzmanların, analistlerin?

Kınıklıoğlu: Düşünce kuruluşları camiasında tabii bizim işimiz bu. Bir tartışma şüphesiz var tabii, ama hani Fehmi Bey'in orada işaret ettiği denli bir heyecan olduğuna ben de katılmıyorum. Yalnız tabii, düşünce kuruluşları camiasında tabii bu iki farklı portföy, Washington ve New York ve Ankara ve İstanbul karşılaştırmasında olduğu gibi bir yatırımcı perspektifiyle bir de daha siyasi elitin bakış açısıyla bir farklılık var. Bu çok açık bir şekilde öne çıkıyor. Ben yalnız Mehmet Bey'in, yani genel seçimlerin de aslında çok daha önemli olduğunu...

Çongar: Mehmet Barlas’ın yazdığı gibi...

Kınıklıoğlu: Mehmet Barlas'ın dediği gibi. Ben de açıkçası bütün dikkatimi ona çeviriyorum ki, Türkiye'de yaygın olarak sirküle edilen söylemler doğru ise ve bir erken seçime gidilecekse eğer, ben cumhurbaşkanımızın seçilmesinden sonraki dönemin çok kısa olacağını ve hemen akabinde dikkatin aslında genel seçime odaklanacağını düşünüyorum.

Çongar: Evet, giderek artan bir biçimde temmuzda genel seçim olasılığı konuşuluyor. Ona da daha sonra gelmek üzere, gelin şimdi biraz Sezer'den söz edelim Bülent sen yıllardır Washington'dasın. Aslında Sezer'in cumhurbaşkanlığı döneminde sen de Abdullah da, ben de buradaydık ve başından sonuna Amerikan yönetimiyle Sezer'in ilişkilerini izleyebildik. Ne dersin? Nasıl bir evrim geçirdi bu ilişkiler? Yani başında Sezer'e nasıl bakıyorlardı? Şimdi artık cumhurbaşkanlığının sonuna geldiğinde Sezer'i nasıl görüyor Amerikan yönetimi?

Aliriza: Sezer'den önce bir Demirel, ondan önce de bir Özal modeli vardı. Ve bu modellerde Beyaz Saray'la Çankaya arasında bir diyalog hatta bazı dönemlerde çok yakın bir diyalog sürdürülmüştü. Sezer döneminde bu modelden vazgeçildi. Belli ki Sayın Cumhurbaşkanı, bu ilişkiyi bu şekilde sürdürmeye niyetli değildi. Konjonktür ona uygun değildi ve bu dönemde Türk-Amerikan ilişkilerinde birtakım inişli çıkışlı olaylar oldu. Fakat burada Çankaya'nın önemli bir faktör olduğunu söylemek imkansız. İlişkiyi başbakan olarak özellikle 2003 yılından sonra Tayyip Erdoğan sürdürdü. Buradaki Dışişleri Bakanlığı'yla diyaloğu önemliydi, fakat Çankaya'yla Beyaz Saray arasında ilişki olmaması, akla acaba bundan sonraki dönemde tekrar bundan önceki modellere dönülür mü sorusu yaratıyor. Ve sanırım, o istek ortaya çıkarsa Beyaz Saray olumlu bir cevap verecek ve bundan sonra Beyaz Saray'la Çankaya arasındaki diyaloğun tekrar kurulmasını göreceğiz.

Çongar: Yani Sezer döneminde şunu gayet iyi biliyoruz; Beyaz Saray'la Çankaya arasında sıcak bir telefon hattı yoktu. Eskiden Özal, sen dedin, Demirel gerçekten doğrudan Amerikan başkanlarıyla telefon diplomasisi yürüten liderledi. Bu, Sezer döneminde olmadı. Bir kere New York'a geldi kendisi, Birleşmiş Milletler toplantısı çerçevesinde. Washington'a hiç davet edilmedi resmi düzeyde ve gelmedi.

Aliriza: Evet.

Çongar: Ama buna rağmen, tabii ki Sezer'in sonunda Türk-Amerikan ilişkilerinde bir rolü oldu, yaptığı diğer gezilerle olsun, dış politikada açıkladığı bazı görüşlerle olsun... Sen bunun nasıl değerlendirilidiğini düşünüyorsun Abdullah, Washington'da? Yani bir dış politika figürü olarak, birinci derecede sorumlu olmasa da, ülkenin en tepesindeki konumu itibariyle Sezer Amerika’da nasıl karşılandı?

Akyüz: Şimdi bence karşılıklı olarak bu ilişkinin seviyesi düşürüldü bir anlamda ve iki tarafın da bu yönde bir isteği vardı. Bir iradesi vardı. Onun sonucunda oldu zaten bu. Aslında doğru, mesela bir Suriye gezisiyle Amerika'ya bir anlamda Amerika'nın o dönemdeki yaklaşımına ters düşen bir politika izlemiş gibi oldu. Ama baktığımız zaman da Sezer hiçbir zaman tabii ki belli iç konulardaki tavır ve belli bir kutbu temsil eden bir kişi olmanın ötesinde dış politika açısından falan baktığımız zaman, aslında Sezer çok aktif bir pozisyon almadı. Cumhurbaşkanlığını çok aktif bir şekilde kullanmadı. Dolayısıyla da Amerika açısından hükümetin politikalarını etkileyecek, içeride çok büyük çatışma yaratcak bir noktaya gelmedi bence. Yani zaten Sezer'in geri çekildiği, cumhurbaşkanlığının öneminin azaldığı bir dönemde ikili ilişkilerde şey ön plana çıktı, Başbakan ön plana çıktı. Onun yakın ilişkileri ve temasları ön plana çıktı. Neredeyse her sene gelip Başkan’la görüştü. Bir tanesi, hiç daha resmi sıfatı olmadan önce. Dolayısıyla, bir boşluk olmadı ve Sezer de bu ilişkinin dışında, bu ilişkinin ana eksenini belirleyen bir kurum ve kişi olmanın dışında değerlendirildi diye düşünüyorum.

Çongar: Şimdi orada hepiniz hatırlayacaksınız, bir olay oldu cumhurbaşkanlığına gelmesinden kısa bir süre sonra. Sezer, Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda bakan eşlerini Çankaya Köşkü’ne davet etmedi. Türkiye'de çok tartışıldı. Ve bu, işte başörtüsü konusunda böylesi bir tavır aldıktan sonra Cumhurbaşkanı Sezer, kısa bir süre sonra hatırlayacaksınız, Erdoğan'ın bir ziyareti vesilesiyle eşi Emine Erdoğan, hatta Dışişleri bakanı Abdullah Gül'un eşi Hayrunnisa Gül buralardaydı ve buradaki First Lady Laura Bush bir çay daveti verdi kendilerine, hanımlara... Beyaz Saray'da aynı sırada, Başkan Bush, Erdoğan'la görüşmesinden ayrılarak hanımlara bir jest yapıp o çay davetine katıldı. Burada Amerikalılar, o zaman bunu “Biz Sezer'in başörtüsü politikasını desteklemiyorduk” diye açıkladılar... Hatta zaten Amerikan Dışişleri'nin İnsan Hakları Raporu’na bir ihlal olarak girdi bu. Bir anlamda bir sembolik jest yaptıklarını gizlemediler. Suat, sana, çok kısa soracağım. Bu, Çankaya'da sence nasıl karşılandı? Yani Sezer'e nasıl bir mesaj bu? Sezer'in kafasındaki Amerika'ya bakışı da etkili olmuş olabilir mi?

Kınıklıoğlu: Bence çok etkili oldu, çünkü Sezer bildiğiniz gibi dış politika alanında yanı geçmişi oraya daha yakın olan bir insan değil. Daha çok iç siyasette ve içerideki bildiğiniz gibi Abdullah'ın söylediği gibi bir kutbu temsil eden bir cumhurbaşkanlığı sergiledi. Böyle bir konumdayken, cumhurbaşkanlığının erken safhasında böyle bir jest, eminim onun Amerika Birleşik Devletleri’ne bakış açısı ki, ondan sonra daha sonra biliyorsunuz, kendisinin uluslararası meşruiyet konusunda verdiği vurgu ve bunun Irak Savaşı'ndaki eksikliği bence bu süreci tamamen perçinledi. Ama önemli bence, o ilk baştaki, o Başkan Bush'un o dönemde Sayın Erdoğan'ın yaptığı jest bence önemliydi.

Çongar: Yani çok çabuk bir şeyler söylemek istiyorum...

Aliriza: Bir de, bu 1 Mart 2003 tezkere olayında, Cumhurbaşkanı'nın bu tezkerenin geçmemesi için ağırlığını koymaması, bilakis perde arkasında bunun geçmemesi için çaba gösterdiğinin Washington'da duyulmuş olması da Sezer'le ilişkileri etkiledi...

Çongar: “Burada okundu ve hissedildi” diyorsun. Çok önemli bir not. Peki şimdi ben biraz vites değiştirmek istiyordum. Geri vitesten, tabiri caiz işe, ileri vitese alalım. Çünkü görevini bırakmak üzere olan bir Cumhurbaşkanı’ndan yerine gelecek kişiye geçelim istiyorum. Şu anda hiçbirimiz bilmiyoruz. Ama Başbakan Erdoğan'ın böyle bir niyete sahip olabileceği ve adaylığını koyabileceği ve koyarsa da seçilebileceği senaryosu en güçlü senaryolardan biri olarak gözüküyor. Biz, Başbakan Erdoğan'ın siyasi kimliği politikaları üzerinden bunu tartışacağız. Amerika nasıl bakar? Yatırımcılar nasıl bakar? Ama onu yapmadan önce, ben gerçekten, Türkiye'de bir anlamda istikrara yatırım yapan dış sermayenin son günlerde dikkate aldığı iki değerlendirmeyi size aktarmak istiyorum. İlk değerlendirme, hepiniz hatırlayacaksınız, Financial Times'ın 26 Mart'taki başyazısı.

(Ekrandan okuyarak):

"Türkiye'de dinsel özgürlük genişlemeli, ama Erdoğan ile ülkenin laik eliti arasındaki bir çatışma, ülkenin istikrarının altını oyar. Bu Türkiye'nin de Erdoğan'ın da bedelini ödeyemeyeceği bir çatışma olur. Türkiye'nin modern bir Avrupa ülkesi olma yönündeki dönüşümü henüz tamamlanmadı. AKP de henüz kendi dönüşümünü tamamlamadı. Ülkenin ilerlemesinin devamı için, Erdoğan başbakan kalmalı."

...demişti Financial Times. Morgan Stanley'nin Başkan Yardımcısı Serhan Çevik, 9 Nisan'da başka bir analiz yaptı:

“Yeni cumhurbaşkanının şeçimi siyasi felce yol açmayacak... Türk toplumu, ülkenin laik rejiminde değişikliğe karşı... Erdoğan'ın adaylığı belli çevrelerde direniş görüyor... Ama bizce, Türkiye laiklik ilkesinden uzaklaşma noktasında değil ve gerçek anlamda liberal demokratik bir sisteme doğru yoluna devam edecek... Türklerin çoğunluğu artık, silahlı kuvvetlerin siyasete müdahalesini istemiyor... Siyasi savrulma öngörmüyoruz ve Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı konusundaki kararı, bizi sadece bu yılki genel seçimleri etkileme olasılığı açısından ilgilendiriyor."

Şimdi önce, genel olarak Erdoğan'ın bu niyete sahip olduğu varsayımından yola çıkarak sormak istiyorum, Bülent yine senden başlayarak. Amerikan yönetimi sence Erdoğan'ı Çankaya'da görmeye hazır mı?

Aliriza: Vallahi, sonunda Türk halkı seçecek Meclis'teki temsilciler aracılığıyla ve aslında ABD'nin, ki Türkiye'de devamlı bu soruyla karşı karşıya kalıyorum, "ABD kimi istiyor? Şunu mu istiyor, bunu mu istiyor?" Aslında bu çok abes bir soru. Sonunda Türk halkı seçecektir. Türk halkının seçtiği kimse de Türk sisteminin uygun gördüğü kimse, ABD onunla ilişkiye girecektir. Sanırım çok az ülke, ABD'nin Türkiye ile ilgili ne düşündüğü...seçimlerle ilgili... Türkiye'deki gibi tartışılıyor. ABD sonunda Irak'ta bile istediğini yapamayacak bir durumda. Ama bunu söyledikten sonra, evet ABD yönetimi Erdoğan'la geçmişte inişli çıkışlı dönemleri dışında, ilişkisini korumuştur. Özellikle Recep Tayyip Erdoğan, ABD'yle ilişkileri bir seviyenin altına düşürmemek için büyük çaba göstermiştir. Özellikle 2003 tezkeresinin geçmemesinden sonra ilişkilerin tamiri için elinden gelen herşeyi yapmıştır. Abdullah'ın da, az önce söylediği gibi, hemen hemen her sene buraya gelmiştir ve ABD'yle bir stratejik ortaklık olduğunu vurgulamak için hem kendisi hem de Dışişleri Bakanı büyük bir çaba göstermiştir. Bundan sonraki dönemde de buna bakarsak, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olduğu bir dönemde mutlaka aynı şeyi yapacağını ABD bildiği için, Tayyip Erdoğan'in bildiği birisi olarak ve kendisi ABD'yle ilişki konusunda hassasiyet gösteren birisi olarak mutlaka onun seçilmesiyle onunla yakın bir ilişki sürdürmek isteyecektir. Tabii, değişik bir sıfatla, eğer cumurbaşkanlığına giderse.

Çongar: Peki, Amerikan yönetimi böyle düşünüyor, diyorsun. Abdullah yine yatırımıcılara getireyim sözü. Şimdi Morgan Stanley’i, Financial Times'ı hatırlattık. Financial Times şimdi açıkçası, “cumhurbaşkanı olmasın” diyor. Bunu, “ülkenin istikrarı için, hatta başbakan olursa... olarak kalırsa daha yararlı olur Türkiye'ye” diye söylüyor. Ama bunun yanında Morgan Stanley'nin analizinde gördüğümüz gibi genel olarak yani fazla da bir kriz beklenmiyor. Erdoğan olsa da, Türkiye'de işlerin normal rayında seyredeceği yönünde, böyle gayet sakin analizler geliyor yatırımcılardan. Önce bunu sorayım, sen genelde onlarla konuşuyorsun...

Akyüz: Evet, evet...

Çongar: İzlenimleri bu mu? Ve Erdoğan'lı bir Türkiye'yi, yani Çankaya'da Erdoğan’lı bir Türkiye'yi hakikaten, hem Avrupa Birliği'yle ilişkiler olsun, hem de ekonomik genel istikrar için nasıl görüyorlar?

Akyüz: Aslında ben iki yazıda da belirtilen şeylere, genel görüşe katılıyorum. Dışarıdan bakış açısı olarak doğru bir hissiyatı yansıtıyor. Gerçekten hiçbir panik yok. Erdoğan da tabii, özellikle dışarıdan bakanları cezbeden bir özellik, pragmatik bir kişiliği olması ve liderlik yeteneğinin kuvvetli olması. Dolayısıyla, icranın başındaki bir insanın, bu özellikleri de taşıyan bir insanın biraz daha icraatın dışına çıkıp daha sembolik bir konuma geçmesi ve onun tabii, kimin tarafından ikame edileceği bir ufak soru kaynağı... Ama bu kesinlikle bir panik şeklinde değil. Sonuçta bir şekilde AK Parti'nin tekrar hükümeti kurması bekleniyor, ama tek başına, ama en fazla yanına birini daha alarak.
Dolayısıyla bir panik şeyi yok. Erdoğan'ın zaten olaydan kopmayacağı düşünülüyor.. Tabii, burada da yine yabancı yatırımcıların bakış açısı niye önemli? Özellikle yabancı yatırım diye de baktıığmız zaman da, şu noktanın altını çizmemiz gerekiyor; artık çok önemli, çünkü Türkiye'ye son üç yılda gelen doğrudan yatırımların tutarı 50 milyar dolara ulaşıyor. İşte borsadaki yabancıların payını biliyoruz. Serbest dolaşımdaki hisselerin yüzde 70'i yabancıların elinde. Ayrıca portföy yatırımları olarak gelen...dolayısıyla, bu kadar Türkiye'ye para girerken, tabii uluslararası likitlerin de etkisi var ve Türkiye'de işlerin yolunda gitmesine katkıda bulunurken ekonomik programların uygulanması cari açığa rağmen, Türkiye son dört-beş yılda yüzde7'lerde büyürken...

Çongar: Para Fonu, şimdi yüzde 5-yüzde6 büyümenin devamını öngörüyor.

Akyüz: Evet, bekliyor, ama yine yüksek bir büyüme oranı. Şimdi bu tabii önemli bir nokta. Dolayısıyla, paralara hükmeden ve paraları gönderen kesimin bakış açısındaki sükunet ve Türkiye'nin geleceğine olan inancı bizim de aslında biraz doğru okumamız gerekiyor. Burada bir panik yok, dolayısıyla ekonomide de işlerin rayında gitmemesi için bir neden yok. Ben de bu bakış açısına katılıyorum şahsen.

Çongar: Tabii bu kriz senaryolarında ister istemez çok konuşulan olasılıklardan biri bir tür asker müdaheleşiydi. Biliyorsunuz "Ordu göreve" diye pankartlar taşıyanlar da oldu. İşte gazetelerde çok yazıldı çizildi. En son yalnız, biliyoruz ki GenelKurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, basın toplantısında işte Çankaya'ya çıkacak kişinin “sadece sözde değil özde de Cumhuriyet'in temel ilkElerine sahip çıkması gerektiğini” söylemenin ötesinde, çok daha doğrudan bu konun ötesine gitmedi. Ve belki de, sonuçta bekleyip izleyecek işareti diye de yorumlandı bu. Suat, bu olasılık, yani işte darbe olur mu, bu askeri müdahele olur mu, kriz olur mu? Birlikte izlediğimiz bir toplantı, “Brookings Türkiye 2007 Projesi” çerçevesindeki toplantıda da, çok mesela kriz olasılığı üzerinde duruldu. Bu, neden özellikle Amerikan fikir kuruluşları çevresinde, birtakım uzmanlar arasında bu kadar revaçta bir konu?

Kınıklıoğlu: Şimdi düşünce kuruluşlarında Washington'da bir kere çok az Türkiye uzmanı var. Amerika'daki siyaset camiası çok az kaynaktan Türkiye hakkında yorum ve analiz alıyor. Dolayısıyla buradaki arkadaşlarımızın yorumları zaman zaman bana göre Türkiye'yle olup bitenlerle her zaman parelellik göstermiyor.

Çongar: Bülent'e cevap hakkı doğuruyorsun...

Kınıklıoğlu: Bülent'e cevap hakkı doğurdum. Bülent'i biraz bu şeyin dışında tutuyorum. Yalnız bir çeşitlilik yok. Yani ne yazık ki, ben son iki yıldır çok yoğun Washington'a geliyorum. Son iki yıldır Türkiye hakkında yazıp çizilenin, ben Ankara'da yaşayan bir insan olarak, Türkiye'deki olup bitenle her zaman parelellik gösterdiğine inanmıyorum.

Çongar: Evet, ama sonuçta ordu göreve pankartları da Türkiye'de taşınıyor...

Kınıklıoğlu: Evet, taşınıyor.

Çongar: ... yani o kaygının üremesinde Türkiye'de yazılıp çizilenlerin, söylenenlerin de payı var.

Kınıklıoğlu: Var, mutlaka var. Ama ben zaman zaman buradaki yorumların Türkiye'de olup bitenden çok daha kötümser olduğunu düşünüyorum. Abdullah 'ın söylediği gibi ekonomi iyi gidiyor. Yüzde altı buçuk-yedi gibi büyüyoruz beş-altı yıldır, Avrupa Birliği yüzde bir büyürken. Bu tartışmayı sürekli İslamcı, laik eksenine taşımak hem Türkiye'ye zarar veriyor hem Türkiye'deki fotoğrafın doğru okunmamasına yol açıyor. Ben mesela Fiancial Times'daki yoruma katılmıyorum. Financial Times'daki yorum Türkiye'nin demokrasisinin henüz olgunlaşmadığı veya AKP'nin henüz olgunlaşmadığı savını ortaya atıyor. Peki olgunlaşmayı yaşayarak nasıl belirleyeceğiz? Hep öteleyerek ne zaman olgunlaşmayı veya ne zaman normalleşmeyi geçeceğiz? Toplumların ve siyasi elitlerin belli bir devreyi yaşayarak deneyerek ve öğrenerek gerçekleştirmesini öngörüyor. Ben daha çok Serhan Bey'in oradaki yorumuna katılıyorum ve bir kriz de beklemiyorum. Doğru olan açıkçası...

Çongar: Serhan Bey, Morgan Stanley Başkan Yardımcısı...

Kınıklıoğlu: Morgan Stanley'nin yorumuna katılıyorum. Asıl bence bu kadar cumhurbaşkanlığı konuşulması yerine bu genel seçim için ne anlama gelecek? Genel seçimde nasıl bir hükümet ortaya çıktı ve bu Türkiye için ne anlama gelecek? Bunu konuşmak lazım.

Çongar: Genel seçimleri konuşacağız, ama aslında Erdoğan'n nasıl bir cumhurbaşkanı olacağını konuşacağız. Bülent, sana da cevap hakkı vereceğim. Ama önce, sevgili izleyiciler lütfen bizden ayrılmayın, çünkü kısa bir reklam aramız var.

------

Çongar: Tekrar mehaba. Washington'daki sohbetimizde konumuz Başbakan Erdoğan'ın olası cumhurbaşkanlığı. Evet, aradan önce Bülent, sana söz verecektim. Washington'daki fikir kuruluşları, dedi Suat, çok da iyi anlamıyorlar Ankara'yı, Türk siyasetini. Ne dersin?

Aliriza: Şimdi burada Türkiye'yi takip eden herkesi koruyacak değilim. Bazılarıyla çok ciddi görüş ayrılıklarım var ve hatta yazdıklarını hiçbir zaman benimsemediğimi dile getirmiştim. Fakat yani burada çok az kaynaktan bilgi sağlandığını söylendiği için ben de şunu sormam lazım; Ankara'da oturup da Amerika'yı anlamaya çalışan ve hiç anlamayan insanlar da var. Yani bu gibi birbirimizi suçlamaktansa, eğer bir eksiklik varsa onu nasıl telafi etmemiz gerektiğini vurgulamak lazım. Ben Amerika'da Türkiye'yi anlatmaya çalışıyorum ,fakat çoğu zaman Türkiye'ye gittiğimde ve sık sık gidiyorum ve Amerika'yı anlatıyorum. Bizim gibi düşünce kuruluşlarında hem burada hem de Ankara'da çalışanların, daha yakın bir diyalog içerisinde, bu gibi sorunların giderilmesinde faydalı olacağına inanıyorum.

Çongar: Bizim de zaten bu programda sizler gibi iki başkenti de iyi izleyen, yerinde izleyen, sürekli temasta izleyen konuklarımız olması bu anlamda bir avantaj. Peki demin Erdoğan'dan bahsettik. Bülent dedi ki, Sezer Demirel'den ve Özal'dan farklı olarak bir anlamda pasifti Türk-Amerikan ilişkileri açısından. Eğer Erdoğan, Çankaya'ya çıkarsa başbakanlığı döneminde özellikle Amerika'yla ilişkileri hem iyi götürmek hem de böyle sık diyalog, sürekli Beyaz Saray'a gelmek. Bunu devam ettirecek mi sence Abdullah?

Akyüz: Ettirecek bence. Tabii, o zaman da, ettirince de başbakan kim olacak ve o başbakanla cumhurbaşkanının özellikle dış politika alanındaki ilişkileri ve görev paylaşımı nasıl olacak? Burada bir uyum mu olacak yoksa de facto..

Çongar: Nasıl olsa sürekli spekülasyon yapıyoruz. Diyelim ki Başbakan da (Abdullah) Gül. ..

Akyüz: Gül, oldu evet, yani şu anda da en büyük senaryo da o gibi görünüyor ve gerçekten de, ben burada bilemiyorum yani bazı duyumlar alıyoruz… Bu iki liderin aslında kamuoyuna yansıtmamakla birlikte çok farklı bakış açıları olduğu, çok farklı stilleri olduğu ve çok farklı ekipleri olduğu. Şimdi bizim geçmişimiz de, tarihimize baktığımız zaman yakın tarhimize, işte Özal'dan başlayarak özellikle Demirel'den başlayarak bunlar ikisi de başbakanken cumhurbaşkanı olmuş, kendi partilerin başındaki insanlar, çalışmış insanlar ve hepsinde de sorun yaşandı çünkü her pozisyonda getirdiği bir şey var. Şimdi Erdoğan da özellikle hele Sezer gibi bir cumhurbaşkanından sonra yüzde yüz bir farklı bir profil çiziyor. Aktif bir insan…

Çongar: Evet, bir siyasi herşeyden önce...

Akyüz: Evet, siyasi bir insan. O partinin karizmatik lideri, o hareketin önemli bir lideri. Şimdi bunlardan ne kadar ödün verip kendini daha pasif bir konuma çekecek? Çekmezse de bunu, “Başbakan Gül” nasıl karşılayacak? Bunlar bence ciddi şeyler. Ama orada iyi bir uyum sağlanırsa, mesela Erdoğan daha çok dış politika konularına ağırlık veren zaten dolaşmayı, liderlerle iletişimde olmayı seviyor. Her ne kadar dil sorunu varsa bile bunu aşıyor. Vücut diliyle aşıyor büyük ölçüde. Gül de daha çok iç meselerle ilgilenir. Böyle bir görev paylaşımı yaparlarsa, belki Türkiye ve Ak Parti için çok iddeal bir sentez ortaya çıkabilir.

Çongar: Evet ama… Yine ben biraz daha Amerika açısından soracağım bizim esas amacımız, Washington'dan konuya bakarken Türk-Amerikan ilişkileri bazında değerlendirmek… Şimdi dediğin doğru, yani Abdullah Gül iç politikaya bakarsa, işte eğer dış politikada daha öne çıkan bir figür cumhurbaşkanı olursa, belki bu bir işbölümü, ama sonuçta Abdullah Gül Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen bir başbakan olacak. Diyelim ki işte Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile gelip görüşmeye çok alışmış bir Dışişleri Bakanı, başbakan olacak. Sence Amerikalılar Bülent, yani Amerikan yönetimi diyeyim, ama Beyaz Saray’ı düşün, Cheney'nin ofisini düşün, Dışişleri’ni düşün.. bu iki lider arasında hangisiyle daha rahat diyalog kurduklarına inanıyorlar ve hangisiyle bundan sonra belki daha ön planda bir diyalog kurmak isterler, birisi başbakan birisi cumhurbaşkanı olursa?

Alirıza: Şimdi “Cheney'nin ofisi” dedin ama seçimlere 19 ay kaldı. 7 yıl için seçilecek olan bir cumhurbaşkanı, sadece bu takımla değil bundan sonra gelecek olan takımla da bir ilişki sürdürecektir. Aslında geçmişe bir referans verip de, bu konuya açıklık getirmekte fayda var. Turgut Özal cumhurbaşkanı iken, geçmişte de dışişleri bakanlığı yapan Mesut Yılmaz onun başbakanı idi. Özal aktif bir şekilde dış politikada görev yapma niyetindeydi. Fakat buna devamlı olarak Mesut Yılmaz’ı engel olarak gördü. Ve somut bir örnek istersen, Kıbrıs meselesinde 1992 döneminde baba Bush ile Turgut Özal’ın daha ileri noktaya götürmesi önünde en büyük engel, sanırım Özal’ın kendi başbakanı olan Mesut Yılmaz idi. Ve Mesut Yılmaz, Turgut Özal'ın dış politikada oynamak istediği modele çok karşı çıkmıştı. Ve sanırım eğer Abdullah Gül başbakan olursa, aynı sebeplerden, aynı gerekçelerden Tayyip Erdoğan'ın dış politikada istediği rolü oynamasına şu veya bu şekilde karşı çıkacaktır.

Çongar: Evet. Peki Suat sen demin, genel seçimler daha önemli, diyordun. Gerçekten de eğer cumhurbaşkanlığını Türkiye olması gereken takvime uygun yaşarsa ve hemen ardından yaz başında veya temmuzda, yaz başı gerçi çok erken, ama temmuzda bir genel seçime giderse hemen o psikolojiye girecek Türkiye de, dünya da. Sence demin yatırımcıların görüşünü okuduk ama, yani Amerika'da karar alma sürecine etki yapan uzmanlar olsun, diplomatlar olsun görüştüğün… Bu süreçte… AKP'yle belli bir süreçte çalışmaya alıştılar. Devam mı isterler? Yoksa belki AKP'yle her konuda zaten anlaşamadıkları için bir koalisyonu daha mı dengeli görürler? Muhalif partiler arasında, Meclis’e girme olasılığı yüksek olan partiler arasında Amerika'nın anlaşabildikleri var mı?

Kınıklıoğlu: Şimdi sondan başlayalım. Muhalefet, bildiğiniz gibi, Washington'da çok iç açıcı imajı yok. Çünkü muhalefetin hem Irak Savaşı konusunda hem de başka konular konusundaki görüşleri biliniyor ilk birkaç yıldır. Fakat sanırım ideal senaryo, şu anki mevcut konjonktürde, AK Parti'nin bir partnerle birlikte koalisyon oluşturduğu bir hükümet olması ki bunun hem...

Çongar: …ideal senaryo derken kim için yani?

Kınıklıoğlu: Amerika Birleşik Devletleri açısından bunun hem Ak Parti'yi içeride özellikle rejim sıkıntısı konusunda bazı ortak noktaya gelebilmesi için kolaylık yaratabileceğini, kendi tabanını daha rahat yapabileceğini… Hem de tabii bildiğiniz gibi bugün sabah toplantıda gördük biz de, yani bazı endişeler var hani cumhurbaşkanlığının aynı partide olması sistemin...yani dengelerinin, kontrollerinin acaba elden çıkıp çıkmayacağı endişesi. Bence bir koalisyon iktidarı göreceli de olsa tam cevabını tabii ki vermiyor ama göreceli de olsa daha uygun olduğu benim aldığım yani benim burada konuştuğum insanlardaki tercih bu. Yalnız bunun çok güçlü bir olasılık olduğu intibaları yok benim burada konuştuğum insanlarda. Yani buradaki henüz halen büyük bir belirsizlik var, halen cumhurbaşkanı olacağı belli değil. Ak Parti'nin hangi başbakanla seçime gireceği belli değil ama eğer en kuvvetli senaryo gerçekten gerçekleşir, sayın Erdoğan cumhurbaşkanı olur ve Abdullah Bey liderliğinde Ak Parti seçime giderse yine büyük oranda, yani büyük bir olasılıkla bu partinin tek başına hükümeti kurabilecek derecede meclise yansıyacağı konuşuluyor. Böyle bir ortamda tabii ki bunun bir iyi tarafı, tabii ki karar alma, irade gösterme kolaylığının olması Abdullah Bey'n dışişleri bakanlığı döneminde daha dünyayla iç içe, daha liderlerle iç içe, daha kozmopolit bir dünya bakış açısının mevcudiyetinin bir yararı olacağı konuşuluyor. Ama ben Abdullah'a katılıyorum. Buradaki belirsizlik Tayyip Bey'in Çankaya'daki duruşunun Abdullah Bey'le ilişkisi… Bunun özellikle dış...ben bunun böyle çok katı bir çizgiyle bir iş bölümünün olacağına inanamıyorum. Bence hem Abdullah Bey'in dışişleri bakanlığı geçmişi göz önüne alınır, hem de başbakan olarak Türkiye'de asıl iradenin gücü olarak ister istemez dış politikanın önemli parçası olacağı ve burada ikisi arasındaki ilişkinin nasıl gelişeceği çok önem taşıyor. Bu bence şu aşamada öngörülür birşey değil. Bunu yaşamak gerekiyor.

Çongar: Suat diyor ki, “Amerika bir partnerle koalisyonu tercih eder, tek parti hükümetine.” Katılıyor musun Bülent?

Aliriza: 2002 yılında Tayyip Erdoğan Bülent Ecevit'in gezisinden sonra buraya bir gezi gerçekleştirmişti. Sanırım sen de CSIS'te yapılan toplantıya katılmıştın.

Çongar: Evet.

Alirıza: O toplantıya Amerikan Dışişleri’nden birisi katılmamıştı. Niye? Tüm kusurlarına rağmen Ecevit'in başbakanlığındaki koalisyon hükümetiyle yakın ilişki sürdürmek istiyordu ABD ve o dönemde yeni kurulan Ak Parti genel merkezini ziyaret etmeyen tek Büyükelçi de Robert Pearson, o zaman ABD'nin büyükelçisiydi. Genel olarak ABD yönetimi ve yatırımcılar alıştıkları ilişkiyi, hükümetle ilişkiyi devam ettirmek isterler. O dönemde de istikrar olmamasına rağmen istikrar istekleri dile getirilmekteydi. Doğal olarak Ak Parti'nin kazanması durumunda alışmış, alıştıkları insanlarla devam etmek isteyecekler. Fakat bunu da abartmamak lazım. Sonunda çok politik olan ABD yönetimi Türkiye'de iktidar kimse, onunla ilişkiyi sürdürecektir. Zaten seçecek olan demin söylediğim gibi zaten Türk halkı ve Türk sistemidir. ABD de bununla geçinir.

Çongar: Evet sonuçta en milliyetçi ya da buradakilerin deyimiyle en “anti-Amerikancı” saydıkları siyasetçilerle bile yarın öbür gün kol kola görebiliriz bazı Amerikalı yetkilileri, bakan olarak Washington'a gelmişse ve tabii bir de koalisyona gelince partilerin söylemi de değişebilir, hükümette daha önce MHP'li ve CHP'li bir koalisyonla da çalışabildi Amerika.

Kınıklıoğlu: Anti-Amerikancı olup muhalefette olanların daha sonra iktidara geldikleri söylemlerinin çok önemli oranda değişebileceğini görebiliriz.

Çongar: Peki, bu sohbete özellikle bu genel seçim sürecini hangi Amerikan politikalarının etkileyebileceğini konuşarak devam edeceğiz. Ama sevgili izleyiciler önce kısa bir reklam aramız var; bizden ayrılmayın.

------
Çongar: Tekrar merhaba. Burası Washington ve biz programımızın kalan dakikalarında, Türkiye'nin genel seçimlere yönelik artık o eğik düzleme girdiği bir süreçte Amerikan politikalarının Türk iç siyasetini etkileyip etkilemediğini tartışacağız ve bunu yaparken de önce son bir haftada yapılmış ilginç açıklama vardı Türkiye'yle ilgili. Bir tanesi Amerikan Dışişleri Sözcüsü Sean McCormack'in Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Lideri Mesut Barzani'nin, o Ankara'da çok tepki yaratan sözlerine yer verdiği bir anlamda yanıttı. İkincisi de, Amerikan Dışişleri Bakanı Rice'in Irak danışmanlarından Barbara Stephenson'un Kerkük konusunda söyledikleriydi. Bakın onları bir birlikte hatırlayalım.

Sean McCormack: (teyp) “Barzani'nin hafta sonundaki ifadeleri, yardımcı değil. Iraklı liderlerin, bütün Iraklıların ülkesi olan istikrarlı, güvenli ve toprak bütünlüğü korunan bir Irak'a ilişkin ortak çıkarları ilerletme yolunda, Türk hükümetiyle nasıl yakın işbirliği yapabilecekleri konusuna odaklanmaları gerektiği kanısındayız.”

Barbara Stephenson: (teyp) “Kerkük referandumu, Iraklıların Anayasalarına uygun şekilde çözmeleri gereken bir mesele. Bizce en iyi sonuç, bütün tarafların kaygılarını göz önüne alan ve uzlaşmaya dayanan bir sonuçtur. Referandumun zamanlaması konusunda bir pozisyonumuz yok. 31 Aralık’a kadar yapılıp yapılmaması konusunda pozisyon açıklamak zorunda değiliz. Ama sonucun uzlaşma getirmesi gerekli.”

Çongar: Evet Suat, Barbara Stephenson, bu açıklamayı senin Alman Marshall Fonu adına yönettiğin toplantıda yaptı ve Amerikalılar'dan giderek Kerkük referandumun ertelenebileceği yönünde mesajlar geliyor. Gerçi bu sadece siyasi yönde değil teknik nedenlerle de ertelenebileceğini ben bazı Iraklı Kürt kaynaklardan da duydum. Eğer bu ertelenme olasılığı gündeme girer ve bundan yana bir tavır alırsa bu nasıl etkiler sence Türkiye'de iç siyaseti ve genel seçimleri?

Kınıklıoğlu: Bence Türkiye'deki eğer referandumun erteleneceği hususunda kesin bir politika değişikliği veya burada Stephenson'un belirttiği gibi Amerikan hükümetinin kendini 2007 sonunda bağlamama yönündeki iradesi daha kuvvetlenirse bu Türkiye'de genel olarak çok olumlu algılanır. Hükümete yansıması muhtemelen şu andaki mevcut hükümete olumlu yanaşayacağı kesin. Fakat ben bunu bir partizan düzlemden çok özellikle 2007'nin ötesine, yanı 2007'nin sonunu geçecek bir erteleme olursa bunun pskolojik bir eşiği açacağını ve referandum konusunu tekrar Türkiye'nin isteği doğrultusunda tartışmaya açabileceğini düşünüyorum. Özellikle Stephenson'un lafında uzlaşma kelimesine iki kere vurgu yapıyor. Özellikle belli ki birkaç ay öncesine nazaran Washington'daki hava Türkiye'nin bu konudaki hassasiyetini daha fazla dikkate alan eğilimler gösteriyor.

Çongar: Değişiklik görüyorsun sen de. Peki şimdi Sean McKormack'i da dinledik.. Bir yandan Barzani'yi aslında memnun eden türden bir yanıt verdi. Ama tabii bir yandan Türkiye'de PKK meselesiyle Kuzey Irak'a bakış gündemin bir numaralı konusu olmaya devam ettiriyor. Orgeneral Büyükanit'ın Irak'a operasyon gerekli ve siyasi karar gerekli dediğini biliyoruz. Bu ortamda Bülent sence Amerika hem Türkiye'nin istediği türden bir sınırötesi operasyon yapmak gibi bir adım atar mı veya Iraklıları PKK'ya karşı operasyon yapmaya zorlar mı sonuçta genel seçim sürecinde bir anlamda AKP'nın elini kolaylaştıracak bir jest gelir mi Washington'dan?

Alirıza: Son faktörün önemli bir faktör olduğuna inanmıyorum. Buradaki en önemli faktör ABD açısından şu andaki Irak'taki durum. Irak'ta şu anda en fazla bel bağlayabileceği, en fazla güvenebileceği unsur Iraklı Kürtler. Peşmergelerin Kuzey Irak'tan operasyon için sevk edildiği, rezayat verdiği bir dönemde ABD'nin Iraklı Kürtleri rahatsız edeceği bir şekilde açık bir tavır koyması özellikle Kerkük konusunda veya Türkiye'nin bir müdehalası konusunda olası değil gibi geliyor bana. Mesele çok basit. 1 Mart, 2003'ten beri bir taktik ittifakı var ABD'yle Iraklı Kürtler arasında. ABD'de ikilem içinde. Bir taraftan eski müttefiki Türkiye'yle yakın ilişkiler sürdürmek istiyor, ve Sean McKormack ve Stephenson'un yorumlarını ben özellikle Türkiye'ye yönelik olumlu mesaj olarak algılıyorum. Bir taraftan da tabii Iraklı Kürtlerle yakın diyaloğunu, iş birliğini sürdürmeye çalışıyor. Genelkurmay başkanının, Barzani'nin söylediklerine değil kimin söylettiğine bakın, lafı da aslında ABD'ye yönelik bir mesaj.
Çongar: Evet aynı benzer bir laf meclis başkanı Arınç'tan da geldi bu arada. Yani iki taraftan da aslında Amerika'yı hedef...

Aliriza: Var ve ABD bütün aktarmış olan rahatsızlıklarına rağmen Türkiye bu konuda beklediği cevabı almadığı için özellikle burada Genelkurmay başkanının dile getirdiği buradaki görüşmeleri ve rahatsızlığına rağmen ABD'nın adım atmamasına karşı bir tepki olarak görüyor. ABD'nın yeşil ışık yakacak müdahale konusunda pek o görüşü paylaşmıyorum.

Çongar: Özellikle galiba Türk ordusunun istediği türden sınırsız bir operasyon, kısıtlı olmayan uzun süreli bir operasyon, burda hala sıcak karşılanmıyor diyorsun. Abdullah çok kısaca sana son soru olarak yöneltmek istiyorum. Biliyorsun gündemimizde Ermeni soykırımı tasarısı var. Ve bunun eğer meclis genel kuruluna gelirse görüşülürse geçme olasılığı var, sence hem bu olasılığı nasıl görüyorsun onu sorayım ama hem de eğer böyle bri geçme olursa Türkiye'de gerçekten iç politikada bunun ciddi bri karşılığı olacak mi?

Akyüz: Şimdi bu soykırım tasarısının konusunun diğer iki konudan hem Kerkük hem PKK dan farkı yönetimin kontrolünde olmayan bir konu olması hepimiz biliyoruz ki bu kongrenin insiyatifiyle işte Kongre'nin de Demokrat kanatının insiyatifiyle gelen bir şey.. şu anda o bir iki ay önceki hava geçmesi yönündeki hava biraz azalmış ve sönmüş durumda. Hatta geçen hafta ve bu hafta meclis kapalı, temsilciler meclisı, gelecek hafta tekrar çalışmaya başlıyorlar. Şimdi 24 Nisan sembolik bir tarih, eğer bu sene geçecekse 24 Nisan'a yetişmesi beklenirdi, yani geçmeme olasılığı seçimlerden önce Türkiye'nin seçimlerinden önce daha artmış gibi görünüyor. Ama geçersede ben çok büyük etki yapacağını sanmıyorum. Kesinlikle olumsuz bir etki yapar. Ama zaten AK Parti tabanında AK parti liderleri bence Amerika ile olan ilişkilerini gayet güzel dengelemiş durumdalar yani Amerika'dan kaynaklanacak bir şeyi Amerikan AK Parti liderleri çok rahat anlatıp kendi tabanlarını en az rahatsız edecek şekilde yönetmeleri mümkün. Tabiiki muhalefet bağaracaktır ama o da o söylemin şu anki söylemlerinin bir parçası geçmemesi de bence AK Parti tarafından da ayrıca olumlu kullanılacaktır diye düşünüyorum.

Çongar: Yani aslında AK parti bunu nasıl karşılayacak olursa olsun aslında Türkiye'de tartışma ortamının sağlıklı devam edebilmesi açısından biz dileyelim ki bu tasarı buradan geçmesin ve Türkiye kendi tarihini kendisi daha fazla tartışsın. Süremiz doldu arkadaşlar, ben hepinize çok teşekkür etmek istiyorum.
Bülent Alirıza, Stratejik ve Uluslararası Etüdler Merkezi Türkiye Projesi direktörü, Abdullah Akyüz, Tüsiad Amerika Temsilcisi ve Suat Kınıklıoğlu, Alman Marshall Fonu Ankara Temsilcisi, sağ olun var olun.
Ve sevgili izleyiciler sizlere de çok teşekkür ederiz bizleri izlediğiniz için, mayıstaki programımıza kadar internet üzerinden lütfen bizi okuyun, bizi seyredin ve bize yazın demek istiyorum. Yönetmenimiz Hande Atay Alam ile birlikte tüm ekibimiz adına hoşçakalın diyorum. Ben Yasemin Çongar, Burası Washington.

BW 10 - ABD, TSK'nın son K. Irak mesajlarına nasıl bakıyor?

Washington, D.C. / Yayın tarihi: 18 Mart 2007

SUNAN:

YASEMİN ÇONGAR

KONUKLAR:

ABDULLAH AKYÜZ: TÜSİAD

HENRI J. BARKEY: LEHIGH ÜNİVERSİTESİ

ÖMER TAŞPINAR: BROOKINGS ENSTİTÜSÜ

Çongar: Amerika’dan hepinize merhaba. Burası Washington, ben Yasemin Çongar. Sevgili izleyiciler, Amerikan başkentinde Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren gündem son günlerde çok yoğun. Biz de bugün bu gündemin üç ana başlığını tartışacağız. Hep birlikte şu sorulara yanıt arayacağız. (Ekrandan okuyarak)
"Irak’ta bölgesel çözüm mümkün mü?
TSK’nın son K.Irak ve PKK mesajlarına, Washington’ın tepkisi nasıl?
ABD Kongresi, Soykırım Tasarısı konusunda Türkiye’yi dinleyecek mi?"

Bu soruları kimlerle yanıtlamaya çalışacağız? Artık programımızın demirbaş elemanları sayılan konuklarla beraberiz. Abdullah Akyüz’den başlamak istiyorum. Türkiye Sanayicileri ve İş Adamları Derneği, TÜSİAD’ın Amerika temsilcisi. Henri Barkey, Lehigh Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler bölüm başkanı ve bu sömestri de Woodrow Wilson Araştırma Merkezi’nde geçiriyor. Ve Ömer Taşpınar, Brookings Enstitüsü’nün Türkiye Programı'nın başında, ayrıca Amerikan Ulusal Savunma Üniversitesi’nde öğretim görevlisi. Hepiniz hoş geldiniz.

Şimdi isterseniz, Irak’taki son duruma bakarak bir başlayalım. Malum, Başkan Bush’un kuvvet arttırma kararı sene başından itibaren yürürlüğe girdi ve Washington’da bazı çevreler bunun başarılı olduğunu da iddia etmeye başladılar. Gerçi televizyonda Irak haberlerini ızleyenlerin öyle düşünmesi için pek bir gerekçe yok. Henri, sana sorayım. Sence bu takviye kuvvet pek bir işe yaradı mı? İşte Bağdat’ta, El-Anbar’da ciddi düzelme olduğu yönündeki haberler doğru mu? Senin izlenimin ne?

Barkey: Bence çok çok erken bunu söyleyebilmek için. Bence ne başarılı oldular, ne başarısız oldular. Çünkü bu takviye kuvvetlerin çoğu zaten şu anda Irak’a varmadılar ve oradaki general de zaten “Daha da fazla asker geçseydik” dediler o zamandan beri. Dolayısıyla, altı ay ile dokuz ay bir müddete ihtiyaç var bunun başarılı olup olmayacağına karar verebilmemiz için. Şimdiden bunu böyle konuşmamız aslında, milletin böyle konuşması bence doğru değil.

Çongar: Evet, bir 21,500’lük ek kuvvet söz konusuydu ve şimdi 4,700 kişinin daha gitmesi söz konusu…

Barkey: Söz konusu…

Çongar: Bunların yerleşmesi, diyorsun, zaman alacak ve…

Barkey: Tabii…

Çongar:…ve belki bu senenin sonuna doğru ancak bir sonuç alınacak. Peki Ömer, sen Ulusal Savunma Üniversitesi’ndesin, dolayısıyla Amerikan subaylarıyla günü birlik görüşüyorsun, bir temasın var. Onlarda bir moral düzelmesi diyeyim, veya Irak’a bakışlarında bir değişiklik var mı? Bu yeni stratejiye sahip çıkıyorlar mı?

Taşpınar: Henüz bir moral düzelmesi yok. Öte yandan, yani yönetimde bir şekilde buraya hala ilginin devam etmesi, asker yollanmış olması ve çekip gitmek yerine bu davaya sahip çıkması Bush’un, hala takdirle karşılanıyor. Yani…

Çongar: Askerler, çekilme yanlısı değil.

Taşpınar: Yani şu anda değiller. Yenilgiyi kabul etmek istemiyorlar. Misyonlarına inanmak istiyorlar hala. Askerlerin yaptıkları işe inanması çok önemli. Hala başarılı olabileceklerine olan inançlarını korumak istiyorlar. David Petraeus’a son derece hayranlıkları var. Yeni bir strateji ve yeni bir taktikten bahsediyorlar. "Ortada sadece yeni bir taktiksel değişiklik yok" diyorlar. Farklı bir stratejiyle, şu anda girdikleri mahalleleri tutmaya çalışıyorlar. Daha fazla asker bulundurması bu açıdan önemli bir başarı\ ama ortada yeni bir strateji de var diyorlar. Moral bozukluğu ben sezinlemiyorum…

Çongar: Ama daha önce vardı…

Taşpınar: Daha önce vardı, fakat Rumsfeld’in gitmesiyle beraber moraller düzeldi denilebilir. Gates’in gelmesi ciddi bir değişiklik yarattı morallerde Pentagon’da.

Çongar. Bir de tabii, bu işin Kongre cephesi var. Kongre’de aslinda Demokrat çoğunluk kuvvet arttırımı fikrine karşıydı. Hala da karşı. Bunu sorguluyorlar. Ve birtakım girişimler var. Abdullah, sen de yakından izliyorsun. İngilizce’de "benchmark" denilen belli koşullar, belli bir takvim içerisinde, özellikle…

Akyüz: Mihenk taşı…

Çongar: Mihenk taşı belki karşılığı Türkçe’de. O mihenk taşları çerçevesinde, Irak’taki bazı beklentileri karşılamasını istiyor. Fakat sence Demokratların gücü Bush yönetimine bunu kabul ettirmeye yetecek mi? Yoksa bunlar sadece Kongre’deki tartışmalarla ve bağlayıcılığı olmayan birtakım kararlarla mı sınırlı kalacak?

Akyüz: Yasemin, bence olay sadece güç meselesi değil, muhtemelen bir de öyle bir istekleri var mı sorusunu da sormak gerekiyor…

Çongar: Demokratların böyle bir isteği var mı?

Akyüz: Demokratların… Çünkü Demokratlar bir yandan araseçimin sonucunda Irak’ın ne kadar Cumhuriyetçiler için yıkıcı, ne kadar da Demokratlar için avantajlı bir konu olduğunu tabii gördüler. O rüzgarı arkalarına aldılar, ama şimdi şu ikilemi yaşıyor Demokratlar: Bir yandan oradaki savaşın gidişatına ciddi bir çekilde müdahele edecek olumlu ya da olumsuz birşey yapmak istemiyorlar, çünkü onun altında kalacaklarından korkuyorlar. Bir yandan da araseçimlerden aldıkları rüzgarla ve de başkanlık seçimlerine doğru gidilirken de bunu avantaj haline getirebilmeleri için de birşeyler yapma ihtiyacını hissediyorlar. Çünkü artık şey durumunda değiller…eskiden seyirci durumundalardı şimdi oyunun bir parçası oldular. En azından Kongre’deki çoğunlukları itibariyle özellikle de Temsilciler Meclisi’nde. Dolayısıyla ben burada Demokratların şu andaki stratejisinin esas olarak üzerlerine bulaşmayacak, ama Irak konusunda da aktif oldukları ve birşeyler yapmaya çalıştıkları imajını verecek bir politika izlemek. Bir strateji. Bu ikilemin de nerelere doğru götüreceğini zaman gösterecek.

Çongar: O zaman, yani üçünüzün söylediğinden şöyle bir sonuç çıkarmak mümkün: Gerçi kuvvet arttırımı ilk açıklandığında hiç rağbet görmeyen, olumlu karşılanmayan bir politika değişikliğiydi ve stratejik değişiklik diye algılanmıyordu; taktik değişikliği diye algılanıyordu. Ama şimdi yönetim bunda ısrarını sürdürüyor. "Muhalefet", diyeyim, Demokratlar bunu kağıt üstünde beğenmediklerini söyleseler de, en azından engel olmayacaklar. İzliyorlar, sonucu bekliyorlar. Ve gözlemciler için de zaten, sen (Henri Barkey'e bakarak) diyorsun ki, şu anda yorum yapmak için erken.

Barkey: Evet. Tabii bir de şöyle düşünmek…Demokratlara baktığımız zaman başka bir şey daha var burada. Bir politika arayışındalar. Onlar seçimleri kazandılar, araseçimleri kazandılar ama onların elinde herhangi bir Irak’la ilgili bir politikaları yoktu. Şu anda yaptıkları şeylerden bir tanesi de bir politika arayışı. Nitekim de zaten yavaş yavaş görmeye başladık bunun sonuçlarını. Mesela, Hillary Clinton geçen gün yeni bir stratejiyle ortaya çıktı. Dedi ki ,“Ben Cumhurbaşkanı olursam 2009’da muharip güçlerini çekeceğim, fakat yine de Irak’ın bazı bölümlerinde kuvvet bırakacağım. Gerek terörist hareketlerine karşı olsun, gerek Irak’ın bütünlüğünü korumak için.” Yavaş yavaş bir şekillenme görüyorsun Demokratların hareketlerinde. Daha önce bence hazırlıksızdılar ve bu hazırlıksızlığın sonucunu görüyoruz.

Çongar: Evet, onlar hakikaten 2008’de eğer Beyaz Sarayı kazanırlarsa ne yapacaklarını şimdi düşünmeye başladılar. Peki şimdi "politika değişikliği" dedin, Henri, tabii politika değişikliğinin belki en görünür örneklerinden bir tanesi, son dönemde bu Irak diplomasisinin, bölgesel diplomasinin, Amerika’nın da içine girmesiyle genişlemesi oldu. Malum, 10 Mart’ta Bağdat’ta bir toplantı yapıldı. Türkiye katıldı, bütün Irak’ın komşuları katıldı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi katıldı. Neydi bunun önemli tarafı? Bölge açısından, Amerika ve İran ve Suriye temsilcileri aynı masa çevresindeydiler. Şimdi bu toplantıyla ilgili biliyorsunuz, Türkiye’de bir çok yorumlar var. Bunun işte, Türkiye’nin politikasının sonucu olduğu düşünülüyor. Biz iki önemli yazar, Taha Akyol ve Cengiz Çandar’ın yazılarına baktık son dönemde…
Yazdıklarını ekrana getiriyorum. Taha Akyol, Bağdat Konferansı’nın Türkiye’nin dört yıldır Arap dünyasında yürüttüğü diplomasinin başarılarından biri olduğunu savundu ve diğer bölgesel gelişmeleri de özetledi (ekrandan okuyarak): “Arap Birliği toplantısına Abdullah Gül’ün davet edilmesi, Mısır’ın Rumlarla petrol işbirliğine nokta koyması, Türkiye’nin Güvenlik Konseyi'ne seçilmesi için 21 Arap ülkesinin açık destek vermesi”.. Akyol’a gore bunların hepsi ve bir masa çevresinde bir araya gelinmesi, Türk diplomasisinin başarısıydı. Cengiz Çandar, biraz farklı düşünüyor toplantı konusunda. Dedi ki, "Ankara, meşruiyeti tahkim edilmek istenen yeni Irak devlet yapısının en tepesindeki adamın, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin adeta ‘istenmeyen adam’ olarak ayak basmadığı tek bölge başkenti. Irak diplomasisinin başındaki Hoşyar Zebari ise Ankara'da, haklı gerekçelerle bile olsa, diplomatik akıl bakımından uygun sayılmayacak, en hakaretamiz sıfatlara muhatap kılınan Mesut Barzani'nin partisine mensup ve dahası onun dayısı."

Şimdi bu yazılar açık. Taha Akyol, gerçekten bölgede daha aktif ve sözünü dinletmeye başlayan bir Türkiye görüyor. Cengiz Çandar ise, özellikle Iraklı Kürt liderlerrle görüşmeyen bir Türkiye'nin aslında bu kadar etkin olamayacağını savunuyor. Önce şunu sorayım Abdullah. Irak diplomasisinde Türkiye’nin katkısı gerçekten var mı? Bu Bağdat toplantısının kotarılmasında Türkiye’nin öncülüğü söz konusu muydu?

Akyüz: Şimdi Türkiye hepimiz biliyoruz ki, en başından beri orada bir komşular diyaloğu başlatma taraftarıydı. Ve bu tabii ilk başında savaşı engellemeye yönelikti hatta. Tabii ki bu amaç yerine gelmedi. Ben burada, tabii ki sonuçta gelinen nokta Türkiye’nin de lehine olan bir nokta. Türkiye’nin de mutlaka bir katkısı var. Ama ben bunun, özellikle Türkiye’nin abartıldığı kadar bir payının olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Burada bence aslında Hamas olayında da yaşadık. Ak Parti hükümetinin şöyle bir politika şeyi var ve biraz da dış politikayı iç politika için kullanma isteğinin bir sonucu muhtemelen bu. Bütün bunlar bir çok tarafın katıldığı, katılması gereken ve çok hassas yürütülmesi gereken diyaloglar ve diplomasi çabaları ve bir sürü dengeler var. Her an değişen dengeler var. Yani siz taraflarıyla bütün bu meselelerin Irak meselesi veya Orta Doğu meselesi, Hamas örneğinde bütün bunların taraflarıyla gereken iletişimi kurmadan doğru zamanı bulmadan hazırlık çalışmalarını yapmadan birkaç tane insanı bir araya getirdiğiniz zaman amacınıza ulaşmış olmuyorsunuz. Yani Hamas şeyi...girişimi belki iyi niyetli bir girişimdi ama bunun asıl amacı, Amerika ve İsrail’in de bir şekilde işin içinde olduğu, kabullendiği bir süreçte bu diyaloğu kurmak önemliydi. Fakat, onlardan habersiz bir adım atıyoruz ve bunu o süreç adına attığımızı iddia ediyoruz. Dolayısıyla, bu Irak meselesinde de bence biraz bu aynen rol oynadı. Ve sonuçta abartılacak kadar bir rolü yok. Buralardan bakınca, Amerikan perspektifinden, böyle birşeyin kredisinin verildiğini görmüyoruz açıkçası Türkiye’ye. Hatta sıkıntı yaratan konumları ve pozisyonları da var Türkiye’nin bu süreçte. Dolayısyla ben abartıldığı gibi olmadığına inanıyorum. Ama bu sonuçta, bu Türkiye’nin zaten lehine olduğu için, bir payı varsa da zaten olması gereken bir pay olduğunu da düşünüyorum.

Çongar. Evet. Zaten sen de dedin, bu konferansın "Türkiye’nin düşüncesi olduğu, Türkiye’nin planı olduğu" Türkiye’de konuşuluyor; Amerika’da, basında olsun, yetkililer arasında olsun böyle birşey yok.

Akyüz: Kesinlikle böyle birşey yok.

Çongar: Böyle birşey yok Washington’da. Şimdi demin Cengiz Çandar’ın yazısından alıntı yaptık. O yazıda doğru hatırlıyorsam, Ömer sana da bir atıf var doğrudan. Senin de yazına benzer bir atıfla aslında, “Iraklı Kürt liderlerle konuşmadığın zaman Irak’ta etkin olamazsın. Irak konferansında söz sahibi olamazsın” diye… Nitekim, daha sonraki toplantılarda gerçekten, bu İstanbul toplantısı, bakanlar düzeyinde yapılacak devam toplantısı konusunda örneğin, Irak’ın da pek niyetli olmadığı yönünde haberler yansıdı. Çünkü işte malum Celal Talabani, Cengiz Çandar’ın da yazdığı gibi kabul görmüyor, en azından üst düzeyde, siyasi düzeyde kabul görmüyor. Sence İstanbul Konferansı’na Amerika’nın desteği sağlanabilir mi bu aşamadan sonra? Öyle sorayım.

Taşpınar: Bana biraz zor gibi geliyor, çünkü Amerika herşeyden önce Bağdat’taki müttefikleriyle konuşacak ve Talabani’nin bu konuda oldukça ciddi bir ağırlığı var. Kendinizi Talabani’nin yerine koyun. Sizinle konuşmayan bir başkentin politikası, Irak komşularıyla ilgili bir konferans için biraraya getirmeye çalışacak. Bu Talabani için aslında çok kabul edilebilir birşey değil. Yani o açıdan bakınca aslında gerçekten Türkiye, Milliyet gazetesinde Semih İdiz’in yazdığı gibi "ektiklerini biçiyor." Çok daha vizyoner davranmalıydı. En önemli sorunumuz Kürt meselesiyse, bu konuyu konuşacağımız bir muhatap bulmak istemedik veya bulamadık. Ve bugün de Irak’ın başındaki Cumhurbaşkanı’nın tabii ki bir ağırlığı var Washington’da. Yani Washington ve Irak beraber hareket etmek istiyor. Washington Irak’a rağmen "Türkiye’de yapılsın" diye bizim için devreye girmez.

Çongar: Evet. Orada birşey söylemek istiyorum. Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fried ile bir söyleşi yaptık geçenlerde. Fried’e ben doğrudan sordum, "İstanbul Konferansı'na desteğiniz var mı" diye. Dedi ki, “Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün bu yöndeki teklifini ciddiye alıyoruz” ama hiçbir destek ifadesi belirtmedi. Dedi ki, “Yer kararlaştırılmadı.” Henüz karar yok.

Akyüz: Ben Yasemin, bir de, hep burada bizde vurgu hep yerine yapılıyor. Neden biz bununla bu kadar ilgileniyoruz? İstanbul’da yapılınca ne olacak? Yani…

Çongar: Ama senin de söylediğin gibi iç politikada, dış politikanın kullanılması olayı…

Akyüz: Ama bu yanlış bir tavır. Yani bunun da altını çizmemiz gerekiyor. Muhtevası daha önemli.

Çongar: Evet, bu noktada çok kısaca, Henri sana sormak istiyorum. İran’la doğrudan bir pazarlığın başlangıcı mı bu? Bağdat’ta en azından iki ülkenin yetkililerinin aynı masada oturması…?

Barkey: Hayır. Yani şunu belirtmek lazım. Abdullah’ın biraz önce söylediği gibi bir sürü insanı hazırlıksız bir masanın etrafına getirirseniz hiçbir sonuç çıkmaz bundan. Eğer Türkiye, bu Irak meselesini kendi iç politikası için kullanıyorsa Amerika da şu an aynı şeyi yapıyor. Yani şöyle; Bush hükümeti onu içeride tenkit edenlere şunu diyebilecek bir ay sonra, “Bakın ben İranlılar ile de buluştum, Suriyelilerle de buluştum ama bakın bunlarla iş yapılmıyor.” Çünkü şu anda İran’la Amerika arasındaki farklar o kadar büyük ki, anlaşmazlık o kadar ciddi ki, bunun böyle büyük bir toplantı içinde çözülebilmesi imkansız. Zaten eğer ciddi birşey yapılmak istenseydi, ben bunu sırf Amerika için demiyorum, bütün bölge ülkeleri için bu doğru. İlk önce yavaş yavaş başlayıp, Amerika ile Suudi Arabistan’ın konuşması, Amerika ile Türkiye’nin konuşması, ondan sonra Amerika’nın öbür Körfez ülkeleriyle konuşup bir anlaşmaya vardıktan sonra İran ve Suriye’ye, “Bakın biz bunlara karar verdik, sizi de davet ediyoruz bu oluşuma” demeleri lazım. Ama herkesin böyle aniden bir uçağa binip Bağdat’a gelmesiyle birşey çıkmayacak.

Çongar: Evet, bu senin söylediğin çabaları belki bir şekilde Suudi Arabistan gösteriyor şu anda Türkiye’den daha aktif olarak. Ama ben biraz vites değiştirmek istiyorum şimdi… Yine Irak’ı konuşuyoruz. Biraz dikkatimizi PKK’ya ve Türkiye’nin bu sınırötesi operasyon tartışmalarına getirmek istiyorum. Son bir hafta içinde Türkiye’nin olası sınırötesi operasyonu konusunda iki tane açıklama geldi Amerika’dan. Bir tanesi Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Tom Casey; diğeri ABD'nin PKK’yla mücadeleden sorumlu özel temsilcisi Emekli General Joseph Ralston'dan… Birlikte dinleyelim:

Tom Casey (teyp): Irak'ın toprak bütünlüğüne inanıyoruz. PKK ile mücadelede hem Türkiye hem Irak devletiyle birlikte istikrarlı bir biçimde çalışıyoruz. Sınırötesi operasyon veya benzer konulara gelince, daha önce de konuştuğumuz gibi biz, kesinlikle Türkiye adına Kuzey Irak'ta herhangi bir askeri eyleme girişildiğini görmeyi arzulamıyoruz.

Joseph Ralston (teyp): “Benim görmek istemediğim şey, Türkiye'nin Kuzey Irak'ı işgal etmesi... Çünkü işgal gerçekleştiğinde kötü şeyler olur… Her zaman kontrol edemezsiniz ve Kuzey Irak'ta iyi giden herşey değişebilir, işte bu yüzden PKK sorununu çözmemiz çok önemli…”

Çongar. İşte tabii, Amerikalı yetkililerin bu açıklamaları, aslında Türkiye’den de yapılan açıklamalara da yanıt niteliğinde. Hatırlatmak lazım, aslında Tom Casey'nin açıklaması, doğrudan Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ’un yaptığı bir açıklamaya yanıt olarak yapılmıştı. Şimdi gerçekten de bakarsak, son bir ay içinde Türkiye’den özellikle askeri kanattan Irak konusunu doğrudan ilgilendiren bir dizi açıklama geldi. Kürt liderlerle diyalog, işte Kürt ayrılıkçılığı meselesi ve sınırötesi operasyon konusunda. Biz onları kısa bir grafik olarak derledik. Onları size aktarmak istiyorum ekrandan okuyarak. Önce Kürtlerle görüşmek konusu; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt’ın Washington’daki açıklaması: Kürdistan Demokratik Partisi ve Kürdistan Yurtsever Birliği'ni kastederek diyor ki, “İki grup da PKK tam destek veriyor. Bazıları oturup konuşun diyor. PKK’ya destek verenle ne konuşacağım?”
Terörle Mücadele Özel Temsilcisi Emekli Orgeneral Edip Başer; “Barzani’yle görüşmemin görevime katkısı olacağı inancında değilim. İleride bunun terörle mücadelede yarar getireceğini düşünürsem görüşürüm.”
Ve sınırötesi operasyon konusu, yine Orgeneral Büyükanıt: “Sınırlı, göstermelik operasyonlar olmaz. 500 bin kişi de kullanırsınız, 50 bin kişi de kullanırsınız.”
Kara Kuvvetleri Komutanı, Orgeneral İlker Başbuğ: “Askeri ihtiyaçlar gerektirdiğinde Türkiye, Irak’ın kuzeyindeki terrör örgütüne karşı uygun göreceği tedbirleri her zaman alabilir.”
Ve Kürt meselesi/Kürt devleti başlığı altında yine Orgeneral Büyükanıt: “PKK’yı başka bir kimliğe dönüştürmek mümkün müdür? Mücadeleyi insan hakları ve azınlıklara indirelim. Çok uluslu hale getirelim, siyasi platforma taşıyalım. Oyun budur.”
Ve Emekli Orgeneral Başer: “PKK sorunu stratejik bir sorun değil. Türkiye açısından stratejik sorun Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devletinin ilan edilmesidir.”

Evet, şimdi bu çerçevede tartışalım istiyorum. Öncelikle Amerika... "Kürtlerle diyalog" konusunda başta Orgeneral Büyükanıt olmak üzere askeri kanattan gelen olumsuz birtakım açıklamalar sonrasında, MGK’da her ne kadar diplomasinin devamı kararı alınsa da, üst düzey bir görüşme yapılamadı Barzani ve bölgedeki diğer yetkililerle. Amerika buna nasıl bakıyor? Henri sana sorayım.

Barkey: Tabii, Amerika hiç memnun değil bundan. Çünkü Irak’taki çözüm, hele Kuzey Irak’taki çözüm, Irak’taki Kürtlerin arasında geçmesi lazım. Onlarla konuşmadan, onlarla ilişki kurmadan bunun çözülmesi imkansız. Böylece kapının kapatılması Amerika’yı bence çok tedirgin etti. Ve şunu da söylemek istiyorum, yani Sayın Abdullah Gül’ün Iraklı Kürtlerle yapacağı toplantı, aslında gözlerden ırak çok ciddi bir toplantı olacaktı. Biraz iki tarafın da birbirini tanımasıyla başlayacaktı bu ve bu sabote oldu. MGK buna…

Çongar: Neçirvan Barzani’yle görüşme planlanıyordu. Ondan bahsediyorsun.

Barkey: …Barzani'yle görüşme planlanmıştı İstanbul’da. Barzani ya tek başına gelecekti ya da diğerleriyle gelecekti. Bu çok gizli değilse bile, gözlerden ırak bir konuşma yapılacaktı. Fakat maalesef, bu Sayın Büyükanıt’ın konuşmasından sonra bu toplantı iptal edildi ve bir daha bunun kolay kolay gündeme gelmesi bence zor olacak, çünkü orada biraz askerin tavrı önemli. Hele seçimlere de gidiyor Türkiye şu anda. Bunun için beklemek zorunda kalacağız.

Çongar: Evet. İlginç tabii… Türkiye konuşamadı Barzani’yle, ama örneğin Emekli Orgeneral Ralston, burada Kongre’deki oturumda benzer laflar etti… Ve biz başka Amerikalı yetkililerden de duyduk ki, Amerikalı yetkililer Barzani’yle PKK meselesini konuşuyorlar. Özellikle ateşkesin devamı yönünde Barzani’nin PKK’ya telkin etmesini istiyorlar. O kanaldan bir diyalog sürüyor. Ama biz doğrudan, aslında Türkiye’nin muhatabı olması gereken yetkililerle konuşamıyoruz kendi sorunumuzu. Çok kısaca, Abdullah sana soracağım. "Bu diyalog askıya alındı" dedik. Sence seçim yılında bu diyaloğun yeniden başlaması mümkün mü? "Diyalog" derken Iraklı Kürt liderlerle.

Akyüz: Ben beklemiyorum açıkçası. Yani bugüne kadar olmayan diyaloğun bu ortamda ve açıklamalar yapıldıktan sonra ve seçimlerde bu konunun bu kadar hassas bir konu haline gelmesinden sonra ben beklemiyorum.

Çongar: Peki, Kuzey Irak konusunu, sınırötesi operasyonu özellikle tartışarak sürdüreceğiz. Sevgili izleyiciler, lütfen bizden ayrılmayın. Kısa bir reklam aramız var.

-----

Çongar: Tekrar merhaba. Burası Washington ve konumuz Kürt meselesi. Demin Türk Silahlı Kuvvetleri’nden, askeri yetkililerden gelen açıklamaları özetledik. Orada sınırötesi operasyon konusunda özellikle Orgeneral Büyükanıt’ın "sınırlı" bir operasyona karşı bir görüşü de vardı. Henri, sana sormak istiyorum. Büyükanıt’ın Washington’a ziyareti öncesinde şöyle bir hava vardı; hatta sen bizim programda da daha önce bunu söylemiştin. Yani "belki sınırlı bir operasyona Washington yeşil ışık yakabillir" diye. Şimdi bu durum değişmiş gibi görünüyor. Açıklamaları gördük… Casey’nin, Ralston’un. Sence neden değişti?

Barkey: Bence burada iki değişik unsur var. Biri Amerika, kısa bir operasyona belki evet diyebilirdi, ama bence Türkiye’nin Amerika’dan istediği uzun süreli, çok çıkışlı istiyorsanız, operasyonların sonu belli olmayan operasyon izni istiyordu. Ama Amerikalılar buna hayır dediler. Amerika bence bir iki operasyona "evet" diyeceklerdi. Ama aynı zamanda Türkiye’deki askerler, yani Türkiye daha küçük operasyon yapmama kararı verdi. Çünkü bir de içeride bir politik durum var. Şimdi operasyonu seçimlerden önce yaparsanız, bunun primini kim kazanacak? Eğer ufak bir operasyon yaparsa herhalde bunun primi hükümete çıkacak ve hükümet bundan seçimlerde yaralanabilir düşüncesi var, ben diye düişünüyorum. Bildiğimiz gibi, şu anda yani askerler, AKP’nin seçimleri kazanmasını istemiyorlar. Bu durumda bence onlar da kendileri çekindiler bir operasyon yapmaktan.

Çongar: Çok önemli birşey söylüyorsun. Yani "Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’ya karşı operasyon fikrinden, seçim sürecini etkilememek ve AKP’nin prim yapmaması için, şu an için vazgeçti…."

Barkey: O sebeplerden bir tanesi. Bir de tabii Amerika’nın “Bakın uzun süreli operasyon yapamayacaksınız, yani yapmak istiyorsanız küçük bir operasyon yapacaksınız.” Çünkü Amerika uzun dönemli bir operasyonun çok büyük problemler yaratacağını düşünüyor.
Çongar: Evet, aslında tabii küçük bir operasyona da belki yeşil ışık yakacaklardı ama kesinlikle sorunu çözmeyeceğini Amerika da biliyor. Yine Dışişleri Bakan Yardımcısı…

Barkey: Türkiye de, Türkiye de biliyor zaten.

Çongar. Evet… Dışişleri Bakan Yadımcısı Dan Fried, kendisine sorduğumuzda dedi ki, “24 saatlik rahatlama yaratacak bir operasyondansa, Türkiye’yi 24 yıllık rahatlatacak bir politikanın hayata geçirilmesi lazım.”
Peki o politikayı da belki konuşuruz, yalnız Emekli Orgeneral Başer’in açıklamasını da az önce okuduk, aradan önce. O dedi ki, "PKK bizim için stratejik bir sorun değil, esas stratejik sorun bölgede oluşan bir Kürt devleti." Şimdi orada bir federal Irak senaryosu olduğu sürece bu rahatsızlık Ankara’da devam edecek gibi gözüküyor. Halbuki Washington, federal Irak düşüncesine soğuk bakmıyor. İşin oraya gittiğini görüyor, kabul ediyor, söylüyor. Bu ayrılık nasıl aşılacak? Yani Türkiye, sence Abdullah, federal Irak’a günün birinde alışacak mı?

Akyüz: Gelişmeler öyle gösteriyor ki, herhalde yavaş yavaş alışacak bu fikre. Bu birarada tutulma isteği ortada. Fakat birarada tutmanın formülü, herhalde federal bir ülke orada oluşması. İşte, belli bir petrol gelirinin bölüşümü bir şekilde netleşirse, diğer konular bir ölçüde netleşirse ve biz sanıyorum ki yıllardır göz kapamaya ve görmemeye çalıştığımız şeyin bir gün realite olarak orada olduğunu resmen, yani şu anda belki de facto olarak bir realite var ama de jure olarak da, onu muhtemelen göreceğiz önümüzdeki şeyde. Alışacağız…

Çongar:… ama yine de bağımsız bir devletten söz etmiyoruz "Alışacağız" derken.

Akyüz: Etmiyoruz. Federal, federal…Tabii ki.

Barkey: Ben Abdullah’la aynı fikirde değilim. Türkiye federal bir Irak’a dünden razı. Problem bence Türkiye… ve Sayın Başer’in söylemeye çalıştığı şey, serbest, yani yeni bir Kürt devletinin ortaya çıkması. Yoksa Irak’ın içinde federal bir Kürt devletin oluşumu, zaten Amerika’nın, 1998’den beri Amerika’nın politikası. Burada yeni bir değişiklik yok. Ve savaştan sonra, 2003’ün savaşından sonra da bu belli bir şekilde ortaya çıktı. Türkiye'nin bence eskiden bu kırmızı çizgisiydi. Şimdi değil artık.

Çongar: Ama…

Barkey: Korkulan aslında…

Akyüz: Ama şöyle bir şey yok mu Henri; zaten "Federasyon, bir bağımsızlığa giden bir yoldur" gibi bir korku yok mu sence Türkiye’de?

Barkey: Tabii, bence o korku var ama bence artık atı alan Üsküdar'ı geçti. Şu anda bir…

Akyüz: Zaten olan…

Barkey: Oldu bile. Şu anda bir anayasa var. Anayasa federal bir Irak’ı görüyor.

Çongar: Tabii, ben ikinizin söylediğinin ortasında birşey söyleyebilirim. Bence, federal Irak’a hakikaten Türkiye razı, ama bir federal Irak’la şu anda ilişkiye henüz giremiyor. Yani federal Irak’ı henüz kabul etme aşamasında değil. Federal bir devlet varmış gibi karşısında davranmıyor. İşte Kürtlerle diyalog meselesi.

Taşpınar: (Gülerek) Ben de ikisinin ortasında birşey söyleyebilir miyim?

Çongar: (Gülerek) Senle biz "ortacılar"…

Taşpınar: Bence Türkiye’nin asıl büyük bir derdi de, artık Türkiye’deki Kürt meselesinin nereye doğru gittiği. Yani Cumhuriyet…

Çongar: Birşey sorayım, orada tam yine sana. "Siyasileştirme, PKK’yı siyasileştirme planı" diye Orgeneral Büyükanıt burada Washington’da uyarıda bulundu. Az önce aktardık. Sence Washington, Türkiye’deki Kürt siyasi partilerine, DTP olsun, diğer oluşumlar olsun, ve yani PKK dışında, bazısı PKK’yla dirsek temasında olsa bile, siyasi örgütlenmelere nasıl bakıyor? Onların Türk siyasetinde nasıl bir yeri olması gerektiğini düşünüyor?

Taşpınar: Aslında DTP’nin PKK’yla bir mesafe koymasını istiyor Amerika. Yani DTP’nin bir bakıma terörizmden uzak, milliyetçilikten de uzak, Türkiye’yi fazla sinirlendirmeyen politikalar izlemesini istiyor. Fakat şöyle bir sorun var, bizim kendi başarı prensiplerimiz bu konuda Cumhuriyet’in prensipleriyle ilgili. Bizim Kürt politikamız neydi 80 yıl boyunca? Yani Kürtleri Türk haline getirmekti. Bu proje artık başarısızlığını ilan etmiş bir proje. Kürtleri Türk haline getirmek projesiyle bugün Türkiye hesaplaşmak zorunda. Bu nedenle bu kadar büyük bir sorun var. Biz kendi Kürtlerimizi ne yapacağız? Çokkültürlü bir Türkiye yaratabilecek miyiz? Kürtleri azınlık olarak kabul edebilecek miyiz? Bu tip konular Cumhuriyet’in kökenlerine gidiyor. O yüzden asker son derece rahatsız. Yani Atatürk’ün belirlediği prensipler şu anda aslında ciddi bir sarsıntı içine giriyor. Bir yandan onların gözünde laiklikle ilgili ciddi sorunlar var, öte yandan Kürt meselesi, Türkiye’nin kendi milliyetçilik ve vatandaşlık prensibiyle çatışır hale geldi. Bizim modelimiz Fransa gibi. Fransa da çokkültürlülük istemiyor. Azınlık konsepti istemiyor. Ama gidişat o yönde. Yani Kürtler Türkiye’de bundan sonra "Ben Türküm" diye mi ortaya çıkacak? “Ben aslında Kürdüm, ama Türk vatandaşıyım. Kürt kimliğime karışılmasın, ben Kürtçe öğrenmek istiyorum, kültürümü yaşamak istiyorum, Kürt partisine oy vermek istiyorum, uzun dönemde ben de federasyon istiyorum” derse ne yapacağız? Bundan korkuyor asker, çünkü gidişat son onbeş yıldır bu yönde.

Çongar: Evet, "Asimilasyon projesi çöktü" diyorsun ve gidişatı anlatıyorsun. Geçenlerde, Açık Toplum Enstitüsü’nde bir toplantıda, Amerika’nın eski Ankara büyükelçilerinden Mort Abramowitz bu konuda bir analiz yaptı ve dedi ki özetle, "Asimilasyon çöktü, ama şu anda Türkiye, artık örneğin işte Güneydoğu’da durumun düzeltilmesi, işte sosyal politikalar, ekonomik politikalar, dil hakkı, Kürtçe’nin kullanılabilmesi, Kürt kültürünün belli tezahürlerinin daha serbest bir şekilde toplumda görülmesi, bunlar da yetmeyecek." Yani "insan hakları projesi" olmaktan çıktı bu; gerçekten de siyasi bir proje. Tabii burada Kuzey Irak’taki oluşumun da etkisi var değil mi Henri? Tabii, bu mağdem Türkiye’yi bu kadar temelden etkileyen bir tehdit ve işte Orgeneral Büyükanıt’ın "bölücülük" uyarısı vardı Washington’da yaptığı. Amerika buna bu kadar farklı bakıyorsa… Yani, "Burada bir siyasi mesele var. Bu iş belki de azınlıklar meselesi" diye bakıyorsa, bu önümüzdeki iki yılda, üç yılda, beş yılda Türkiye ile Washington arasında ciddi bir sürtüşme konusu olmaz mı?

Barkey: Tabii, ciddi bir sürtüşme konusu olabilir ama her ülkede de değişebilir. Bilhassa Türkiye’de de politikalar değişebilir, politikalar biraz daha yumuşayabilir. Bir de şunu belirtmek istiyorum, yani Kuzey Irak’taki oluşuma "Kürdistan" diyelim, o "Kürdistan’ın Türkiye için bir tehdit olacağını" devamlı söylemenin bence Türkiye’de pek bir manası yok. Çünkü bunu söyleyenler, herhalde Türkiye’deki Kürtlerle konuşmayan insanlar ve o Kürtleri bir tek hayal eden insanlar… Çünkü onlarla konuştuğunuz zaman, Türkiye’deki Kürtlerle konuştuğunız zaman, evet, hepsi çok memnun Kuzey Irak’ta böyle bir oluşumun gelişmesine. Oraya gittiklerinde çok seviniyorlar, çünkü oraya gittikleri zaman sizi kapıda karşılayan adam Kürtçe konuşuyor. Yani orada Kürt olmanın bir problem olmadığını görüyorlar. Ama aynı zamanda Türkiye’deki Kürtlerle Irak’taki Kürtler arasında büyük farklar var. O farklar yüzünden, 80 sene olsun, daha fazla zamanın geçmesinden ortaya çıkan farklar var. Ve Türkiye’deki Kürtlerin hiçbiri bana direkt demiyor ki "Ben ille de orada yaşamak istiyorum." Fakat, Kuzey Irak’taki oluşum Türkiye’deki Kürtler için bir çeşit subap olacak. Öyle birşey ki, Kürtler… Unutmayın, bilhassa Irak’taki Kürtlerin çok canları yandı. Çünkü bir travmadan geçtiler. O travmanın tesirleri, bütün Kürtler üzerinde… İran’daki Kürtler üzerine yansıdı, Türkiye’deki Kürtler üzerine yansıdı. Fakat orada bir Kürt oluşumunun olması herkesi rahatlatacak. Türkiye’deki Kürtleri de rahatlatacak. Şu şekilde rahatlatacak, "Ama bir gün kötü birşey olursa kaçacak yerimiz var" gibi gözüküyor.

Çongar: O, Ankara için hiç hoş birşey değil.

Barkey: Hiç hoş birşey değil, ama aynı zamanda Türkiye’deki tansiyonu da düşürecek. Ama biz şimdi öyle bir durumdayız ki, takvimi geri çevirip 1990’ın öncesine gidemeyiz. Bazı şeyler oldu. Bunu üzerine politika…

Çongar: Peki ama, Ankara da, resmi politika açısından bunu şöyle görmüyor mu? "Bu devlet oluşuyor, federal devlet zaten oluştu. Bizim Kürtler, 'Belki oraya başımız sıkıştığında gideriz' diye bakıyorlar senin ifadenle. Ama bu, günün birinde işte Türkiye’nin de, Suriye’nin de, İran’ın da, Irak’ın da Kürtlerinin birleşip "büyük Kürdistan" senaryosunun adımları atılıyor."

Barkey: Ama şimdi Türkiye’deki Kürtlere siz hem hak tanırsanız hem onların hayatlarını kolaylaştırırsanız, niye gitsin Kürdistan’a baksınlar, gelecekleri için? Avrupa Birliği'ne adım atan bir Türkiye’de mi yaşamak istiyorsunz? Yoksa Irak’ın kuzeyinde kurulmuş denizden uzak, İran ve Irak’ın ve Suriye’nin komşusu olan bir ülkede mi yaşamak istiyorsunuz? Benim Türkiye’de konuştuklarımın hepsi "Biz Türkiye’de yaşamak istiyoruz. Biz Türk vatandaşıyız… "

Akyüz: Ama bence biraz da başka bölgelere baktığımız zaman, Yasemin’in söylemeye çalıştığı şey bence doğru da… Bence süreç gidiyor. Mesela, İspanya’da Bask azınlığına bakıyoruz. Şimdi birçok insan, yani ben de bir zamanlar böyle düşünürdüm yani Doğu’nun ekonomik sorunları var, onları büyük ölçüde iyileştirirsek bu sorun azalır. Ama ortada bir milliyetçilik şeyi var, yani çağımızın iki çelişen trendi var. Bir yandan küreselleşmeyi görüyoruz herkesin biraraya, bütün dünyanın biraraya gelmesine giden bir süreç, bir yandan ulusal kimliklere vurgunun gittikçe daha fazla bir şekilde arttığını görüyoruz. Ve bugün o Avrupa refahının bir parçası olan o Basklılar, İspanya’nın altında olmak istemiyorlar. Hala bir kanayan yara. Yani bu mesele sonuç da, çok uzun yıllar boyunca sürecek olan bir mesele.

Çongar: Sen biraz Abramowitz'in çizgisinde bir analiz yapıyorsun.

Akyüz: Evet.

Çongar: Bu konu bitmez! Bunu başka programlarda tartışacağız. Ama şimdi kısa bir reklam arası alıyoruz… Ve sevgili izleyiciler, döndüğümüzde Ermeni Soykırımı tasarısını konuşacağız.

-----

Çongar: Tekrar merhaba. Washington’daki sohbetimize Kongre gündemindeki Ermeni Soykırımı yasa tasarısıyla ilgili son gelişmeleri konuşarak devam ediyoruz.

Evet, biliyorsunuz, şimdi artık Kongre’de bir değil, iki Ermeni Soykırımı yasa tasarısı var. Senato’ya da benzer bir tasarı sunuldu. Ve Bush yönetimi, öncelikle bu Temsilciler Meclisi’ndeki, ama bu Senato’dakine karşı da, etkinliklerini, çabasını artırmaya başladı. Geçenlerde bir oturumda konuştu Bush yönetimi yetkilileri. Ayrıca iki bakan, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ve Savunma Bakanı Robert Gates mektup yazarak Temsilciler Meclisi’ne, bu tasarının durdurulmasını istediler. Şimdi ben dikkatinize getirmek isityorum. Tasarının sponsorlarından Kaliforniya milletvekili Adam Schiff, Mithat Bereket’e geçen hafta tasarıya sahip çıkan sözler söylemişti. Ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fried de bu az önce bahsettiğim Kongre toplantısında tasarıya karşı konuştu.

Adam Schiff (teyp): “Soykırım, bizim güçlü bir müttefikimizin köklerinin dayandığı devlet tarafından işlendiğinde başımızı öbür tarafa çeviremeyiz. Seçim bölgemdeki nüfus yapısından bağımsız olarak, bu konuda her zaman gerçekleri söylemeye ve soykırımın tanınmasını savunmaya çalışacağm. “

Dan Fried (teyp): “Biz bu tasarının, Türkiye'nin kendi tarihiyle ve Ermenistan'la uzlaşabilmesi için, tarihteki olayların dürüstçe incelenmesini isteyen Türklerin sesini kısacağına inanıyoruz. Türkiye'deki 60-70 bin nüfuslu Ermeni cemaatinden bu tasarının yolaçacağı dramatik popüler tepkilerin, Türkiye'deki Ermenilerin güvenliğini tehdit edebileceğini işitiyoruz.”

Çongar: İşte duydunuz… Bu Kongre’deki oturumda, Dan Fried’in konuştuğu oturumda, gerçekten yönetim yekilileri tasarının yaratacağı sakıncalardan bahsettiler. Bir tanesini işittik ama bir diğeri, üzerinde çok durulan, Türkiye’nin bazı misilleme hareketlerine gidebileceği, bunların arasında da İncirlik Üssü’nün kapatılmasının olabileceği beklentisiydi. Ömer, sence bu mümkün mü iki ülkenin ilişkileri açısından sence o noktaya gider mi Türkiye?

Taşpınar: Genelkurmay Başkanı Washington’a geldiğinde özellikle bu konuda dikkatli konuştu ve tehditkar bir şekilde "İncirlik kapanır" sözlerini kullanmadı. Bence Türkiye, bu konuda bu kadar radikal birşey yapmaz. Yani bu büyük bir tepki olur. Belli kısıtlamalar olabilir. Belli teknik azaltmalar olabilir. Yani mutlaka bir tepki gösterecektir fakat İncirlik'i kapatmak demek, bugün Irak’a %75 oranında lojistik sağlayan havaalanını kapatmak demektir. Yani bu Türk-Amerikan ilişkilerini…

Çongar: Yani bir sınırlama olabilir. Biraz zorluk çıkartabilirler, yavaşlatabilirler.

Taşpınar: O tip şeyleri yapmaya çalışabilirler. Seçim öncesi özellikle bu gelirse Ak Parti’nin puan kazanması için… Yani bundan kim yaralanacak eğer bu tasarı geçerse? En çok MHP yararlanacak. Ak Parti dolayısıyla, MHP’nin yararlanmasını durdurabilmek için kendisi Amerika’ya karşı sert bir tepki vermek isteyecektir. Bence burada askerler istemeyecektir kapanmasını herşeyden önce, çünkü Amerika’yla ilişkilere önem veriyorlar.

Çongar: Tabii, ama izleyicilerimiz açısından şunu da vurgulamak lazım, iş o noktaya gelmedi. Hatta Henri senin de, daha önceki programda da söylediğin gibi, bunun geçmeme ihtimali, 2008’e ertelenme ihtimali hala var. Ciddi bir biçimde var. Hatta artarak var. Yönetimde de bu artık hissedilmeye başlandı.

Taşpınar: Bence geçmeme ihtimali daha fazla.

Çongar: Dolayısıyla yani, İncirlik konuşuyoruz ama o birazcık uzak senaryo. Tabii, bir de bu tasarıya karşı sürekli heyetler geliyor. Üstüste milletvekilleri heyetleri geldi, yetkililer geldi, gitti. Daha da gelecekler. Bir heyet de TÜSİAD’dan geliyor Abdullah.

Akyüz: Evet.

Çongar: TÜSİAD’ın yeni başkanı Arzuhan Yalçındağ Doğan gelecek. Ne görüşecekler? Hem onu sormak istiyorum… Yani TÜSİAD doğrudan bu tasarıya karşı etkili olabilir mi? Bir de, biraz daha genel çerçevede, Türk-Amerikan ilişkilerinin siyasi veçhesinde işadamlarının bir rolü var mı?

Akyüz: Yasemin, bu ziyaret aslında TÜSİAD yönetim kurulunun her sene Washington’a yaptığı ziyaetlerin devamı niteliğinde. Fakat bu sene bu Ermeni Soykırımı yasa tasarısı nedeniyle erkene alındı. Biz bir iş dünyasını temsil eden ve Amerika’ya çok önem veren bir sivil toplum kuruluşu olarak ve zaten burada da ofisi olan tek Türk sivil toplum örgütü olarak, amacımız resmi kanallar üzerinden yürüyen diyaloğa ilave olarak, bir de çağımızın gittikçe artan kanallarından birisi olan sivil toplum kanalını kullanıyoruz. Bu sadece bu ziyaret değil, onun dışında da buradaki ofisin yapmaya çalıştığımız da bu… Tabii ki, bunlarla buradaki Kongre’deki bir bütün milletvekillerini etkilememiz söz konusu değil. Ama sadece resmi görevlilerin değil de, o toplumu temsil eden, o toplumdaki belli grupları temsil eden örgütlerin de, sivil toplum kuruluşlarının da gelip kendi argümanlarını ortaya koymaları, bu ülkede siyaset yapanlar açısından çok önemli birşey. Burada Amerikan Kongresi bu tür konulara çok açıktır. Kongre üyeleri oradan gelecek şeyleri dinlerler. Dolayısıyla biz, başta Ermeni meselesi olmak üzere, Irak ve PKK meseleleri… bu ziyaretin ana temaları onlar. Kongre üyeleriyle görüşeceğiz, hem yönetimle he think tank’lerle, hem de medyayla. Ve Türk NGO’ların ve Türk iş dünyasının nasıl baktığını aktaracağız.

Çongar: Evet. Biz de TÜSİAD’ın bu temaslarını yakından izleyeceğiz. Programımız bitti süremiz doldu. Yönetmenimiz beni uyarıyor. Hepinize çok çok teşekkür ediyorum. Abdullah Akyüz, TÜSİAD’dan, Ömer Taşpınar, Brookings Enstitüsü’nden, ve Henri Barkey, Lehigh Üniversitesi’den.

Ve sevgili izleyiciler sizlere de çok teşekkür ediyoruz. Bir dahaki program nisanda. O zaman buluşuncaya dek "Bizi izleyin, bize yazın ve bizi okuyun" internetten. Nisana kadar hoşçakalın diyorum… yönetmen arkadaşım Hande Atay Alam’la birlikte.
Burası Washington, ben Yasemin Çongar.

BW 9 - Washington D.C. / Yayın Tarihi: 18 Şubat, 2007

SUNAN:

YASEMİN ÇONGAR

KONUKLAR:

SUAT KINIKLIOĞLU: ALMAN MARSHALL FONU

KAAN SOYAK : TÜRK-ERMENİ İŞ GELİŞTİRME KONSEYİ

HENRİ J. BARKEY: LEHIGH ÜNİVERSİTESİ

Çongar: Amerika'dan hepinize merhaba. Burası Washington, ben Yasemin Çongar. Sevgili izleyiciler, Agos Gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink, İstanbul'da gazete binasının önünde öldürüleli bir ay oldu. Biz de, bugünkü programımıza, Hrant Dink ardından Amerika'da yazılan ve söylenenlerle başlamak istiyoruz.

Hrant Dink’i anma paketi (teyp):

“Hrant Dink'in katledilmesi, Türkiye'yi, ülkenin kendi geçmişiyle yüzleşmesi gereğini savunan önemli bir vicdani sesten yoksun bıraktı.” (Holly Cartner, İnsan Hakları İzleme Örgütü).

“Hrant Dink Türkiye'de ifade özgürlüğünü hedefleyen barışçıl hareketin kahramanlarındandı. Türkiye'nin gerçeklerini konuşmayı engelleyen yasalara karşı sivil itaatsizlik, günümüzün en önemli insan hakları hareketlerinden biri.” (Larry Siems, PEN Yazarlar Birliği Amerika Merkezi).

"Hrant Dink'in anısına saygıyı yansıtacak en uygun adım TCK 301'i kaldırmaktır." (Joel Campagna, Gazetecileri Koruma Örgütü).

"Hrant Dink inançlarına ve ilkelerine bağlı bir adamdı. Basın ve ifade özgürlüğü için, hoşgörü ve anlayış yolunda mücadele ediyordu. AGOS gazetesi aracılığıyla Türk ve Ermeni halkları arasında bir köprü oluşturmaya çalıştı." (ABD Temsilciler Meclisi üyesi Joseph Crowley).

"Dink'in trajik ölümü, onun hayatı boyunca savunduğu değerleri yüceltmenin önemini gösterdiği içindir ki, Senato, Türk hükümetini, 301'inci maddeyi kaldırmaya ve ülkede serbest fikir alış verişine uygun bir açık entelektüel ortam kurmaya çağırmaktadır." (Joseph Biden'ın ABD Senatosu'na sunduğu karar tasarısı).

Çongar: 19 Ocak'ta öldürülen Hrant Dink'i saygıyla anıyoruz. Ve ben hemen Hrant Dink ardından, bu cinayet ardından daha da güncelleşen konularla yüklü gündemimize geçmek istiyorum. Üç soruya yanıt arayacağız bugün. İşte şimdi ekranımıza da geliyor:

“Ankara, Kongre'deki Ermeni Soykırımı Tasarısı'nı durdurabilir mi? Bush yönetimi, 301’inci madde, Türk-Ermeni ilişkileri ve tarihle yüzleşme konusunda neden Ankara’ya sesini yükseltiyor? Ve, Türkiye’de milliyetçilik kabarırken, ABD ve Irak, sınır ötesi operasyona göz yumacak mı?” İşte bu sorulara birlikte yanıt aramak için, bugün hem Washington'u hem de Ankara'yı iyi tanıyan hem de son günlerde bütün bu sıcak gelişmelerin içinde olan konuklarla beraberiz.

Hemen Suat Kınıklıoğlu'ndan başlamak istiyorum. Kınıklıoğlu "German Marshall Fund", "Alman Marsall Fonu" adlı Washington merkezli Amerikan kuruluşunun Ankara direktörü. Ayrıca Today’s Zaman gazetesinin yazarlarından ve 2003'ten beri Insight Turkey dergisinin genel yayın yönetmeni. Suat, Burası Washinton'a ilk kez katılıyor. Programımıza ilk kez katılan bir başka konuk, Kaan Soyak. Soyak, Amerika'da yerleşik bir işadamı. Aynı zamanda, Türk-Ermeni İş Geliştirme Konseyi eşbaşkanı ve 1996'dan beri Türk-Ermeni ilişkileri üzerine çalışıyor. Ayrıca, Amerikan güvenlik şirketlerinin Orta Doğu'daki danışmanı ve bu çerçevede hem bölgemizi, hem de Türk-Amerikan ilişkilerini yakından izliyor. Ve tabii, programımızın düzenli izleyiceleri için gayet tanıdık olan bir isim, Henri Barkey. Lehigh Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı. Clinton döneminde, Amerikan Dışişleri’nde görevliydi. Şu anda da Washington'da Woodrow Wilson Merkezi'nde çalışmalarını sürdürüyor. Hepiniz hoşgeldiniz.

Şimdi biliyorsunuz, son iki haftada Washington, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü ağırladı, ardından Orgeneral Büyükanıt, Genelkurmay Başkanı buradaydı. İkisinin de gündeminde ister istemez Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı vardı; bunu engelleme girişimleri vardı. Bu, çok tartışılıyor. Biz de tartışacağız. Durdurulabilir mi? Durdurulamaz mı?

Ama önce ben Temsilciler Meclisı'ne sunulan bu tasarının aslında ne olduğunu, ne istediğini, izleyicilerimize kısaca hatırlatmak istiyorum. Temsilciler Meclisi'ndeki tasarı bağlayıcı değil. Ama iki koşulu öne sürüyor.

(Ekrandan okuyarak) Birincisi, "ABD'nin dış politikasının, Ermeni Soykırımı'na ilişkin ABD kayıtlarında belgelenmiş olan insan hakları, etnik temizlik ve soykırımla ilgili meselere uygun bir anlayış ve duyarlılığı...yansıtmasını sağlaması için başkana çağrı yapıyor." İkincisi, "Başkan'ı, 24 Nisan’da yayımladığı yıllık Ermeni Soykırımı'nı anma mesajında, 1.5 milyon Ermeni'nin sistemli ve kasıtlı bir biçimde yok edilmesini ‘soykırım’ diye nitelendirmeye ve ABD'nin, tarihte Ermeni Soykırımı'na karşı gösterdiği gurur verici muhalefeti hatırlatmaya çağırıyor.''

...Evet, böyle bir tasarı gündemde, Türkiye'nin de gündeminin birinci sırasında. Ben aslında üçünüze de sorarak başlamak istiyorum. Sizce, Soykırım Tasarısı bu haliyle Kongre'den geçecek mi? Henri, senden başlayalım.

Barkey: Ben geçmeyeceğini düşünüyorum. Geçmeyeceğini düşünmemin iki sebebi var. Biri, Bush hükümeti çok zayıflamış olmasına rağmen baskı yapacak Kongre'ye. Ve geçmemesi için, tıpkı Clinton'un yaptığı gibi 2000 yılında, o baskı yapacak. İkincisi, bence şeyle ilgili, milletvekilleriyle ilgili. 2007 senesindeyiz. 2007 senesi aslında bir seçim senesi değil. Eğer bunu geçireceklerse, 2008'de geçirmeleri daha iyi olur onlar için. Çünkü 2008'de, bu tasarıyı geçirdikten sonra kendi vatandaşlarına gidip iste "Biz bunu geçirdik, bize oy verin" diyecekler.

Çongar: Özellikle bu tasarıya ümit bağlamış olan Ermeni seçmenlerin bulunduğu bölgelerdeki milletvekilleri, diyorsun, böyle bir hesap yapacak.

Barkey: Evet. Son dakikada bunun hesabını yapıp geçirmeyeceklerine inanıyorum.

Çongar: Bir yıl ertelenmesi üzerinde duruyorsun. Kaan sen ne diyorsun?

Soyak: Ben de aslında tabii ki geçmemesini istiyorum. Ancak şimdiki endikasyonlar, Clinton yönündeki endikasyonlara göre geçeceği daha güçlü. Benim de Clinton zamanındaki ilişkiyi geçtim, derneklerin şimdiki zamana kıyaslandığında kararlılıkları, şu anda daha fazla geçme yönünde. Amerikan yönetimi de eğer bunu engelleyebilirse, son anda ciddi taviz verecek. O tavizin de ne olduğunu bilmiyorum. Benim düşüncem, şu anda bütün endikasyonlar geçeceği yönünde. Yani geçmeyeceğine dair birşey duymadım.

Çongar: Evet, bir “geçmeyecek,” bir “geçecek.” Suat sana kaldı kararı vermek…

Kınıklıoğlu: Ben de geçmeyeceğini düşünüyorum. Şu anda bütün göstergeler Kaan'ın söylediği gibi geçeceği gibi görünmesine rağmen, aslında son dakikada, özellikle Irak'ta Başkan Bush'un yeni stratejisinin devamlılığı ve en azından ona bir şans verilmesi açısından Türkiye'den lojistik desteğin verilen, buna verilen önemin sonunda Pelosi üzerinde etkili olacağı. Bir de ayrıca, 2008 yılında, Henri'nin dediği gibi konjonktürel olarak daha elverişli şartlar olacak. 2008 yılında bunu geçirmek Ermeni diyasporası için daha uygun olacak diye düşünüyorum. Ama yine de geçeceği ihtimalini ortadan kaldırmamak lazım. Çünkü uzun yılların verdiği bir süreç var ortalıkta. Ama nihai kararda, ben geçmeyeceğini, yüzde 60 geçmeyeceğini düşünüyorum.

Çongar: Yani “geçmeyecek” derken veya “2008'e ertelenecek” derken, aslında Nancy Pelosi'nin, Temsilciler Meclisi Başkanı'nın, bunu genel kurul gündemine getirmeyeceğini, belki de diğer milletvekillerinin, senin de dediğin gibi Henri, fazla itelemeyeceğini, bunda çok fazla ısrarlı olmayacağını söylüryosunuz. Peki, ama tabii Türkiye oturmayacak, beklemeyecek. “Herhalde geçmez” diye bir iyimserliğe kapılmayacak. Taşarıyı durdurmak için şimdi Bakan Gül'ün, Orgeneral Büyükanıt'ın söyledikleri meydanda. Onları dinledik. İkisi de bunun Türkiye'yi ne kadar inciteceğini, kıracağını söylüyorlar. Hatta ilişkiyi aksatabileceğini ifade ediyorlar. Ama somut olarak Türkiye, şu aşamada bu tasarıyı durdurmak için ne yapmalı? Bundan sonra önümüzdeki birkaç hafta, birkaç ay, nerede yoğunlaştırmalı çabalarını?

Kınıklıoğlu: Bence, şu son birkaç ayda yapılacaklar çok bir önem taşımıyor. Aslında yapılması gerekenlerin daha uzun bir süreçte yapılması gerekiyordu. Yerel siyasette var olmak gerekiyordu. Buradaki Türk toplumunun, buradaki Kongre üyelerinin seçim süreçlerinde kaynak yaratma açısından, ayrıca entelektüel olarak burada var olma açısından… olmak gerekiyorsa. Bu son üç ayda yapılanlar çok kozmetik olarak algılanacak. Buraya milletvekillerinin filan gelmesi planlanıyor. Bunların zararları yok ama bunlardan büyük süprizler, Amerikan Kongresi'ndeki iradeyi tamamen değiştirebilecek önemli bir dalgalanma beklemek bence yanlış.

Çongar: Kaan sana döneyim. Benim izlenimim hep şu: Bu aşamada Kongre'ye dönüp, "Hayır soykırım olmadı, yanlış biliyorsunuz" demekle olmuyor. Yani zaten belli bir bakış var. Belli kitaplar, belgeler ortada ve Amerikan Kongre üyelerinin şu veya bu şekilde kafalarında netleşmiş bir düşünce var o tarihi döneme ilişkin. Ama Türkiye'nin önemini güçlendiren nedir burada? Stratejik önemi mi? İşbirliği mi? İncirlik Üssü mü? Yani Türkiye neyi koz olarak kullanabilir?

Soyak: Zaten bütün bunları yıllardır kullanıyoruz koz olarak. Stratejik önemi, Irak, İran, Türkiye'nin bölgedeki önemi. Bunlar zaten kullanılan argümanlar. Ama bugün itibariyle, Kongre'de bunları durduracak, bu argümanların bu kadar güçlü olduğuna inamıyorum. Türkiye'nin de, tabii Suat'ın dediğine katılıyorum, yıllardır uyguladığı bir yanlış politika var. Pasif bir lobi metodu var. Maalesef gelen giden milletvekilleri veya danışmanlar, herkes başka laflar taşıyor. Herkesin görüşmelerinde başka sonuçlar çıkıyor. Bir panik de seziyorum aslında ben Türk tarafında. Hiç gerek yoktu buna. Zamanında alınmış önlemlerin hiçbir tanesi alınmadı. Şimdi tabii, biz Türkler, bıçak kemiğe dayanınca hareketlenen bir nesiliz. Şimdi tabii, bıçak kemiğe dayandı; herkes panik halinde koşturuyor. İnanın günde kaç tane telefon alıyorum. "Ne yapmamız lazım? Pelosi'yle görüşelim" diye. Şimdi Nancy Pelosi, İtalyan-Amerikan Foundation'ın en önemli üyelerinden bir tanesi. Şimdi Sayın Başbakan...

Çongar: Pelosi, İtalyan kökenli diyorsun…

Soyak: İtalyan kökenli. Şimdi, Sayın Başkaban Bolu Tüneli’ni açarken yanında İtalyan Başbakanı oturuyordu. Yanındaki İtalyan Başbakanı'na söyleseydi, çoktan Pelosi'yle bu konular belki görüşülüp belki daha farklı olabilirdi. Yani fırsatlar kaçıyor.

Çongar: Yani sen her kanaldan diplomasi de işleyebilir diyorsun.

Soyak: Tabii, her kanaldan diplomasi yapılması gerekiyor. Fırsatlar kaçıyor.

Çongar: Peki bu tartışmayı devam ettireceğiz. Demin de söyledim, hem Gül hem Büyükanıt bu konuya öncelikli önem verdiler. Ve Washington'da yaptıkları açıklamalarda , bakın eğer bu tasarı kabul edilirse ne olabilir, onun da ip uçlarını veren sözler söylediler. Birlikte dinleyelim:

Abdullah Gül (teyp): "Biz, Irak'ta istikrar bu kadar destek verirkenö birdenbire Türkiye aleyhine bu tasarı herşeyi berbat edecek. Böyle birşey olursa etkisi geçici olmaz."

Org. Yaşar Büyükanıt (teyp): "ABD'nin yasal organlarına intikal etmiş bir konuda, 'Siz böyle yaparsanız, biz de böyle yaparız' polemiğine girmek istemiyorum. Bu tasarı geçerse biz inciniriz, rahatsızlık duyarız."

Çongar: Evet, Orgeneral Büyükanıt diyor ki “Eğer böyle birşey olursa bundan inciniriz.” Türkiye incinecek. Peki ne yapacak? Henri, sence bu tasarıya karşı Türkiye'de nasıl bir, eğer geçerse daha doğrusu, nasıl bir önlem, nasıl bir misilleme beklenebilir?

Barkey: Bence misilleme daha çok sembolik olacak. Çünkü Türkiye'nin hem askeri açıdan hem diplomatik açıdan en önemli ilişkisi hala Amerika'yla. Dolayısıyla şimdi İncirlik'ten bahsediyor. İncirlik'te mesela Amerikan askerlerinin Irak'taki konuşlanmasını önlemek gibi bazı öneriler var. Ama geçerse tam bir tehdit olacak Amerika'ya. Bu sefer hem Amerikan hükümetini hem de meclisi daha da zora sokacak.

Çongar: Zaten… sözünü kesmek istemiyorum ama, Ermeni dernekleri hemen bir açıklama yaptılar geçen hafta, Gül'ün görüşmelerinden sonra. “İncirlik konusunda tehdit etti Kongre'yi” diye. Yani zaten bu izlenim, algılama var.

Barkey: 2000'de de bu aynı konu konuşulmuştu. 2000'de de tehdit olarak görülmüştü. Onun için zaten 2000'le bu sene arasında bence çok büyük ayrılıklar yok, bence ikisi de birbirine çok benziyorlar. İkisinde de Cumhurbaşkanı çok zayıf bir cumhurbaşkanıydı. Clinton o zaman zayıftı. Şimdi de Bush çok zayıf. Ama buna rağmen Türkiye'nin tehditle bunu çözebileceğini zannetmiyorum. Geçerse geçecek, fakat eninde sonunda bu önemli bir karar değil. Çok sembolik bir karar. İki ay sonra da unutulacak.

Çongar: Evet. Bağlayıcılığı yok, bu bir yasa değil. Peki Kaan sana sorayım. Bu tasarının kabulü senin de yakından ilgilendiğin, biraz sonra da daha ayrıntılı tartışacağımız Türk-Ermeni yakınlaşmasına, daha doğrusu o olasılığa nasıl etki eder?

Soyak: Tabii ki, olumlu etki etmez. Zaten Amerika'da bu tür tasarıların peşinde koşan Taşnak kuruluşlarının da en önemli istediği şey, Türkiye'yle Ermenistan'in arasının düzelmemesi. Çünkü onlar için Ermenistan, onların yumuşak karnı. En büyük korkuları, Ermenistan'ın bir taviz vermesi. Ne demek taviz vermesi? Türkiye'yle bir anlaşma yaparlarsa, en büyük kozlarını kaybediyorlar. O bakımdan, ben bu Taşnak kuruluşlarının sonuna kadar mücadele edeceğini düşünüyorum. Tabii, Türkiye'nin bu konuda çabalarını yaparken, Henri'nin sözüne de katılıyorum, daha aktif bir çalışma yapması gerekiyor bence. Ve biz bu işleri, Azerbaycan'la bir dayanışma içerisinde olduğumuz için bu hallere geldik. Örneğin, Fransa örneğini verirsek, Fransa'da Soykırım Tasarısı gündeme geldikten sonra, Türkiye'de birçok kişi Fransa'dan aldığı madalyaları geri veriyor ama Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev, iki hafta önce gidiyor Fransa'dan madalya alıyor. Chirac'la sarmaş dolaş geliyor, hiç mi, aklına gelmiyor mu acaba Jacques Chirac'la ortak bir basın toplantısında bunun protesto edilmesi. Yani bu bir yerde unutulacak, gidecek maalesef bir konu. Bu noktada, Azerbaycan'ın daha duyarlı, daha aktif lobiye katılması gerekli olur diye düşünüyorum.

Çongar: Tabii, o aslında ilginç olurdu… Çünkü Türkiye, Azerbaycan için de, bir anlamda Azarbaycan’la dayanışma adına, sınırı kapalı tutarken Azarbaycan'dan benzer bir dayanışma görmüyor belki diyorsun.

Soyak: Evet, evet.

Çongar: Peki Suat, sana kısaca, bu tasarı kabul edilirse… Zaten “Türkiye'de milliyetçi bir dalga var, bir kabarış var” diyoruz. Zaten “anti-Amerikanizm” diyoruz. Amerika'ya öfke var…. Bu ne olacak?

Kınıklıoğlu: Anti-Amerikancılık konusunda artık dibe vurulmuş, ama bunun dibinin dibi var mı hala bilemiyorum. Bence şu olacak: Aslında bunu, bir tek Türk-Ermeni ilişkileri açısından değil de, daha bir adım geriden bakarak bunun genel olarak, Türkiye'deki ruh halinin, Türkiye'nin bu son yıllarda özellikle Hrant Dink'in suikastiyle ilgili kabaran bu içe dönüklük, kapanıklık, küreselleşmenin ve Türkiye'nin dünyayla entegre olmasının getirdiği yeni yaşamın algılanan tehditlerinden bu bir dalga daha yaratacak. Yani Türkler büyük oranda hem incinecek, ama hem de Türkiye'deki milliyetçi muhafazakar çevreler bu tasarının geçmesini, daha önce yaygınca sirküle edilen, "Türkiye yalnızdır, Türkiye'nin dünyada hiçbir dostu yoktur. Etrafımız düşmanlarla çevrilidir" algısını daha da teyit edecek, daha da güçlendirecek şekilde de kullancaklardır. Ve ne yazık ki, Türkiye'nin içersindeki tartışma çok fazla polarize olacak. Yine Türkiye'de daha liberal, daha açık bir Türkiye isteyenlerle, daha milliyetçi, muhafazakar, daha içe dönük, kapanık bir Türkiye isteyenler arasındaki, bence, bu çatışmayı daha da kızgınlaştıracak.

Çongar: Bunlar çok önemli vurgular. İki şey söylüyorsun. Biri bu "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" inancı belki daha da yaygınlaşacak. Bir de işte “Demokratlar, senin deyiminle ,liberallerle milliyetçiler arasındaki kutuplaşma artacak” diyorsun. İşte aslında bu tartışmanın da parçası olan iki konuya ben geçmek istiyorum. Bir tanesi 301. Hrant Dink'i andığımız bölümde de gördük. Amerikalılar, bu cinayetten sonra, 301'in kaldırılması yönündeki taleplerini artırdılar. Diğeri de, Ankara-Erivan yakınlaşması ve burada, bir anlamda da, Hrant Dink cinayetinin fırsat olarak kullanılmasını isteyenler var. Bakın Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fried, geçenlerde bize her iki konuda da hangi mesajları verdi?

Daniel Fried (teyp): “301’inci maddenin değişmesi zamanı geldiğini söyleyen Türklerle hemfikirim. Nihayetinde, Türkiye bir demokrasi. Bu yasa, başka bir zamanda başka bir ülkeye uygunmuş gibi görünüyor.... Milliyetçilik küçük halkların ürünüdür, kendine güvenen halkların ürünü değildir. Bence Türkler yüce bir halk. Yüce bir halkın 301 gibi yasa maddelerine ihtiyacı olmaz… /… Türkiye, Ermenistan’dan çok daha büyük ve güçlü bir ülke. Bence siz onlara el uzatmalısınız. Bu Hrant Dink’in ve onun çabasının ruhuna çok uygun olur.... Bence Türkiye, Hrant Dink’in anısına şimdi Ermenistan’a el uzatmak için sıradışı adımlar atmalı.”

Çongar: Evet, “301” ve “Ermenistan'la normalleşme” mesajları geliyor üst düzeyli Amerikalı yetkililerden. Henri, 301'den başlamak istiyorum. Biz, sizden böyle şeyler duymaya alışmıştık. “Sizden” derken, Clinton yönetiminden… Sen, onların bir parçasıydın ve hakikaten Clinton yönetimi döneminde, işte “Şu yasalar da değişsin, demokratikleşin, açılın” mesajları hep gelirdi Ankara'ya ve Ankara çok rahatsız olurdu. Ve daha bu reformlar yapılmamıştı. Şimdi neden Bush yönetimi birden bire 301 diye bağırmaya başladı?

Barkey: Bence bu Hrant Dink'in ölümünden sonra hükümetin ve daha doğrusu devletin çok reaksiyon göstermemesi burayı biraz rahatsız etti. Bir de, şunu unutmamak lazım: 301'e, sırf Hrant Dink açısından bakmamak lazım. Çünkü bir de Avrupa Birliği'nin istediği bazı reformlar var. O reformlara Türkiye devam edecekse, nasıl olsa 301 değişmek zorunda kalacak. 301'in hayatta kaldığı bir Türkiye'nin Avrupa Birliği’ne yaklaşması imkansız. Dolayısıyla iki açıdan bence Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın söylediklerini görüyoruz. Yoksa yani büyük bir değişiklik yok aslında bu açılardan, artık Bush yönetimiyle Clinton yönetimi arasında.

Çongar: Fazla fark kalmadı aslında diyorsun.

Barkey: Çünkü Avrupa Birliği çok önemli. Avrupa Birliği’nin aksamamasını istiyorlar.

Çongar: Evet. Kaan, sen Hrant Dink cinayetinin hemen ardından Ankara'daydın.

Soyak: Evet.

Çongar: Dışişleri Bakanı Abdulah Gül'ün ve yakın çevresinin Ermenistan'la yürüttüğü o telefon diplomasisinin birebir içindeydin, merkezindeydin ve belki de normalleşmeye dönük bir adım atabileceğini düşünenlerdendin Ankara'nın. Fakat atılamadı. Ne oldu? Biraz anlat bize.

Soyak: Aslında Hrant Dink'in ölümünün olduğu gün, Kızılcahamam'da, Sayın Abdullah Gül ile görüştüm. Bu görüşmeyi de, sağolsun, Mehmet Çiçek sağladı. Birlikte görüştük ve o gün karar verildi, diasporadan davetliler olmasına. Sayın Gul'ün kararıydı bu, düşüncesiydi. Biz, onu hemen o gece eyleme geçirip hem diasporadan hem Ermenistan'dan insanları davet ettik cenaze törenine. Tam bir tabii, yumuşama girdi. Hatta cenaze günü Sayın Gül, Vartan Oskanyan'ı (sic... dogrusu Arman Krikossian) telefonla arayıp “hoşgeldiniz” dedi. Ertesi gün büyükelçilerini gönderdi. Yani Türk-Ermeni görüşme...

Çongar: Kendisi cenzazeye gidemedi Abdullah Gül...

Soyak: Kendisi gidemedi. Çok istiyordu ama, bilemiyorum. Hangi nedenden dolayı bilemiyorum. Ama Abdullah Gül'un yaptığı girişim çok iyiydi bir kere, davet girişimi çok iyiydi. Çok olumlu bir etki bıraktı. Sonra telefon edip yakınlaşmayı sağlaması çok iyi bir etki bıraktı. Büyük bir çabayla, bu diasporaya uzandı. Sonra ertesi gün, görüşmeler de iyi geçti iki ülke arasında. Aslında ortadaki sorunlar hemen hemen iki tarafı da dinlediğim için… Hem Abdullah Gül’ü de dinliyorum, Oskanyan'ı da dinliyorum. İkisi de aynı şeyi konuşuyorlar. Yani Türkiye'nin istediği, devletler arası tarih komisyonunun kurulması, Ermenistan'ın da istediği, sınırların açılıp diplomatik ilişkilerin kurulması konusunda bir komisyon oluşturulması. Şimdi her ikisinin de başlamasına Oskanyan da hemfikir, Türk tarafı da hem fikir. Bunu bir şekilde bir ortak noktaya getirmemiz lazım.

Çongar: Ama o noktaya henüz gelemedik.

Soyak: O noktaya henüz maalesef gelemedik.

Çongar: Sözüne orada bir ara ver. Kısa bir reklam arası almak zorundayız, ama ondan sonra milliyetçilik konusunu ve yine bu konuları tartışmaya devam edeceğiz. Lütfen bizden ayrılmayın sevgili izleyiciler.

-----
Çongar: Tekrar merhaba. Washington'daki sohbetimizi, Amerika'nın Türkiye'de yükselen milliyetçi dalgaya nasıl baktığını konuşarak sürdürüyoruz. Evet, Suat sana sormak istiyorum. Demin de konuştuk; işte bu 301 meselesi, “tarihle yüzleşme” mesajı Amerika'dan gelen, hatta Ermenistan'la normalleşme mesajları… Türkiye'deki ortamda, birincisi, bu milliyetçiliği daha da körükleyen bir şey olabilir mi? Geri tepebilir mi? Çünkü tepkiler de var; “Amerikalılar neden bize birşeyleri dikte ettirmeye başladılar” diye.

Kınıklıoğlu: Doğru. Ben açıkçası 301'le, bu tarihle yüzleşmek konusunun bire bir doğrudan ilişkilendirilmesini, Dan Fried'in yaptığını, yanlış buluyorum. Bu 301 ile ilgili, içerden yaptığın tartışmayı tamamen törpüleyen ve zorlaştıran bir bağlantı. Bana göre, biz 301'I, AB için ve Amerikalılar söylediği için veya başka birşey için tartışmamalıyız. Biz, 301'i kendimiz için tartışmalıyız. Tartışma şu olmalı: Türkiye'de insanlar yazdıklarıyla, şiddete özendirmeden ve herhangi bir terör eğlemine doğrudan yol açacak bir yazı yazmadığı sürece, yazdıklarından dolayı yargılanmalı mı yargılanmamalı mi? Nasıl bir Türkiye'de yaşamak istiyoruz? Bu AB veya işte bu Dan Fried'in işte, bunu tarihle yüzleştirme konusuyla tamamıyla bağımsız olmalı. Bunu böyle "Tarihinizle yüzleşin", olgusuyla ilişkilendirmek, 301'i tamamen bir çıkmaza sokmak demek. Ve bu, bir, hem içeride nasıl bir ülkede yaşayacağımızı tamamen daha olumsuz bir istikamete çevirebilecek bir olgu. İki; Henri'nin de dediği gibi, doğrudan baltalayabilecek birşey. Zaten AB sürecinde başımıza hiç istemediğimiz kadar sıkıntı ve problem var. Bir de tarihle yüzleşmek konusuyla ilişkilendirmek, kendimizi daha fazla bir çıkmazın içine davet etmek anlamına geliyor. Ben, o yüzden özellikle bu Dan Fried'in bu çıkışını yanlış buluyorum. Ve bunların sanırım çıkış noktası su; Hrant Dink'in cenazesinde Türkiye'de ortaya çıkan bu olumlu havanın, tabii ki, Ankara'daki sefaret tarafından burada State Department'a aktarılması ve State Department'ın olan bu...

Çongar: Dışişleri Bakanlığı…

Kınıklıoğlu: Yani Dışişleri Bakanlığı'na aktarılması.. ve tasarı da, havası içerisinde, acaba Türkiye bu yönde bir adım atabilir mi? Bir fırsat var mı? Düşünüyorum, ama 301'in içerideki tartışması.. yani 301, sadece Hrant Dink ve Ermeni meselesi ile ilgili birşey değil ki. Farklı konular da var.
Çongar: Orada sana katılıyorum. Ama unutma ki, Hrant Dink bundan yargılandı ve mahkum edildi. Orhan Pamuk bundan yargılandı, Elif Şafak bundan yargılandı. Hepsi de Türkiye'nin tarihinden bahsettikleri için. Bir tanesi romanında, bir tanesi demecinde, bir tanesi makalesinde. Dolayısıyla, Türkiye aslında 301 ile kendi tarihine ilişkin tartışmaları bir anlamda kendisi bağdaştırmış oluyor. Onu, Henri'ye sormak istiyorum. Henri, sana “bir Amerikalı gözüyle” soralım. Ne demek “tarihle yüzleşmek?” Amerika neyi kastediyor?

Barkey: Şimdi Dan Fried'ın neyi kastettiğini bilmiyorum. Orada biraz, belki biraz talihsiz bir şekilde çıktı ortaya. Bence burada konuşulması gereken bu Sevr korkusu. Türkiye'de bu Sevr korkusu aldı yürüdü artık. Yani herşey Sevr'e bağlanıyor. Halbuki Sevr'e nasıl bakılacak? Onu bir tartışmak lazım. Sevr, bir imparatorluğun çöküşüydü. İmparatorluklar savaşının sonundaki bir... Bir impartorluğun, o savaşı kaybetmesi ile olan, çıkan bir antlaşma. Halbuki o imparatorluk, ta Viyana'ya kadar gitti, Budapeşte'yi aldı, Mohaç Savaşı olsun… Bütün Viyana'ya kadar Osmanlı İmparatorluğu nasıl gitti yani izin isteyerek, milletin kapısına vurarak, "Biz gelebilir miyiz?" diye değil. Savaşarak gitti. Ondan sonra başka imparatorluklar daha güçlendiler ve Osmanlı İmparatorluğu'nu geri ittiler. Yani bu normal birşey. Tarih böyle yazıldı. Sanki Sevr, sırf Türkler'e karşı yapılmış gibi bir olgu bu. Halbuki Sevr, Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı'nda Almanlar'a yönelik, İngilizler'in tarafına geçmiş olsaydı belki çok daha değişik sonuçlar çıkmış olacaktı. Ama onları tartışamıyor millet Türkiye'de. Herkes Sevr'den korkuyor. Çongar: Evet, sence Amerika, Sevr sendromunun aşılmasını istiyor Türkiye’de. Belki de mesaj biraz o.

Barkey: Evet, evet.

Çongar: Yani biraz, biraz daha rahat tarihi tartışabilmek.

Barkey: Ben o mesajı aldım. Dan Fried yani nasıl bir mesaj vermeye çalışıyor pek anlayamadım, ama ben olsam o mesajı verirdim.

Çongar: Peki, Suat çok kısa...

Kınıklıoğlu: Sayın Genelkurmay Başkanı’nın da kendi yaptığı konuşmada "Kendimize güvenelim, yani bu kadar özgüvensizlik ifade etmeyelim…" Yani bu kadar korkulacak birşey yok. Ve bu tam anlamıyla bu konuyla ilgili. Bizim bölünme tehlikesiyle bir Sevr sendromuyla sürekli yaşama lüksümüz yok. Yani kendi...

Çongar...ama orada Suat, şunu da vurgulamak lazım izleyicilerimiz açısından, Genelkurmay Başkanımız evet, “Korkmayın” dedi, ama dedi k,i 1923'ten beri en büyük tehditlerle, sıkıntılarla, sorunlarla başbaşa Türkiye.” Yani "Korkulacak her türlü neden var. Ama korkmayın biz varız, dinamik güçler var" diye farklı bir mesaj verdi aslında. Yani o sıkıntıları, tehditleri, Türkiye en üst düzeyde hissediyor. Bunu Büyükanıt'ın mesajından anlayabiliyoruz. Kaan, sana dönmek istiyorum. Şimdi “Milliyetçilik kabardı” diyoruz. “Amerika'dan gelen mesajlar iyi karşılanmıyor” diyoruz. Bu ortamda, deminki tartışmaya dönersek, Ankara ile Erivan yakınlaşabilir mi? Eğer yakınlaşırsa bunun tasrıya doğrudan bir etkisi olur mu?

Soyak: Tabii, şimdi ben aslında milliyetçilikle ilgili birşey söylemek istiyorum. Bizim bu Türk-Ermeni çalışmalarımızı Alpaslan Türkeş başlattırdı. Bu, zaman zaman gazetede yayınlandı ama bence bu çok önemli bir bilgi. Bunun herkes tarafından bilinmesini istiyorum.

Çongar: O, normalleşme yanlısıydı, anlaşma yanlısıydı.

Soyak: Normalleşme yanlısıydı. Tabii ki kendi fikriydi. Kendi insiyatifinde başlayan bir çalışmaydı. 2001 yılında da biz ilk Amerikalı Ermenileri, ilk Türkiye'ye getirdiğimiz zaman yine Milliyetçi Hareket Partisi, Yahnici, hatırlıyorum, bizzat yardımcı oldular. Bütün Doğu ve Güneydoğu'daki şehirlerde, bu Ermenilerin dolaştırılması konusunda. Yani milliyetçi akımların, bizi, bu Türk-Ermeni ilişkilerine, burada çalışmalarına başlattığını söylebilirim. Milliyetçiliğe genel olarak baktığımız zaman, milliyetçilik fakir toplumların ürettiği bir savdır. Hiçbir zaman zengin bir milliyetçi göremezsiniz. Hep fakirdir milliyetçiler. Neden? Çünkü ekonomik sıkıntılar vardır. Ya aşırı milliyetçi olursunuz, ya aşırı dinci olursunuz veya terrorist olursunuz PKK gibi. Yani bu bölgenin en büyük sorunu aslında ekonomik. Türkiye'nin de en büyük sorunu, bu konuda ekonomik. Türk-Ermeni ilişkilerine geldiğimiz zaman.

Çongar: Bir cümleyle alalım…

Soyak: Bu tasarının durdurulması şu anda mümkün. Eğer Türkiye Ermenistan'la, eğer ki diasporanın zayıf karnı Ermenistan'dır, bir anlaşma yapar ise… Ortak devletler arası ortak tarih komisyonu ve aynı anda da diplomatik ilişkiler kurulması konusunda bir anlaşmaya varırsa…

Çongar: O zaman, diyorsun, Kongre bunu duyar, mesajı alır ve o tasarıyı durdurur.

Soyak: Geçirirse uygulamayın. Kongre bu tasarıyı geçirmezse, bu tasarı geçmezse uygulayın, eğer tasarı geçerse uygulamayın.

Çongar: Anladım, anladım. Tamam. Şimdi, “Sevr sendromu” dedi Henri. Sen milliyetçilikten bahsettin. Bütün bu konular, tabii, ister istemez… Türk milliyetçiliği buradaysa, Kürt milliyetçiliğini de gündeme getiririyor. Ve işte, Türkiye'nin bölünme kaygısı, nitekim Orgeneral Büyükanıt'ın da burada dile getirdiği konu… ve tabii, Kuzey Irak'taki durum. Orada yeni bir Kürt devleti doğuyor mu? Bu Kürtlerle Türkler uzlaşabilecek mi? Bütün bu sorulara, ilginç yanıtlar veren bir makale yayımlandı geçenlerde. Richard Holbrooke biliyorsunuz Amerikan eski Dışişleri Bakan Yardımcısı, Washington Post'ta yazdı. Onu kısaca size hatırlatmak istiyorum. "Türkler'le Kürtler uzlaşmalı", diyordu Holbrooke ve söyle devam ediyordu:

(Ekrandan okuyarak): ''Seçim yılında, Başbakan Erdoğan'ın, şahin rakipleri karşısında milliyetçi kimliğını kanıtlaması yönünde muazzam siyasi başkı altında olduğuna bakınca... kısıtlı bir sınırötesi operasyonu olasılık dış dışı tutmuyorum... Türkiye ve Irak Kürdistanı'nın birbirine ihtiyacı var. Kürdistan, Türkiye ile güneydeki kaos arasında tampon oluşturabilir. Türkiye işe, teknik olarak hala Irak'ın parçasıyken... Bağdat hükümetinden fiilen kopmuş bir Kürdistan'ın koruyucusu olabilir.”

Ne dersiniz? Henri, senden başlayayım. Sence Holbrooke gönlünden geçeni mi söylüyor? Yani böyle bir Irak Kürdistanı-Türkiye uzlaşması mümkün mü?

Barkey: Bence çok mümkün. Ben epeydir aynı fikirleri üretmeye çalışıyorum. Aynı tezi işlemeye çalışıyorum. Çünkü bakın, Kuzey Irak'taki Kürtler'in Türkiye'den başka çıkış yolu yok. Onlar Avrupa'ya bakıyorlar. Onlar Batı’ya bakıyorlar. Onlar laik bir toplum, Sünni ve Şiiler'e nazaran. Onlar için tek bir çıkış yolu var. Orası da Türkiye. Zaten zamanında Turgut Özal da aynı şeyi yapmaya kalkışmıştı. Şimdi tabii milliyetçilik dediğiniz zaman, biraz önce, Türkiye'de milliyetçilik arttığı gibi Kürdistan'da da artıyor, yani Irak Kürdistanında da artıyor. Dolayısıyla, orada da Barzani'nin demeçlerini duyuyoruz. Büyük bir uğraş var aslında. Çünkü Barzani ve Talabani muazzam baskı altındalar.

Çongar: Orada bağımsızlık istiyorlar.

Barkey: Bağımsızlık isteyen var. Halkın yüzde 98'i bağımsızlık istiyor. Dolayısıyla, o baskılarla biraz yönlendirmeye çalışıyorlar. Tabii, herşey Kerkük üzerine şu anda endekslendi. Ama, o bence, bütün bunlar, Türkiye ve Irak'taki Kürtlerin birbiriyle anlaşmasıyla, esasen bunların hepsi çözülebilir. Çok zor bir prosedür değil bu aslında. Bunun Türkiye'nin ne vereceği, Kürtlerin ne vereceği, Iraklıların ne vereceği, Amerikalıların ne vereceği, bu oluşumlar, herkes bunları biliyor.

Çongar: Al-verin içinde, tabii PKK'nın çok önemli bir rolü olacak, PKK'nın bölgeden atılmasının. Suat, şimdi sana sorayım. Holbrooke yazısında diyor ki, “Büyük bir milliyetçi baskı var. Seçim yılı, Erdoğan baskı altında. Bir sınır ötesi operasyon olabilir.” Sence bir kere Türkiye, hükümet bunu istiyor mu? Bunun için Amerika'ya bastırıyor mu? Ve sence Amerika'dan yeşil ışık alabilir mı bu konjonktürde?

Kınıklıoğlu: Ben Türkiye'de kimsenin sınır ötesi operasyon yapmak istediğine inanmıyorum. Dışişleri Bakanlığı ve askerlerin de böyle bir niyetleri olduğuna inamıyorum. Ama bir zorunluluk arz edilirse eğer, Türkiye bunu yapmak zorunda kalacak. Ben bunun birilerine rağmen de yapılacağını düşünmüyorum. Yapılırsa eğer, ki sayın Genelkurmay Başkanımızın buradaki ziyaretinde muhtemelen bunlar somut olarak masaya yatırılacak… Ben bunun Amerika'nın onayıyla ve/veya oradaki Kürt yönetiminin onayıyla veya göz yummasıyla oluşabileceğini düşünüyorum. Ama temelde Ak Parti iktidarının, seçim yılında sadece seçimlere yönelik bir operasyon düşündüğüne inamıyorum. Yani bu kadar kolay değil. Ama içerideki baskı, özellikle içerideki şiddet artarsa… Yani bildiğiniz gibi şu anda şiddet yok. Şehit cenazeleri kalkmıyor. Ama şehit cenazeleri kalkarsa… seçim atmosferi büyük.

Çongar: PKK eylemleri yeniden başlarsa…

Kınıklıoğlu: Evet, PKK eylemleri yeniden başlar, içerideki baskı yeniden böyle birşeye, böyle bir harekat eylemini kolaylaştırır ise o zaman muhtemelen güvenlik bürokrasisiyle Ak Parti arasında bir mutabakatın oluşacağı ve muhtemelen de Amerikalılar ve Kürt yönetiminin onayı ve göz yummasıyla olabileceğini düşünüyorum. Ama temel çıkış noktasının, bunun en son çare olacağını düşünüyorum.

Çongar: O noktada, ben birşey eklemek istiyorum. Büyükanıt, bildiğimiz kadarıyla, bunu Amerikan Genelkurmayı'nda görüştü. Hatta muhtemelen Amerikan siyasi yetkilileriyle, Beyaz Saray'da da görüştü, bu çerçevesini PKK'ya karşı yapılabileceklerin. Ama şu vurgu önemli: Hem gerçekten, Amerikan onayı şart olacak, Amerika'ya rağmen böyle bir operasyon olmayacak… Bir de tabii, bazen es geçiyoruz, Irak onayı da aslında şart olacak. Yani hem Bağdat hükümetinin hem de oradaki Iraklı Kürt güçlerinin buna bir şekilde müsamaha etmesi lazım. Yoksa çok büyük bir karşı karşıya gelme söz konusu olabilir.

Kınıklıoğlu: Ama Washington'un onayı olduktan sonra Bağdat yönetimini ikan etmenin çok zor olacağını düşünmüyorum. Bilmiyorum, belki Henri daha iyi biliyor bu işleri, ama temel karar noktasının Washington ve Barzani yönetiminin olacağını düşünüyorum.

Çongar: Evet, bu konuyu çok boyutlu tartışmayı sürdüreceğiz. Ben biraz konuyu aslında Kerkük'e de getirmek istiyorum. Ama şimdi kısa bir reklam arası almak zorundayız. Sevgili izleyiciler, bizden ayrılmayın.

-----
Çongar: Tekrar merhaba. Burası Washington ve biz sohbetimizi Türkiye'nin Irak’a bakışıyla sürdürüyoruz. Demin Holbrooke'un makalesinden kısa bir alıntı yaptık. Amerikan dışişleri eski bakan yardımcılarından, eski Birleşmiş Milletler Büyükelçisi. Aslında o makalede, böyle bir “büyük pazarlık” önerisi var. Yani “Türklerle Kürtler uzlaşsın. Bu bir pazarlıkla olabilir ve bu uzlaşmanın koşulları, işte Irak Kürtleri PKK'ya karşı tavır alır, PKK'yı bölgelerinden atarlar. Türkiye de Kerkük üzerinde hak iddia etmez. Kerkük'ün ,belki de oradaki Kürt bölgesinin başkenti olmasını tanır. Ama işte, Türkmenlerin hakları gözetilmek kaydıyla” gibi. Şimdi ben, bu soruyu masamıza koymak istiyorum. Üçünüze de soracağım. Böyle bir “büyük pazarlık” mümkün mü? Türkiye PKK'ya karşı eylem karşılığında Kerkük'teki hak iddiasından, ya da şehirde bir hak iddiası yok, ama Kerkük'ün Kürt bölgesi şehri olmama iddiasından, talebinden vaz geçebilir mi? Ne dersin Suat?

Kınıklıoğlu: Bence bu Holbrooke'un, yani bu büyük pazarlık veya "grand bargain" denen şeyin biraz daha ayrıntılandırılması lazım. Birincisi yani Türkiye, PKK'nin oradan bertaraf edilmesi karşılığında Kerkük'ü falan gözden çıkarmaz. Yani Kerkük'ü gözden çıkartmak değil de, Kerkük'te Türkiye'nın arzu ettiği, örneğin oradaki yeraltı kaynakların nasıl paylaştırılması…

Çongar: Oradaki Petrol Yasası’nın nasıl çıkacağı…

Kınıklıoğlu: Petrol. Oradaki Türkmenlerin nasıl haklara sahip olabileceği, yani bu tabii çok daha ayrıntılandırılması gereken… Yani bu soru, senin biraz önce söylediğin gibi sorulursa bu sorunun cevabı hayır. Yani PKK karşılığında Türkiye Kerkük'te… Ama bu ayrıntılandırılabilirse, buradaki Türkmenlerin hakları, oradaki Petrol Yasası ve oranın nasıl bir başkent olup olmayacağı… Öyle bir durumda yani, oradaki entitenin nasıl bir konumunun olacağı, bunlar önemli. Bunlar bence Türkiye'nin böyle bir teklif veya düşünce karşısındaki pozisyonunu belirleyecektir. Fakat burada şunu unutmayalım, biz hep Irak'ın gözden çıkartmış, Irak parçalanmış varsayımı hakkında konuşuyoruz. Ben halen bütün anlistlerin genel olarak yaygın kanının aksine halen bunun bir kader olduğunu düşünmüyorum. Yani...

Çongar: Washington'daki üç iyimserden birisin. (Gülerek…) Bush, Cheney ve Suat.

Kınıklıoğlu: Bunu bBush ve Cheney için değil, bütün bir Irak için olmasını istiyoruz.

Çongar: İstiyoruz… Peki Kaan sana sorayım aynı soruyu,. Türkiye sence PKK'yla Kerkük'ü karşılıklı algılayabilir mi?

Soyak: Bence, hayır algılayamaz. Ben de bunu duydum burada birkaç yerden. Bence aynı kefeye koymaz, Türkiye PKK'yi ve Kerkük'ü. Ama Suat'ın dediği gibi, Kerkük'teki düzeni, petrol ve olası doğal gaz, bunu da not edelim burada, olası doğal gaz kaynaklarının gelecekte nasıl kullanılacağı konusunda bence daha detaylı bir çalışma gereklidir. Bir de tabii, PKK'nın tabii, birçok noktada taşaron olarak kullanılma durumu da var. Bunun da tabii, nerede ve nasıl kullanıldığının çok iyi bilindiğini var sayıyorum. Özellikle İran konusunda. Konu aslında oldukça detaylı. Bence bütün bu şekilde ele alındığı zaman bir karşılaştırma olduğunu düşünmüyorum PKK'yla Kerkük arasında.

Çongar: Peki Henri, şimdi bu "pazarlık" denen konu, laf aslında senin düşüncen, senin lafın. Biz bunu biliyoruz. Holbrooke sana atıf yapmamış ama senin üzerinde çalıştığın, geliştirdiğin fikirler var. Başka kurumlar da var şu anda buna çalışan, fikir geliştirmeye çalışan Washington'da. Böyle bir büyük pazarlığın olabilmesi için, tabii aslında Iraklı Kürtlerin de buna razı olması lazım. Ben de, daha çok Iraklı Kürtlerin tarafını sana sormak istiyorum. Birincisi, petrolün, hidrokarbonların eşit dağılımını öngören bir yasaya razı olacaklar mı? İkincisi de, herhangi bir koşul altında Kerkük'e özel statü verilmesini kabul ederler mi? Yoksa Kerkük onlar için Kürdistan'in başkenti ve bundan geri adım yok mu?

Barkey: Şimdi bakın, biraz Irak'ta gelişecek olan duruma bağlı. Ben de Suat'la aynı fikirdeyim aslında. Irak'ın bölüneceğinden emin değilim. Fakat bölünmezse bile Kuzey Irak'ta federal bir Kürt devleti çıkacak ortaya. O, oldukça bağımsız olacak Bağdat'tan. Dolayısıyla kouşulan büyük pazarlığın ayrıntılarına baktığımız zaman daha çok Türkiye ile o Kürt devleti arasında, bağımsız olmayan Kürt devleti arasındaki ilişkiler…

Çongar: Federal Kürt devletini tanımak önce…

Barkey: Federal devletle ilişkiler önce… Çünkü o federal devletin de Türkiye'ye ihtiyacı olacak, çünkü o federal devlet aynı zamanda bir tampon görevi görecek. Sünni ve Şii fundametalizmine karşı. Dolayısıyla önemli olan o. Burada şimdi petrole baktığımız zaman, Kuzey Irak'taki oluşum eğer Türkmenleri de içine ihtiva ederse, o oluşumun, Türkiye açısından, zengin bir yer olmasını istemesi lazım Türkiye'nin. Yani orada fakir bir Kürt devletiyle ya da Kürt federe devletiyle Türkiye'nin bir ilişkisi olmasını istemez. Çünkü ne kadar zengin olursa o Kürt devleti, Türkiye'nin daha fazlı yararı olacak, çünkü hem kendisini müdafaa edecek, hem de aynı zamanda Türkiye'de ticaret açısından ve Avrupa açısından ve petrol… aynı zamanda katılıyorum, Kaan'ın söylediğine, gaz açısından Türkiye'nin daha fazla yararına olacak. Yani böyle biraz düşünmek…

Çongar: Çıkarlar örtüşüyor aslında . O noktaya gelebilmemiz lazım.

Barkey: Çok daha fazla örtüşüyor hem de. Kerkük meselesine gelince bakın…

Çongar: Bir cümleyle Henri.

Barkey: Türkmenlerin yüzde 50'si Şii. O yüzde 50, bir kere Şii partilere oy veriyor. Türkmen partilerine o vermiyorlar. Yani bu Türkmen meselesini biraz aşmamız gerekecek ve orada bu açıdan çok daha iyi çalışmaların yapılması lazım daha konuşulmadan önce.

Çongar: Evet, geçenlerde Irak'taki bir Türkmen örgütünden Türkiye'ye, “İçişlerimize karışmayın” mesajı geldi. O da ilginç bir not... Ben hepinize çok çok teşekkür etmek istiyorum.

Suat Kınıklıoğlu, Alman Marshall Fonu'ndanç. Kaan Soyak, Türk-Ermeni İş Geliştirme Konseyi'nden. Ve Henri Barkey, Lehigh Üniversitesi ve Woodrow Wilson Merkezi'nden. Üçünüze de görüşleriniz ve yorumlarınız için çok çok teşekkürler.

Ve sevgili izleyiciler, sizlere de çok çok teşekkür ediyoruz bizi izlediğiniz için. Mart'ta yeniden buluşuncaya dek, lütfen, “Bizi izleyin… Bizi okuyun… Bize yazın” demek istiyorum. İnternet üzerinden bunu yapmanız mümkün.

Yönetmen arkadaşım Hande Atay Alam'la birlikte bütün ekibimiz adına hoşçakalın diyorum. Ben Yasemin Çongar, Burası Washington.
POSTED BY HANDE ATAY ALAM AT 10:20 AM

BW 8- Washington, D.C. / Yayın tarihi: 21 Ocak 2007

SUNAN:

YASEMİN ÇONGAR


KONUKLAR:


ABDULLAH AKYÜZ: TÜSİAD


SONER ÇAĞAPTAY: WASHİNGTON ENSTİTÜSÜ


ÖMER TAŞPINAR: BROOKINGS ENSTİTÜSÜ


Çongar: Amerika’dan hepinize merhaba. Burası Washington, ben Yasemin Çongar. Sevgili izleyiciler, bir yeni yıl daha Irak tartışmasıyla başladı. Başkan Bush’un 10 Ocak’ta açıkladığı yeni Irak planının başarısızlık riski ve Irak’taki kaosun komşu ülkeleri de içine çekme olasılığı Washington’da günün konuları. İşte biz de bu konjonktürde üç soruya yanıt arayacağız bugün.

İşte şimdi ekranınıza da yansıyor. "Yeni Irak planı başarısız olursa Bush ne yapacak?" "Kerkük, Irak Kürdistanı’nın başkenti olma yolunda mı?" Ve, "Türkiye’de sınır ötesi operasyon olasılığının tartışılması Amerika’da nasıl karşılanıyor?”

Bu sorulara kimlerle yanıt arayacağız? En başta, Ömer Taşpınar, Brookings Enstitüsü’nden; aynı zamanda Amerikan Savunma Üniversitesi’nde ders veriyor. Yayın hayatına yeni başlayan İngilizce, Today's Zaman gazetesinin köşe yazarlarından biri.

Soner Çağaptay, Washington Enstütüsü’nden. Ayrıca Georgetown Üniversitesi’nde ve Amerikan Dış İşleri Bakanlığı, Diplomasi Akademisi’nde ders veriyor.

Ve Abdullah Akyüz, Burası Washington’un bir başka düzenli katılımcısı. Akyüz 1999’dan beri TÜSIAD’ın Amerika temsilcisi. Hepiniz hoş geldiniz.

Evet, "Bush’un yeni planı" dedik. Gerçekten de… Abdullah, seninle başlamak istiyorum. Ben Washington’da yaptığım sohbetlerde, konuşmalarda, gittiğim toplantılarda, Beyaz Saray’a çok yakın olanlar dahil, yetkililerin kendisi dahil, plana çok da büyük şans verene aslında rastlamadım. Sana sormak istiyorum; Bush’un planının başarılı olacağını, 21.500 ek askerle bugüne kadar Irak’ta çözülemeyen sorunun çözüleceğine inan var mı Washington’da ve nedir tezleri?

Akyüz: Yasemin, var. Çok az da olsa var. Bunlar da tabii, beklendiği gibi, Başkan Bush’a başından beri destek veren, işte "neo-con" ya da onlara yakın çevreler. Fakat, çoğunluğa baktığımız zaman kesinlikle artık bu iş "Bitmiş, Amerika’nın yenilgisiyle bitmiş bir savaş" olarak görülüyor. Özellikle de Vietnam’ı hatırlayan nesiller çok daha net paralellikler kuruyorlar ve "Aynen, aynı durumu yaşıyoruz. Aynı, otuz yıl sonra benzer bir süreçten geçiyoruz" diyorlar. Fakat savunanların da bakış açısı, "bunun ciddi bir strateji değişikliği olduğu" argümanına dayanıyor ki, ben buna kesinlikle katılmıyorum.

Çongar: Daha ziyade bir taktik değişikliği bu.

Akyüz: Taktiksel, aynı strateji içerisinde bir taktiksel değişiklik var. Ben de aynı şeyi düşünüyorum ve bunun bu defa başarılı bir sonuç verebileceğine inanç var. Fakat genel olarak bir Amerikalı gözü ile bakıldığı zaman, bence, bu iş bitmiş ve bir an evvel artık kapatılması gereken bir defter. Ama mesela, bir Türk gözü ile bakıldığında belki, burada yine bir zaman kazanma var, bizim açımızdan olumlu boyutları var diğer alternatiflere göre diye de düşünüyorum.

Çongar: Şimdi, planın başarısız olacağı öngörüsü tabii birkaç nedenden kaynaklanıyor. Siz de biliyorsununuz. Bir tanesi, “çok az, çok geç.” İşte yani, bu asker arttırımı çok daha önceden yapılmalıydı yapılacaktıysa.

Akyüz: Tabii, tabii.

Çongar: Bir tanesi de, Irak hükümetine güven var bu planda. Onlardan ciddi beklentiler var. Ama mezhepçi olan, zayıf olan bir Başbakan Nuri el-Maliki. Gerçekten üstlendiği sorumluluğu ve verdiği sözleri yerine getirebilecek mi? Ömer, sana sorayım. Sen Amerikan Ulusal Savunma Üniversitesi’nde olduğun için, Amerikan askerleri ile yakınsın. Onlara ders veriyorsun hatta. Askerlerde bu "çok az çok geç," yani “bu sayı yetersiz, hem de artık çok geç” yaklaşımı egemen mi bugünlerde?

Taşpınar: Özellikle Rumsfeld istifa ettiğinden beri bir rahatlama var askerlerde. Daha rahat konuşabiliyorlar ve genel anlamda bir de nostalji var. Nostalji de Powell dönemine ait bir nostalji. Powell Doktrini…

Çongar: Powell derken, Powell’ın genelkurmay başkanlığı dönemi…

Taşpınar: … Genelkurmay başkanı dönemindeyken ortaya attığı bir doktrin vardı. O doktrin gayet basit bir mantık üzerine kuruluydu. Müthiş bir askeri güçle çok sağlam bir siyasi stratejiyle ve çıkış stratejisiyle, Amerika bundan sonra askeri girişimlerde bulunacaktı. Körfez Savaşı, Birinci Körfez Savaşı, Powell Doktrini'nin uygulandığı bir savaştı. 500 bin askerle, sırf Amerika, Kuveyt’i kurtarmak için Amerika bu işe soyundu. Siyasi amaç belirliydi. Çıkış stratejisi belirliydi. Şimdi bir Powell Doktrini'ne dönüş isteniyor, çünkü Rumsfeld’in teorisi yüksek teknoloji, az asker, ve az zaiyat üzerine kurulu bir taktikti. Şu anda askerlerdeki genel hava, “Keşke en başında dinlenseydi Powell”, çünkü Powell bir bakıma yine aynı şeyi söylüyordu. "Bunu yapacaksak tam yapalım diyorlardı." Neoconservative'ler bile aslında… Hala Bush’la ilgili sorunları, "Neden hala yirmi bin yolluyoruz? Elli bin yollayalım, atmış bin yollayalım,” diyorlar. Askerlerin buna tepkisi ise, “Yeterince artık elimizde asker kalmadı, ordu bir bakıma kırılmak üzere. Çok daha ciddi asker almak gerekiyor” şeklinde.

Çongar: Evet, "Powell Doktrini'ne dönüş istiyor askerler" dedin, ama Irak için artık "geçmiş olsun" demek lazım. Irak’ta böyle bir, artık yeniden 500 bin askerli operasyon görmeyeceğiz. Soner, sana döneyim, planın ömrü ne kadar? Ne kadar denenecek bu 21.500 askerle Bağdat’ta istikrarı, güvenliği sağlama girişimi?

Çağaptay: Amerika’da cumhurbaşkanlığı seçimleri için kampanya döneminin başlama süresi önümüzdeki sene ocak ayında. Demek ki planın ömrü bir sene. Bush’un bir senesi var Irak’ta ve özellikle Irak’ın başkenti Bağdat’ta istikrarı sağlamak için. Bence plan Bush’un istediği gibi Irak’ta istikrarı getirme gibisinden bir sonuç ortaya çıkarmayacak. Başarısız olacak. Neden? Planın iki payandası var. Birincisi, Irak’a daha fazla Amerikan askerleri yollama. Bunu yapıyorlar. Çok güzel, belki de bu istikrar bir miktar katkıda bulunacak. Ama ikinci bir payanda var ki o da Irak’taki milis kuvvetlerinin yani Şii milislerine, Kürt peşmergelerine, Sünni milislerin, bunların kontrol ettiği değişik bakanlıkların, bunların elinde bulunan değişik silahlı kuvvetlerin bir Irak ordusu, Irak polisi altında birleştirilmesi ve bu payandanın yollanacak yeni Amerikan Kuvvetleri’ne destek olması. İşte o payanda eksik, o payanda çalışmıyor. Çünkü Irak’ta artık ne Şiilerin ne Sünnilerin, ne Kürtlerin Irak’ın çıkarları için çalışma gibi bir vizyonları yok. Hepsi kendi etnik, dini gruplarının çıkarları için çalışıyorlar. Aslında bir iç savaş sürecinin başındayız. Bunu tespit etmek lazım Türkiye’den. Belki de Irak stratejisi şu anda şöyle olmalı: "Irak’ta bir iç savaş çıkacak, Türkiye ne yapmalı" sorusuna bir cevap vermeli.

Çongar: Evet, ya da "İç savaş, en azından düşük yoğunluklu olarak şu haliyle başladı" diyenler de var Washington’da.

Çağaptay: Tabii. Sıkıntı şu Irak’ta: Dünyanın hiç bir yerinde yok ki, bu ülkede birden fazla ordu olsun. Irak’ta şu anda beş, altı, yedi, sekiz tane ordu var. Şiilerin birkaç tane ordusu var. Kürtlerin birkaç tane ordusu var. Sünnilerin birkaç tane mini ordusu var. Demek ki bu iş yürümeyecek. Irak’ta bu iş tek ordulu sisteme dönemeyecek hiçbir zaman artık.

Çongar: Orada birşey hatırlatmak istiyorum. Aslında ilginçtir, bu plana karşı olan Amerikalı senatör, Demokrat senatör Hillary Clinton, muhtemelen 2008’de de Demokratların başkan adayı olma ihtimali en yüksek olanlardan biri, Irak’ı ziyaret etti, geri döndü ve hafta içinde bir basın toplantısı yaptı. Önümüzdeki günlerde bir karar tasarısı sunacak ve burada "Tamam, Bush’un planına destek vermiyorum. Ama hem de, Irak hükümetini belli şeyleri, belli zamanda yapmaya zorunlu tutalım, bunu yapmadığı anda da gerekirse Kongre’nin bütünü olarak Başkan Bush’tan savaş etkisini geri alalım" diyor. Zorunlu tutacağı, Irak hükümetinin zorunlu tutulmasını istediği şeylerin başında da milislerin silahsızlandırılması geliyor. Yani Amerika’da, Demokratlar olsun, başka eleştirel çevreler olsun, aslında bu zayıflığın farkındalar, bunun belki de başarılmasının imkansız olduğunun farkındalar.

Taşpınar: Ama bir niyet eksikliği varmış gibi davranıyorlar. Sanki sorun yapısal değilmiş gibi. Sorun yapısal halbuki. Yani Maliki istese bile, belirli şeyleri yapamayacak durumda. Yani Soner’in dediği gibi, ortada bir sekteryen milisler var ve sanki Amerika zannediyor ki, Maliki birazcık daha zorlasa yapabilir bunu. Zamanında Arafat’a da aynı şeyi söylüyorlardı. Arafat birazcık daha zorlasa terörizmin önüne geçebilirdi, halbuki ortada çok ciddi devletsizlikten kaynaklanan, devletin olmayışından kaynaklanan daha derin sorunlar var.

Çongar: Peki, dönüşü olmayan noktada mı Irak o açıdan sence?

Taşpınar: O açıdan ben de katılıyorum Soner’e bir iç savaş kaçınılmaz gibi geliyor bana. İç savaştan sonra…

Çongar: Ancak o iç savaşın sonunda belki de bir yeniden…

Taşpınar: Amerika da bir iç savaş sonrası bir devlet kuruldu. Türkiye’de de öyle. Yani iç savaşsız bir devlet kolay kolay kurulmuyor.

Çongar: Türkiye’de tam öyle değil. Türkiye’de bir Kurtuluş Savaşı'nın da sonucunda kuruldu ama…

Çağaptay: …ama şunu söylemek mümkün, Irak’ta bir iç savaş başladı. İç savaş başladığı için Irak’taki Kürtler, Şiiler, Sünniler ellerindeki milis kuvvetlerini tabii ki dağıtmayacaklar. Dolayısıyla milis kuvvetlerini ancak daha kuvvetlendirecekler ve şu anda gördüğümüzden daha ciddi yoğunlukta bir çatışma yaşayacağız ne yazık ki.

Çongar: Peki sizler, dolayısıyla, bu planın, en azından bu çerçevede, başarısına fazla şans vermiyorsunuz. Abdullah, peki sence başarının tanımı nedir? Yani Bush, şu anda kafasında, hangi noktada planın başarılı olduğunu söyleyebileceğini düşünüyor?

Akyüz: Çeşitli aslında şeyler, mihenk noktaları konmuş durumda. Bunlar belki çok açık bir şekilde, belli tarihler de verilerek belirlenmemiş, ama tabii burada en önemli şeylerden bir tanesi Iraklıların burada yetkiyi ve sorumluluğu alıp istikrarı sağlamada, bu şeyler arasındaki, çeşitli gruplar arasındaki, milisler arasındaki çatışmaları engelleyecek bir konuma gelebilmeleri. Yani bunun…

Çongar: Evet. Bir tür "iktidar paylaşımı anlaşması" lazım.

Akyüz: Evet, anlaşması lazım ve de bunun da bir başarıya da ulaştırılması lazım, şiddetin azalması anlamında. Ölümlerin ve saldırıların azalması anlamında. Sonra Irak Anayasası’nda Sünnileri biraz daha rahatlatacak değişimlerin yapılması var. Petrol gelirlerinin paylaşımı ile ilgili Petrol Yasası'nda bir değişim var ki, ona ilişkin dün bir açıklama geldi. Önümüzdeki hafta belki bir taslak, Meclis’e sunulacak. Bunun dışında şey var, El Sadr’a yönelik olarak yine yapılacak şeyin başarıya ulaşması var. Yani bir takım başarı noktaları var. Fakat bunları kim ölçecek? Nasıl ölçecek? Ve bu başarı, ne zaman gelirse başarı olacak? Bunlar ortada net olarak belirlenmiş değil.

Çongar: Evet, şimdi…

Çağaptay: Daha kolay tanımını yapacağım başarının. Belki de şunu söyleyebiliriz. "Amerikan askerlerinin ölmediği bir Irak’ta, terörist saldırılarının hergün olmadığı bir Bağdat görecek miyiz?" Başarı bu. Bunu her halde göremeyeceğiz.

Akyüz: Dışarıdan bakanlar açısından da, haklısın, tek gösterge oradaki günlük ölü sayısı.

Çongar: Evet… ölü sayısının düşmesi olacak. Peki başarının tanımını böyle yapıyorsunuz sizler. Bir de başarısızlığın tanımı var. İşte, hem bu planın sahibi Başkan Bush, hem de baş savunucusu Senatör John McCain, bakın geçenlerde, başarısızlık durumunda ya da bu planın alternatifini savunanların aslında nasıl bir tablo ortaya koyduklarını, nasıl bir felaket senaryosunun mümkün olduğunu nasıl anlattılar:

George W. Bush: (teyp) “Eğer Irak’taki hükümet çökerse, farklı mezheplerin kendi kurtarılmış bölgeleri oluşursa ve şiddet sürerse, bu durum Şii mahallelerine gelmesi için İran’a, Sünni mahallelerine girmesi için aşırılık yanlısı Sünnilere davetiye çıkartır; Kürt ayrılılıkçı hareketlerini de davet eder. Bütün bunlar, ılımlı insanlar ve çevredeki ılımlı hükümetler için bir tehdittir. Sonuçta, burada, Amerika’da saldırılar yaşanmasına yol açacak koşullar oluşabilir.”

John McCain: (teyp) “Planın muhalifleri, çekilirsek bizi bekleyen seçeneğin ne olduğunu da Amerikan halkına anlatmak zorunda. Seçenek nedir? Artan İran nüfuzu, Suudilerin Sünnileri desteklemek zorunda kalacak olması, Kürtlerin Türkiye ile çok daha fazla sorun yaşaması şeklinde kendisini gösterecek bir felakettir.”

Çongar: …Sünnilerle Şiilerin çatışması yoğunlaşır. Kürt-Türk sürtüşmesi olabilir ve üstelik Suudiler Sünnilerin yanında Irak’a girebilir. Sence başarısızlığın Amerika açısından, ama özellikle de bölge açısından sonuçları bunlar mı olabilir?

Taşpınar: Abdullah, programın başında doğru olarak, Vietnam paraleli kurdu. Amerika Vietnam’da savaşırken bir domino teorisi vardı ortada. "Vietnam düşerse, komünist olursa bütün bölge komünist olacak; Kore düşecek; Japonya düşecek" diye. Doğru değildi bu, çünkü Vietnam hareketi milliyetçi bir hareketti. Bugün gerçekten bir domino teorisi var ortada. Irak düştüğü anda, sivil savaşa girdiği anda Suudilerin, İran’ın, Türkiye’nin kuzeyden girmesi ki, bu artık Amerika’da sık sık gündeme gelmeye başladı. Yani, Türkiye de sanki bölgede problemli bir ülke, problemin bir parçası. Çözümün değil…

Çongar: Sık sık gündeme gelmesinin de ötesinde, biliyorsun Dışişleri Bakanı Rice, Savunma Bakanı Gates bizzat Kongre’nin komitelerinde bunu söyledi.


Taşpınar: Evet, evet tabii..

Çongar:… yani en üst düzeyde tereddüt var ya da bu kaygı var Amerika’da.

Taşpınar: Irak iç savaşı olmakla kalmayacak, bölgesel bir iç savaş haline gelecek. Artı Amerika’nın gözünde şu anda ortaya çıkan şey, Sünni egemenliği yıkıldı Irak’ta ve Şii egemenliği çıkıyor ve dolayısıyla İran’ın bölgedeki nüfuzu son derece artıyor. Yani bu negatif senaryolar, iç savaş ötesi ciddi bölgesel, kitlesel bir savaş ve İran’ın çok daha güçlendiği, nükleere doğru gittiği bir ortam, İsrail’in bir delilik yapıp İran’a saldırabileceği bir ortam. Bütün bunlar tabii, kabus senaryoları.

Çongar: Evet. Peki…

Çağaptay: Şunu sağladı savaş belki bölgede, yani yeni bir Ortadoğu ortaya çıktı ve Ortadoğu’da da İran için bir futbol sahası var,0 Amerika’yla maç yapacağı… Ama kendi evinde olmadan, o zararları karşılamadan, başka bir futbol sahasında, yani deplasmanda Amerika’yla maç yapacağı bir futbol sahası ortaya çıktı ve İran bunu çok iyi kullanıyor. Özellikle Amerika’nın kendisine karşı girişimlerini de, Irak üzerinden Amerika’nın canını yakarak engellemeye çalışacak ya da cezasının karşılığını verecek bence.

Çongar: Peki Soner, senin az önce süre verdiğin gibi diyelim ki, bir yılın sonunda, 2007’nin sonunda bu planın da tutmadığı ve Bağdat’ta hala çok fazla kan döküldüğü ortada ve Bush yeni birşey söylemek zorunda. O zaman, sence Abdullah, ne yapacak? "Tümden çekiliyoruz" mu diyecek? Kısmi bir çekilme mi olacak? Irak’ta üsler mi kuracak?

Akyüz: Bence tümden bir çekilme hiçbir zaman olmayacak. Başkan Bush’un şu ana kadar gördüğümüz davranışı, olaya bakışı bunu bence bir seçenek olmaktan çıkarıyor. Ben hatta bir yıllık geçerlilik süresinin bile olamayabileceğini, iki yıla çıkabileceğini de düşünüyorum. Yani beklentilerin aksine Meclis’ten gelen, Demokrat Partisi’nden gelen, bu başkan kafasında doğru bildiği yolla gidiyor. Dolayısıyla, en fazla kısmi çekilme olabilir. Mutlaka belli yerlerde üsler de oluşturarak, zaten belli yerlerde bunun adımları atılıyor Kürt bölgesinde örneğin, kesinlikle sınırları kontrol edecek bir Amerikan gücü kalacak. Bunun sayısı ne olur bilemiyorum. Kırk bin olabilir. Ama böyle birşey en fazla yapabileceği şey diye düşünüyorum Bush’un.

Çongar: Evet. Tabii, belki Irak Kürdistanı'nda da, kuzeyde de, özellikle sürekli Amerikan varlığı gündeme gelebilir. Amerikan birlikleri hatta belki üs de istiyorlar. …

Akyüz: Evet, Kürtler de bunu zaten istiyorlar.

Çongar: Şimdi, Bush’un 10 Ocak konuşmasında Kerkük’ten hiç bahsetmemesi, ilgili planda Kerkük’ün adının geçmemesi, tabii başta Türkiye’de çok tepki çekti. Oysa biliyoruz ki, Kerkük hem Irak için hem bölge için patlamaya hazır, patlamaya aday olan yerlerden biri ve işte Türkiye Büyük Millet Meclisi de salı günkü oturumda muhtemelen, kapalı oturumda, Kerkük’ü ayrıntılı olarak tartışacak. Bakın ben, şimdi size hatırlatmak istiyorum, son günlerde değişik çevrelerden Kerkük konusunda hangi açıklamalar geldi. Önce Birleşmiş Milletler’in bir Irak raporu vardı geçen hafta yayınlanan… Diyor ki: (ekrandan okuyarak) “Türkmenler ve Araplar, artan biçimde tehdit ediliyor, sindiriliyor ve gözaltına alınıyorlar. Bu, daha ziyade Kürt Bölgesel Yönetimi’ne ait ve Kürt istihbarat ve güvenlik güçlerinin denetimindeki yerlerde yaşanıyor. Bu tür ihlaller, Kerkük’te önümüzdeki aylarda patlak verecek bir krizin habercisi olabilir.”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın sözleri: (ekrandan okuyarak) “Irak’ta Saddam’ın idamı ve Kerkük’te bir referandum ihtimaline tevessül edilmesi çok tehlikeli gelişmeler yaratabilir. Kerkük’teki gelişmelere bakınca demografinin değiştirilmesi gayretine seyirci kalamayız. Bu değişiklikten sonra referandum doğru olmaz. Bunlara seyirci kalınamaz.”

Ve Irak Kürdistan Demokrat Partisi’nin Dış İlişkiler Sekreteri Safin Dizai’nin, Vatan gazetesine verdiği mülakattan bir bölüm: (ekrandan okuyarak) “Kerkük Irak’ın bir meselesidir ve Basra’dan Zaho’ya kadar herkes Kerkük meselesi hakkında konuşabilir. Erdoğan’ın sözleri bir düşüncedir, ama müdahale anlamı taşıyorsa, işte o zaman bir tehdittir. Türkiye önemli bir komşumuz. Irak halkının geleceği için bazı şeyler söyleyebilir. Ama bir fiiliyattan söz ediliyorsa, biz bunu tehdit kabul ederiz” demişti…

Ve Amerika’nın Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’nun açıklaması: (ekrandan okuyarak) “Bizce, Kerkük’ün geleceği bölgenin istikrarını güçlendirecek biçimde şekillenmeli. Kerkük’ün geleceği Irak halkının karar vermesi gereken bir konudur. ABD, Türkiye ve diğer ülkelerin Kerkük’e ilişkin fikirleri olabilir, ama sonunda kararı verecek olan Irak’ın kendisidir.”

Evet, Bush yönetimi, Soner sence niye referandumun ertelenmesi yönündeki önerileri benimsemiyor?

Çağaptay: Aslında Bush, Kerkük konusunda bazı şeyler söyledi. Kerkük kelimesini telaffuz etmese bile, ne dedi? "Irak’ın petrol gelirlerinin adilane dağılımı için bir anlaşma yapalım" dedi. Burada Bush’un aklında olan tek konu, tek şey Kerkük’tü, çünkü şu anda petrol gelirlerinin dağıtımının adilane olmadığı tek yer Kerkük. Daha doğrusu, burada Kürtlerin gerçekleştirmek istedikleri bir senaryo var. O da neydi? Şehirde bir nüfus mühendisliği projesiyle, yani bir Türkmen ve Arap nüfusu sürdürülerek, bunların yerine Kerkük’e, daha önce Kerkük’te yaşamamış Kürtlerin dahil olduğu, ciddi bir Kürt nüfusu getirerek şehrin çoğunluğunu Kürtlerden oluşan bir şehir haline dönüştürüp ve bu sene içinde yapılması planlanan referandumda da, böylece bir oldu bittiyle Kerkük’ün bir Kuzey Irak’taki Kürt bölgesine katılma projesi. İşte bu projenin arkasındaki en büyük sıkıntı, Kerkük’teki petrol gelirlerine Kürtlerin münhasıran sahip olmak istemesi ki bu ciddi bir petrol bölgesi. Bu konuda değişik analizler, var ama şunu biliyoruz; Kerkük’teki petrol rezervleri en azından İngiltere’nin petrol rezervleri kadar ki, İngiltere Avrupa’nın en büyük petrol üreticisi. Ve kimi analizlere gore, en azından Libya petrol rezervleri kadar. Libya dünyanın en büyük dokuzuncu petrol üreticisi. Yani Kerkük’ün sahibi Singapur kadar zengin bir devlet olabilir.

Çongar: Evet, sana katılıyorum. Açıkcası bu söylediklerini, ben Amerikalı yetkililerden de son bir hafta içinde işittim. "Eğer o petrol yasası çıkarsa, istediğimiz gibi çıkarsa Kerkük aslında sorun olmaz" diyorlar ama… Ömer’e döneceğim. Ömer, sence Türkiye’nin Kerkük duyarlılığı sadece petrol yasası noktasında mı? Bak, geçen hafta perşembe günü Meclis'teki oturumda ANAP Grup Başkanvekili Süleyman Sarıbaş Abdullah Gül’ü, Dışişleri Bakanı’nı eleştirerek ne diyor: “Kerkük Türk’tür. 'Kerkük’ün Türk şehri olma tezinden asla vazgeçemeyiz.' Bunu diyebiliyor musunuz? Söyleyin, alnınızdan öpeyim.”

Taşpınar: Kerkük, maalesef Türk iç politikasında Kıbrıslaşıyor galiba yavaş yavaş. Yani iç politikada malzeme olmaya başladı. Seçim dönemine girdik. İç politikada kim Kerkük konusunda daha fazla "Türk’tür" diye bağırırsa, o kazanacak gibi bir hava çıkıyor ortaya. Şimdi Amerikalılar açısından düşünün. Kendinizi Amerika’da bir stratejist olarak düşünün. Kerkük ve Kuzey Irak, Irak’ın göreceli olarak en emniyetli, en sakin bölgeleri. Tabii ki Başkan Bush, Amerikan halkına konuşurken bu konudan fazla bahsetmeyecek. Herkes Anbar Bölgesi’nde, iç bölgede, Sünni üçgende, Bağdat’ta, Basra’da ne olacağını merak ediyor. Türkiye ise haklı olarak, ateş düştüğü yeri yakar, Kerkük’e odaklanmış durumda. Bence yapıcı bir politika izleyeceksek şunu söyleyebiliriz; "Kerkük’te referandum yapılacaktır, bunun fazla bir alternatifi yok, ama bari Kerkük’le ilgili referandumu bütün Irak yapsın. Irak halkı oy kullansın." Sadece Kerkük’teki demografik yapısı değişmiş şehir değil, Basra’da da kullansın, Bağdat’taki de kullansın, kuzeydekiler de kullansın. Bu, bir Irak sorunuysa, o zaman bütün Iraklılar sandığın başına geçsin, sadece Kerkük’teki Kürtler değil. O zaman tabii ki, Kerkük Kürtlerin başkenti olarak çıkar. Türkiye’nin tezi, "Referandum tamam, ama bütün Irak" olmalı bence.

Çongar: Bu Kerkük konusunu konuşmaya devam edeceğiz. Tabii, Kerkük meselesi Türkiye’de bir anlamda sınır ötesi operasyonla da iç içe geçti. Adeta "Türkiye bu referandumu durdurmak için, önlemek için, sınır ötesine kadar, Kerkük’e kadar asker gönderecekmiş" diyenler var. Bunları tartışacağız. Tabii, sınır ötesi operasyonun PKK boyutu da çok önemli. Ama şimdi kısa bir reklam aramız var. Sevgili izleyiciler, lütfen bizden ayrılmayın.

-----

Çongar: Washington’dan tekrar merhaba. Sohbetimizi Türkiye’nin Irak’a sınır ötesi operasyonu olasılığını konuşarak sürdüreceğiz. Evet, arkadaşlar, biliyorsunuz, Türkiye’nin Irak’a operasyon yapabileceği düzenli aralıklarla gündeme geliyor. En son geçen ağustosta, bu olasılık ciddi bir biçimde belirmişti, hatta ondan sonra işte, PKK ateşkes ilan ettiğini duyurdu. Yine Bush yönetimi, onun üzerine bir özel temsilci atadı; bir emekli generali, Ralston’ı görevlendirdi. Şimdi sınır ötesi operasyon bir kez daha gündemde. Bakın, bu konuda geçenlerde üç ayrı kalem neler yazdı:

Mustafa Ünal, Zaman’da 10 Ocak’ta şöyle yazıyordu: “Erdoğan'ın, gerek Kerkük gerekse Kuzey Irak'la ilgili sert sözleri yeni değil. Bilinçli ve planlı bir çıkış… Askerî operasyon da seçeneklerden biri… İçeride cumhurbaşkanlığı seçiminin harareti artarken dışarıda eşzamanlı olarak Irak gerilimi tırmanıyor.”

Enis Berberoğlu, Hürriyet’te yazdı 16 Ocak’ta. “Ankara’dan ‘sınır ötesi’ sinyali alındı. ABD, Türkiye’nin haklı öfkesini Irak ve Kürt yönetimine karşı kullanabilir. Eğer olursa sınır ötesi için uygun zaman nedir? Tabii ki, bahar ayları ve tercihen cumhurbaşkanlığı seçimi sonrası. Erdoğan’ın başkomutan sıfatıyla ilk icraatı bu olabilir mi?”

Ve Mehmet Ali Birand’ın Posta’daki yazısından, “Başta askerler olmak üzere, Dışişleri ve Başbakan, askeri bir harekatın faturasını biliyorlar. PKK’ya göz dağı vermek için Kandil’i vurmakla işin bitmeyeceği, belki daha da karmaşıklaşacağının farkındalar. Sorumsuzca estirilen savaş rüzgarları, Ankara’daki sorumlu çevreler tarafından paylaşılmıyor.”

Ömer, PKK’ya karşı sınır ötesi operasyon diyelim ki oldu. Sence sonuç alabilir mi?

Taşpınar: Vallahi, 90’lı yıllara bakalım. 90’lı yıllar boyunca Türkiye Kuzey Irak’ı arka bahçesi gibi kullanıyordu. Giriyordu sürekli. Sonuç alabiliyor muyduk? Son derece orada kalarak ve oldukça yoğun, sürekli operasyonlarla belki de askeri, belirli stratejiler yerine getiriliyordu ama kolay değildi bu. Böyle kısa bir operasyon bir haftada yapılacak, fazla asker sokmadan kozmetik birşey ile sonuç almak mümkün değil. O yüzden mutlaka komplikasyonlar çıkacaktır. Mutlaka çıkabilir ve sonuç alamayacağımız gibi askeri açıdan, bunun bedelleri başta Avrupa Birliği ile hemen ortaya çıkacaktır. Avrupa Birliği zaten bir özür arıyor Türkiye’ye "hayır" diyebilmek için, bütünüyle görüşmeleri durdurmak için. Girdiğimiz anda, Avrupa Birliği ile ilişkiler kapanır. Amerika ile bunu senkronize bir şekilde yapmazsak, Amerika’yla ciddi sorunlar yaşarız. Bundan bir ülke fayda sağlar o da İran.

Çongar: "Senkronize" dedin. Hemen Soner’e sorayım. Sence Soner, Amerika’nın böyle bir operasyona yeşil ışık yakacağı koşullar var mı:?

Çağaptay: Amerika, Türkiye’nin sınır ötesi harekat planlarına her zaman Türkiye’nin kendi egemenlik hakkı olarak bakıyor ve bunun planlar dahilinde olduğunu düşünüyor. Sınır ötesi harekat ihtimali bence her zaman var, özellikle Kerkük meselesi ile beraber, PKK varlığı ile beraber, Kuzey Irak’ın dindiği bir dönemde ne olabilir? İşte karların erimeye başladığı, ama ağaçların yeşermesinden önceki dönemde, yani hem askerlerin arazide rahat hareket edebileceği, hem de PKK üyesi teröristleri saklanmak için arazide uygun koşulları bulamayacak bir dönemde, bu konuda Türkiye’de çok ciddi bir baskı oluşacak. Ben Ömer’e, bu konuda katılmıyorum. PKK konusunda mücadelede 90’lara baktığımızda şunları görüyoruz; çok büyük bedeli olsa dahi, 90’ların başında PKK özgüveni gelişmiş, işte Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde kurtarılmış bölgeler ilan edebilecek kadar cüretkar bir örgütken, 90’ların sonunda ateşkes ilan etti tek yanlı olarak. Neden ilan etti? Çünkü beli kırıldı. Neden beli kırıldı? Çünkü Türkiye’nin kararlı sınır ötesi harekatları sonucunda. Bir sınır ötesi harekat bunu yok etmeyecek ama örgütün eylem kapasitesinin belini kıracak biçimde, ciddi olarak dumhura uğratacak ve 1990’larda olduğu gibi özellikle PKK elebaşlarının elimine edilmesi süreci, Karayılan ve diğerlerinin elimine edilmesi süreci başlarsa örgütün beyin kadrosu büyük yara aldığı için örgüt ortadan yok olmasa bile felç olacak. Ve işte, bu da işte Türkiye için bir rahatlama alanı sağlayacak. AB ve içerisinde ise şu var; çok önemli değil bence. Çünkü Türkiye’nin AB süreci zaten Amerika’nın, Avrupa Birliği'nin çok ciddiye aldığı bir süreç değil. Keşke olsaydı da Türkiye bu konuda hareket yapmaktan çekinseydi. Olmadığı için bence Türkiye’nin bu konuda eli çok rahat Avrupa Birliği’nin sayesinde.

Çongar: Evet, doğrusu Amerikan yönetimi böyle bakmıyor Soner. Senin görüşlerine değer veriyorum, ancak Amerikan yönetimi, hem Avrupa Birliği sürecinin aksayabileceğini düşünüyor benim konuştuğum kadarıyla, hem de bu sınır ötesi operasyona genelde karşı. "Egemenlik hakkı" çerçevesinde tanımakla beraber dediğin gibi. Abdullah, sana sorayım; demin Soner dedi ki, "hem Kerkük hem PKK…" Şimdi benim yine gözlediğim buradaki yönetimde bile, çok ciddi ayrım yapıyorlar bu konuda. Yani "PKK konusunda, tamam senin hakkın olabilir müdahale etmek. Ama 'Kerkük' deyince, dur bakalım. Kerkük Irak’ın şehri, Kerkük Irak’ın iç işidir. Size ne oluyor?” Tıpkı Iraklılar’ın “Biz de, Diyarbakır’ın geleceğini konuşmaya başlarız,” dedikleri gibi. Senin izlenimin ne? Yani "Amerika böylesi bir sınır ötesi operasyonu bir kere kabul edebilir mi?" diye aynı soruyu yöneltmek istiyorum; ikincisi, Kerkük ile bağlantılandırıldığı durumda Amerika’nın tepkisi ne olur?

Akyüz: Aslında burada sapla samanı birbirinden ayırmamız gerekiyor. Çünkü Türkiye ortamında son günlerde sınır ötesi operasyon, Kerkük bağlamında da dile getirilir oldu. Bence bu, Bush’un Irak’a savaş açmaısndan daha vahim ve girişi olan, çıkışı olmayan bir şey olur. Bir meşruiyeti yok, bir dayanağı yok ama bir iç politika malzemesi olarak kullanılabilir. Amerika’yla PKK amaçlı sınır ötesi operasyon için bir pazarlık taktiği olarak kullanılabilir. Ama bu bir yandan da, Türkiye’de iç kamuoyunda çok olumsuz, hiçbir zaman hayata geçirilemeyecek beklentilere yol açıyor. O nedenle de çok büyük sakıncaları var.

Çongar: Aslında o noktada.. sözünü unutma… debin benim gazetelerden okuduğum üç kupürde, Ünal, Berberoğlu, Birand, üçü de, cumhurbaşkanlığı seçimi, seçim dönemi ve hep iç politika çerçevesinde Kerkük'ten bahsediyorlardı.

Akyüz: Bence zaten iç politika tarafı çok ağırlıklı. Fakat belki bir parça da dış politikada el güçlendirme boyutu da var. Ama bunun realize olması da, o kadar imkansız bir şey ki, bu nedenle de bunun, yeterince tartışıldı ama… PKK konusundaki şey, sınır ötesi operasyon çok daha, benim izlenimim buradaki temaslarımdan, çok daha Türkiye’nin yapabileceği şey olarak algılanıyor. Zaten geçmişte de yaptığı için. Fakat burada da tabii ki bu, şu anda Amerika’nın istediği, kolay kolay yeşil ışık yakacağı birşey değil. Ben o anlamda, sana katılıyorum. Fakat eğer önümüzdeki baharda PKK tekrar saldırılara başlar ve bu, buradan kaynaklandığı tesbit edilmiş bu ekibin, bu saldırıyı, önemli bir saldırıyı gerçekleştirdiği ortaya çıkarsa, diğer başka şeyler de konjonktürde bir araya gelirse belki böyle bir operasyona Amerika’nın bile, bir yeşil ışık yakacağı bir ortama girebiliriz. Ama Kerkük bağlamında böyle bir şeyin gündeme gelmesi söz konusu olamaz.

Çongar: Soner sana döneceğim, yalnız PKK konusunda Amerika’nın, biliyorsunuz taahütleri hiç bitmiyor. Bakın geçenlerde Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, hem de Bush’un yeni Irak planını anlatırken PKK’ya nasıl değindi:

Condoleezza Rice: (teyp) “Irak konusundaki bölgesel diplomasimizin birçok bileşeni var. Bunlardan biri, Irak’ın kuzey komşusu Türkiye’yi ilgilendiriyor. Başkan Bush ve ben, Kürt İşçi Partisi’nin terörizmine ilişkin kaygılarla ilgili olarak, Irak ve Türkiye ile birlikte çaba göstermesi için emekli General Joe Ralston’ı devreye soktuk. Bu çabalar, gerilimin azalmasına yardımcı oldu, ancak müttefikimiz Türkiye’yi terörist saldırılardan korumak için daha fazlasını da yapacağız.”

Çongar: Evet, sen Soner sınır ötesi operasyon konusunda bir şey söylüyordun…

Çağaptay: Abdullah’a ben, en son söyledikleri konusunda katılıyorum çünkü bizim bütün bu söylediklerimiz, yani Amerika bir sınır ötesi harekatı nasıl bakar, olumlu bakar mı bakmaz mı sorusu hep şunun üstüne kurulu: Irak adlı bir devletin devamlılığı ve varlığı üstüne kurulu. Bu devlet ortadan kalkmaya başladığı zaman, iç savaşın genişlemesi sonucu, önümüzdeki sene Türkiye’nin eli çok daha rahatlayacak operasyon imkanları fazlalaşacak. Çünkü Irak diye bir devlet olmadığı için, o devletin sınırları içerisinde bulunup Türkiye’ye saldırılarda bulunan bir terör örgütüne karşı Türkiye’nin egemenliğini kullanma hakkı çok daha rahat bir biçimde inşa edilecek ve buna karşı Amerika’nın tavrı da belki daha yumuşak hale dönüşecek. Demek ki Irak’ın dağılma süreci, aslında Türkiye’nin bu konuda yeni senaryolar üretmesi de gerekiyor. Hep tartışması gereken soru bu Türkiye’nin 2007’de. Irak’ta iç savaş var. Biz ne yapacağız?

Çongar: Ama tabii, bu yine de uzun vadeli birşey. Yani Irak’ın egemen bir devlet olduğu söylemi, en azından önümüzdeki bir iki yıl devam edecek. Ömer, sana hem onu sormak istiyorum, bu Rice’ın vaatlerini… "Daha çok şey yapacağız, PKK konusunda" diyor. Bir de bunu, geçen hafta gerçekleşen Mahmur Kampı baskınıyla, oradaki aramayla birleştirirsen… Sence önümüzdeki dönemde hakikaten Amerika artık birşeyler yapmaya başlayacak mı?

Taşpınar: Şunu eklemek istiyorum hemen. Amerika’yı tartışıyoruz, Türkiye’yi tartışıyoruz. Tartışmadığımız Talabani ve Barzani. Bölgede bir Irak Kürt Federal Devleti var. Şimdi bunların ana planı da Kerkük. Kerkük PKK bağlantısını kuran Talabani ve Barzani. Bence kafalarında PKK’yı bir koz olarak kullanıyorlar. Kerkük’ü Kürt Federasyonu’nun başkenti ilan ettikten sonra, Türkiye’den gelebilecek tepki karşısında, Amerikalılara yeşil ışık yakabilirler Kandil Dağı'nda bir operasyon için. Veya kendi peşmergelerini kullanarak bir şey yapabilirler. Yani Kerkük-PKK bağlantısını, Talabani-Barzani böyle kuruyor. Bu nedenle zaten Talabani’yle, Cumhurbaşkanı da konuşmak istemiyor. Devlette Talabani’ye, Barzani’ye karşı bir reaksiyon var, çünkü bunlar Amerika’nın elini tutuyorlar. Amerika bence tamam çok fazla istekli değil bunu yapmakta, ama Kürtler kesinlikle bunu istemiyor, Iraklı Kürtler böyle birşeyin yapılmasını. Mahmur Kampı'na gelince son derece kozmetik birşey gibi gözüküyor. Yani Amerikalılar mahcubiyeti içinde hiçbir şey yapamıyor olmanın. Ve bir korku içinde. Şimdi Türkiye’nin de girecek olmasının… Kamuoyuna yönelik kozmetik bir şekilde işte, “Birşeyler yapıyoruz” demek için.

Çongar: Amerikan Dışişleri Müsteşarı Nicholas Burns Türkiye’deydi; dedi ki, "İşte bu Mahmur Kampı baskını, aslında kampın kapatılması yönündeki ilk adım." Şunu, tabii, hatırlatmak lazım, aslında bu Birleşmiş Milletler Kampı ve kampın kapatılması yönünde Birleşmiş Milletler’in kararı var. Aylardır, hatta yıllardır kapatılacağı söyleniyor. İlerleme sağlanamadı. Ama bir yandan da diyorlar ki, "Bakın işte baskın yaptık, aradık. Bir tek mermi bile bulamadık." Yani Türkiye’nin "Orada silahlı militanlar var" tezi aslında bir anlamda yalanlanmış oldu.

Taşpınar: Asılsız oldu…

Çongar: Asılsız…

Çağaptay: Ya da acaba Mahmur’a baskın yapılmadan önce bu gibi silahların, mermilerin saklaması için kim haber uçurdu?

Çongar: Haber aldılar… Evet, bu konuda da eminim, Ankara’nın kafasında soru işaretleri belirmiştir.

Çağaptay: Ömer’in söylediklerine katılıyorum orada. Talabani ve Barzani’nin kafasında mutlaka bir denge siyaseti var. Kerkük, PKK…

Taşpınar: Evet…

Çağaptay: …ve bu açıdan PKK’ya karşı bir destekleri var.

Taşpınar: Kesinlikle.

Çongar: Peki Abdullah, şimdi büyük bir operasyon konusunda Ömer’in dediğini anlıyorum. "Kürtler Amerika’nın elini tutuyorlar ciddi bir operasyon yapmasına karşı." Bunu çok iyi anlıyorum. Ama neden Amerika oradaki Iraklı Kürtleri ikna ederek veya kendi koalisyon güçlerini kullanarak bir iki PKK liderini, işte diyelim ki, Karayılan’ı, Bayık’ı, bir iki sembolik, ama orada tabii hem kontrol gücü olan, hem Türkiye’nin toplumsal psikolojisi açısından çok önem taşıyacak kişiyi yakalayıp teslim edilmesini sağlamıyor?

Akyüz: Şimdi aslında geçenlerde Amerikalıların, İran Konsolosluğu’nda Erbil’de yaptıkları ve de Kürtlerin karşı olduğu ve de rahatsızlıklarını hala ilettikleri konu bence bu bağlamda çok önemli. Yani bugüne kadar hep "Kürtleri rahatsız etmemesi" diyorduk bir neden olarak da. Tabii, PKK’ya baskınla İran Konsolosluğu’na baskın aynı şey değil. PKK onların daha içine nüfuz etmiş, işte aynı kökenden gelen insanlar. Başka boyutları var o işin. Ama yine de burada açık ki Amerika isterse yapar bunu; Kürtleri falan da dinlemez. Dolayısıyla burada bu konunun PKK’ya yönelik bir operasyonun Amerika’nın gündeminde olmadığı tespitini çok net yapıyoruz. Neden gündeminde değil? Bir, başı zaten büyük dertler içinde olduğu için gündeminde değil, veya Türkiye’yi cezalandırmak ve Türkiye’nin siyasetlerine fazla da kulak asmamak gibi bir nedenden dolayı şeyi var ve bu süreçte de belki, şu anda işte zaman kazanıyorlar. Ben biraz daha böyle net görmeye başladım şu anda.

Çongar: Evet, yani şu anda diyorsunuz, önümüzdeki günlerde, bu tür bir polisiye eylemi Amerika’dan beklememek lazım.

Akyüz: Ama belki de Türkiye’deki gelişmeler, Türkiye’nin tansyonunun yükseliyor olması, işte Başbakanı’nın demeçlerinin çok daha dozunun artması… Tamam, seçim, seçimler nedeniyle de oluşan bir hava da var; onun iskonto edilmesi gereken bir boyutu da var, ama Türkiye’de sabırların taştığına dair sinyaller de geliyor. Belki bunlar Türkiye’ye karşı, Türkiye için birşeyler yapmayı gündeme getirecek. Yani ben bu politika hiç değişmeyecek anlamında söylemiyorum. Şu an için diyorum, ama bu değişebilir.

Çongar: "Şu an için" diyorsun. Evet, aslında bütün bu konular, önümüzdeki günlerde Türk ve Amerikalı yetkililer arasında da en üst düzeyde konuşulacak. İşte şimdi kısa bir reklam arası veriyoruz, ama döndüğümüzde Washington’un beklediği üç Türk yetkilinin ziyaretinin olası gündem konularından bahsedeceğiz. Bizden ayrılmayın.

-----

Çongar: Merhaba, Burası Washington ve biz programımızın son dakikalarında Ankara’dan Washington’a gelecek üç önemli yetkilinin gündemini konuşacağız. Biliyorsunuz, önümüzdeki günlerde önce Savunma Bakanı Vecdi Gönül gelecek Washington’a, ocak sonunda. Daha sonra Abdullah Gül, iubat başında gelecek, Dışişleri Bakanı kendi muadili Rice’la görüşmek üzere. Ve daha sonra Genel Kurmay Başkanı, Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın uzun zamandır planlanan ziyareti var. Şimdi bu üç ziyarette de biliyoruz ki, PKK konusu konuşulacak. Muhtemelen Kerkük ve Irak çok geniş konuşulacak. Bir de Kongre’deki Ermeni tasarısı tabii ele alınacaktır. Senden başlayayım, Soner. Birincisi, bu konularda mesafe alınabilir mi? Mesafe alınabilir mi bu ziyaretlerde? Bir de sence Türk yetkililer nasıl bir yaklaşım sergilerlerse Amerikalılardan daha fazla karşılık görürler?

Çağaptay: Türkiye’nin tansyonunu gerecek iki konu var önümüzdeki günlerde. Birincisinden Ömer bahsetti, Abdullah da bassetti. PKK saldırıları. İkincisiyse Türkmen meselesi. Kerkük’te son dönemdeki hemen hemen bütün şehirdeki Türkmenler sürüldü. Kıbrıs’la Bulgaristan Türkmenleri’yle çok benzerlikler var bu arada ve bu konuların Türk halkını sokağa ne kadar çabuk çektiğini ve nasıl bir siyasetçiler üzerinde baskı oluşturduğunu biliyoruz. Özellikle Türkmenlerin, başına gelenlerin daha ciddi olarak basında yazılmaya başlmamasından sonra, ki bunun işaretlerini göreye başladık. İşte bu hassasiyetler Türkiye’de tansiyonu gerecek ve belki de bir müdahele için iç kamuoyunda baskı oluşturmaya başlayacak. Amerikalılar bunu ne kadar engelleyebilirler, orada emin değilim. Peki Türk siyasetçiler buradaki sıkıntıları nasıl dile getirebilirler? Türkiye’nin bence Irak siyaseti şu formül üzerinde yürümeli. Irak’ta Türkiye’nin Irak Savaşı’nın başından biri gösterdiği tavırlarından dolayı Amerikalıların bir tek müttefiği var, o da Iraklı Kürtler. İşte bundan dolayı Iraklı Kürtler herşeyi yapabiliyorlar. Kerkük’te nüfus mühendisliği yaptılar. Irak’ın petrol gelirlerinin adil dağıtımının aleyhine kimi yasalar da geçirdiler. Peşmerge, milis kuvvetlerini Irak’ın ordusunun içine sokarak bağımsız ordularını da tuttular. Aslında bir bakıma Irak’ın dağılma sürecine katkıda bulundular gerek Irak’ın hazinesinin, gerek askeri kuvvetlerinin biraraya toplanmasını engelleyerek. Türkiye bu denklemi kırabilirse, yani Amerika’yla Iraklı Kürtler arasındaki bu ittifakın perçinlenmesini engelleyebilirse bazı taleplerini Amerikalılara kabul ettirebilir. Onun için ne gibi argümanlar yapılmalı? Belki Abdullah’ın söylediği gibi, aslında Iraklı Kürtlerin Amerikalılara karşı çok da samimi ve dürüst olmadıkları, kendi ajandaları doğrultusunda bir Irak vizyonu geliştirmeye çalıştıkları, yani Amerikalılara birşey söylerken, “Biz demokratik bir Irak için çalışıyoruz,” derken içten içe kendi siyasetinden olan bağımsız bir Kürt devleti kurmak için bir zemin hazırlamaya çalıştıklarının, Türkiye tarafından maddi bir kanıtları Amerikalılara sunulursa kapalı kapılar ardındaki görüşmelerde, sanırım Amerikalıların gözünde bu denklem kırılacak.

Çongar: Tamam. Soner, sen diyorsunki "Kürtlerin aslında burada sorun yarattığına ilişkin olarak Amerikalıları, Türkler ikna etsin." Ömer, çok kısaca almak zorundayım; zamanımız sınırlı. Sence mümkün mü?

Taşpınar: Bence bu görüşmeler, bu üç başlıklı görüşmelerde İran konusu çok önemli yer alacak. Amerika’da benim görebildiğim kadarıyla, Türkiye’nin ve İran'ın, Kürtler meselesinde, Kuzey Irak meselesinde ortak hareket etmesinden korkuluyor. Şimdi İran olsanız en büyük korkunuz ne şu anda? Bir ekonomik yaptırım gelmesi. Avrupa Birliği’nden ve Amerika’dan. Türkiye bu ekonomik yaptırımın içinde olacak mı olmayacak mı? Bu soruyu merak ediyorlar. Bence Rice da bu soruyu soracak ve Türkiye’nin cevabı da belli değil. Eğer Birleşmiş Milletler’den eğer izin alamazsak bir şekilde bunun içinde olmayacak.

Çongar: Türk yetkililer "BM kararı olmazsa biz bunun içinde yokuz" diyorlar.

Taşpınar: "Yapmayacağız" diyorlar ama İran açısından korku bir şekilde… "Türkiye acaba Avrupa Birliği uğruna, Amerika ile iyi ilişkiler uğuruna bunun içine girer mi?" Bunun içine de girmemesini sağlamak için bir an evvel İran, Türkiye’nin Kuzey Irak’a saldırmasını istiyor ki, Avrupa Birliği ile ilişkiler kopsun, Amerika’yla kopsun.

Çongar: Tamam sen diyorsun ki İran da ön sırada. Başka bir şey sormak istiyorum Abdullah, bu ziyaretler ister istemez Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı ve seçim süreciyle ilişkili algılanacak. Sence Amerikalıların kafasında, cumhurbaşkanlığı sürecine ilişkin bir mesaj verme düşüncesi var mı?

Akyüz: Muhtemelen olacak bence. Ve bu mesaj da, olabildiğince bunun Türkiye’de istikrarı bozmayacak bir şekilde halledilmesi mesajı olacak. Biliyoruz ki, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına içeride yaratacağı istikrarsızlıklar nedeniyle çok da sıcak bakmıyorlar. Ama bunu da bir müdahale anlamında da hiçbir zaman dile getirmiyorlar. Ben bu anlamda bu mesajın tekrar, bir kere daha tekrarlanacağı bir ortam gibi görüyorum. Bir son şey olarak da, belki Türkiye’den gelenlerin Irak’a ilişkin genel olarak yapıcı bir tavır sergilemelerinin çok önemli olduğuna inanıyorum. Çünkü şu andaki Bush’un deminden biri eleştirdiğimiz politikası, aslında Türkiye’nin lehine bir durum şu anda bırakıp gitmeye gore. Dolayısıyla bu fırsat penceresinden belki de yararlanmak için yapıcı olmalı.

Çongar: Peki burada noktayı koyalım. Süremiz doldu. Hepinize çok teşekkür ediyorum. Ömer Taşpınar, Amerikan Ulusal Savunma Üniversitesi ve Brookings Enstitüsü’nden, Soner Çağaptay, Washington Enstitüsü’nden ve Abdullah Akyüz TÜSİAD’dan. Çok sağolun görüşleriniz için.

Ve sevgili izleyicilerimiz, sizlere de çok teşekkür ederiz . Bir daha ki program şubat ayında. O zaman buluştuğumuzda Ermeni tasarısını, Kongre gündemindeki Ermeni meselesini tartışacağız. Lütfen tekrar birlikte olalım, çok teşekkürler. Burası Washington, ben Yasemin Çongar.

BW 7 – ABD’nin yeni Irak stratejisinde Trkiyenin yeri ne olabilir?

Washington, D.C. / Yayın tarihi: 17 Aralık 2006


SUNAN:


YASEMİN ÇONGAR


KONUKLAR:


PINAR BİLGİN: WOODROW WILSON MERKEZİ


HENRİ J. BARKEY: LEHIGH ÜNİVERSİTESİ


ÖMER TAŞPINAR: BROOKINGS ENSTİTÜSÜ


Çongar: Amerika’dan hepinize merhaba. Burası Washington, ben Yasemin Çongar. Sevgili izleyiciler, 2006’nın bu son programında son derece kritik, yüklü bir gündemle karşınızdayız ve tartışacağımız konular arasında öncelikle Amerika’nın Irak’ta çıkış yolu arayışı var. Ama bununla yetinmeyeceğiz. Türkiye’nin zor bir dönemden geçen Avrupa Birliği macerasına bakacağız ve tabii, bütün bunların ortasında Ankara’da yaşanan devlet krizini tartışacağız. Bunu yaparken de, stüdyomuzda hem Türkiye’yi hem Amerika’yı yakından izleyen konuklar var.

Ben, Henri Barkey’den başlamak istiyorum. Henri Barkey, Lehigh Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı. Clinton döneminde Amerikan Dışişleri’nde siyaset planlamacısı olarak çalışmıştı. Ve özellikle, biz onu Türkiye’de, Kürt meselesi üzerine yazdıklarıyla tanıyoruz.

Pınar Bilgin programımıza ilk kez katılıyor. Bilkent Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi, ama 2006-2007 akademik yılını burada, Washington’da geçiriyor. Woodrow Wilson Merkezi’nde araştırmalarını sürdürüyor.

Ve Ömer Taşpınar, Burası Washington’un düzenli izleyicilerinin gayet iyi tanıdığı bir sima. Taşpınar, Brookings Enstitüsü’nde Türkiye Programı’nı yönetiyor ve Amerikan Savunma Üniversitesi’nde, ayrıca Johns Hopkins’e bağlı Uluslararası İlişkiler Okulu’nda ders veriyor. Hepiniz hoş geldiniz.

Şimdi bugün birlikte yanıt arayacağımız soruları ekrana da getirerek izleyicilerimize hatırlatmak istiyorum. Bunlardan birincisi, “Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni Irak stratejisinde Türkiye’nin yeri ne olacak?” İkincisi, “Bush yönetimi, Avrupa Birliği treninin tökezlemesine nasıl bakıyor?” Ve son olarak, “Ankara’daki devlet krizi, Washington’da nasıl değerlendiriliyor?”

Gelin isterseniz, Irak’tan başlayalım. Irak’ta bir strateji arayışı var, aslında bir çıkış yolu arayışı var diyebiliriz. Henüz netleşmedi; Başkan Bush muhtemelen yeni yaklaşımını 2007 başında açıklayacak. Böyle bekleniyor, ama önümüzde, 6 Aralık’ta yayınlanan bir rapor var. Irak Çalışma Grubu’nun uzun süredir beklenen raporu. Ve çeşitli öneriler yaptı; Bush yönetiminden de, başka çevrelerden de aslında tepki de aldı bu rapor. Pınar, seninle başlamak istiyorum. Raporu yazanlardan, daha doğrusu raporu yazan Baker-Hamilton Komisyonu’nun eş başkanlarından bir tanesi, Lee Hamilton, Woodrow Wilson Merkezi’nin başkanı. Sen orada çalışıyorsun, ayrıca bu raporla ilgili geniş bir analiz de yazdın ve burada aslında raporu beğendiğini de anlattın. Öncelikle onu söyler misin, neden beğendin raporu?

Bilgin: Raporu beğenmemin temel nedeni şimdiye kadar Amerikan yönetimlerinin benimsemekten kaçındığı bütüncül bir yaklaşım getirmeye çalışmasından ileri geliyor. Şimdiye kadar, Amerika Birleşik Devletleri yönetimleri hep meseleleri ayırırlardı. Petrol meselesi var, güvenlik meseleleri var, bir de Filistin-İsrail sorunu var. Bunları hep birbirini izole ederek çözmeye çalışırlardı. Şimdi bunlara daha bütüncül bir bakış açısı getirmeye çalıştığını raporun, görüyoruz. Bu bakımdan ben raporu beğendim. Uygulamaya konur mu konmaz mı, tabii, o ayrı birşey. Ama bunu bu şekilde ortaya koyması, zaten alınan tepkilerden de buna çok radikal bir değişiklik olduğunu ortaya çıkardı.

Çongar: Evet, orada Arap dünyası, Müslüman dünyası, Ortadoğu… bütün sorunlar iç içe…

Bilgin: Evet, sorunların içiçeliğinin vurgusu var raporda.

Çongar: Ama çözüm yollarına gelince, çok da galiba net değil. Bir de, biraz üslubunu konuşmak istiyorum, Henri; üslubunu, tonunu raporun. Aslında her demokraside kolay kolay olmayacak bir şey. Bush yönetiminin politikasını sonuçta son derece sert bir biçimde eleştiriyor; “başarısız” diye ilan ediyor. Bir, bu açıdan sert, ama bir de, galiba Irak halkına bakışında da çok yumuşak olduğu söylenemez.

Barkey: Tabii, bu aslında Başkan Bush için büyük bir darbe. Çünkü kendi partisinden ileri gelenlerden bir tanesinin ona çok sert bir şekilde rapor sunması onun için iyi bir şey değil. Fakat tabii, aslında bence en önemli nokta şu, ve milletin pek fazla dikkat etmediği şey, üslup meselesi. Irak’a gelince gerek Kürt olsun, gerek Şii olsun, bütün bu gruplar için sanki, Amerika demokrasiyi, federalizmi Irak’a götürmeye çalışan bu rapor tepeden inme; Iraklılar’a emir veriyor. “Siz şunları şunları yapacaksınız, siz şunları şunları yapmayacaksınız.” diyor.


Çongar: Yani egemen bir devlet olarak sonuçta kabul ettikleri, ilan ettikleri bir yere dikte ettiriyorlar…


Barkey: Tabii, ve demokratik ve egemen bir ülke olarak ilan ettikleri bir ülkeye emir veriyorlar. Ve bu bence Irak’ta ne Kürtler ne Şiiler tarafından, bilhassa Hakim’in grubu tarafından hiç iyi karşılanmadı…

Çongar: “Hakim’in grubu” derken Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi’nden bahsediyorsun.


Barkey: Bence bütün Şii gruplar arasında en deneyimli, en ciddi grup o ve en önemli grup o. Ve onların karşı çıkması bence bu rapor için çok kötü olacak ve Amerika için de çok kötü olacak.


Çongar: İlk sinyaller karşı çıktıkları yönünde. Bu, Irak parlamentosuna en büyük gruba sahip olan grup. Bedir Tugayları onlara bağlı.


Barkey: Tabii.


Çongar: Hakikaten, Irak’ın geleceğinde kesinlikle söz sahibi olacak bir grup bile, en azından tonu itibariyle, raporu şimdiden reddetmiş durumda. Bir de şimdi, raporun temel önerileri diye bakınca, bir tanesi işte bu savaşçı güçlerin, yani Amerikan askerleri içinde muharip misyonla orada olanların, 2008’in ilk çeyreğinde artık geri çekilmiş olması, ama eğitimcilerin kalması diye bir yaklaşım var. Ömer, sence bu gerçekçi mi? Yani 2008’in ilk çeyreğine gelindiğinde hakikaten Amerika artık orada herhangi bir savaş misyonu kalmadığını ilan edebilir mi?


Taşpınar: Bütünüyle, Irak’taki duruma bağlı olacak. Şu anda böyle bir yapay takvim ilan etmenin çok da anlamı yok. O nedenle de zaten rapor, bir bakıma “dağ fare doğurdu” şeklinde yorumlanabilir. Demokratlar seçimleri kazandıktan sonra öyle bir hava doğdu ki, sanki 2007 yılında, Amerika apar topar çıkacakmış gibi. Bu rapordan da böyle bir beklenti vardı. Amerikan halkının isteklerini dikkate alacak ve çok daha ciddi bir takvimle çıkacak diye. Rapor o açıdan gerçekçi, yani realist okulun izlerini taşıyor. “Belirli kriterler olmadan çıkmak zor,” diyor. 2008’i de bence son derece zor bir süreçten sonra kabul ettiler, çünkü bir takvim koymak şu anda çok mantıklı değil. Irak’taki duruma paralel olarak hareket edecek diyebiliriz. Kamuoyuna bakacak olursak tabii, Amerika’da insanlar bir an evvel çıkmak istiyorlar.


Çongar: Evet. Peki kamuoyu böyle derken, sürdürülebilir mi? Kamuoyuna rağmen askerler orada tutulabilir mi?


Taşpınar: İşte, demokrasiler kolay kolay dünyayı yönetemiyor; demokrasiler imparatorluk olamıyor, çünkü kamuoyu çok önemli, insan hayatı önemli. Amerikan askerleri öldükçe, Irak’ta durum böyle devam ettikçe kamuoyunun baskısı artacak. Ama bir bakıma da minimum asker tutmaları da gerekecek. Öyle apar topar bir ayrılma ben görmüyorum açıkçası. Fakat kademeli bir şekilde, duruma paralel olarak, belirli kriterler çerçevesinde ayrılma kaçınılmaz gözüküyor.


Çongar: İkinci önemli bir öneri, ABD’nin İran ve Suriye ile doğrudan konuşması önerisi. Sence bu gerçekçi mi, Bush yönetimi buna yanaşır mı Henri?


Barkey: Hem Bush yönetimi yanaşmaz, hem de bence Demokratlar da yanaşmaz. Bu sırf bence en gerçekçi olmayan yanı, bu raporun o kısmı. Niye? Çünkü İranlılar Amerika’yla ne konuşmak isteyecekler? Nükleer konuyu konuşmak isteyecekler. Nükleer konuyu… Zaten hem Baker, hem Hamilton, hem Bush yönetimi bunu konuşmak istemiyor. Orada taviz vermesi imkansız. Suriye ile ne konuşulacak? Suriye ile Lübnan konuşulacak. Orada da Amerika’nın taviz vermesi imkansız. Dolayısıyla bu raporun en büyük hatası yol haritası koymaması. Aslında ne yapabilirdi bu rapor? Şunu diyebilirdi, bakın İran ve Suriye ile konuşmamız lazım, ama şu anda konuşamayız çünkü Amerika’nın elinde pek fazla kart yok bazı kartları alması lazım. Ne yapması lazım? İşte Türkiye, Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır ve Kuveyt’le birleşip belli bir rota çizip, ondan sonra Suriye ve İran’la konuşması gerekiyor. Bunu yapmadan gidip İran’ın kapısını çalıp ya da Suriye’nin kapısını çalıp,“Biz konuşmak istiyoruz, bazı fikirlerimiz var. Gelin bizi dinleyin” demeleri tamamiyle gerçekçi olmayan bir yaklaşım.


Çongar: Pınar katılıyor musun? İran ve Suriye sence Irak’ın istikrarını isterler mi? Ya da ona ikna edilebilirler mi Amerika ya da başka birisi tarafından?


Bilgin: Ortadoğu öyle bir bölge haline geldi ki artık hiçkimse diğerinin istikrarını istemiyor. Ama bir diğer ülkede istikrar olmadan kendi içlerinde istikrar sağlayamıyorlar. Bunun bir çıkışının olması gerekiyor. Raporun bazı önerilerinin gerçekçi olmadığına ben de katılırım. Ama çok kötü bir başlangıç noktasındayız. Ne yaparsak yapalım buradan başlamamız gerekiyor. Başka bir yerden başlayamayız Birtakım adımların atılması gerekiyor. Bunun için de ben doğrusu konuşulması gerektiğini düşünenlerdenim. Bir diyaloğun başlaması gerektiğini düşünenlerdenim. Bölgenin fikri alınmadıkça, bu şiddet daha da fazla artacak ve savaş içinde devam ettikçe bu savaşın bir ekonomisi de oluşuyor. İnsanların hayat biçimine haline geliyor bu savaş. Dolayısıyla, Amerika Birleşik Devletleri’nin oradan çıkması da zorlaşıyor.


Çongar: Gidişata dur demenin de bir zorunluluk olduğu kesin. Şimdi bunu tartışmaya devam edeceğiz, ama ben biraz da bu raporda Türkiye konusunda neler deniliyordu, onu izleyicilerimize hatırlatmak istiyorum. Ekranımıza da getirebilirsek eğer, bu yeni Irak planında Türkiye’nin yerine bakmak istiyorum. Rapordan birkaç cümle okuyayım size:


“Irak’a yönelik Türk politikası, Türkiye’nin kendi iç istikrarı açısından varoluşsal bir tehdit saydığı Kürt milliyetçiliğinin caydırılmasına odaklanmıştır. … Türkiye, Kürdistan’ın bağımsızlığını ilan etmek için Kuzey Irak’a asker gönderebilir. … Türkiye, Irak’ın sınırlarındaki önemli br Sünni ülke olarak Irak’taki ulusal uzlaşma sürecinin desteklenmesinde bir partner olabilir.”


Bunun hemen ardından meslektaşımız, Washington’daki deneyimli gazetecilerden, programımızın ekibinde de yer alan Ruşen Çakır bir analiz yazdı. Bakın, ilginç saptamaları var:


“160 sayfalık raporda Türkiye ve Türklere 10, Türkmenlere ise 7 kez atıfta bulunulmuş. Buna karşılık İran 80, Suriye ise 57 kez geçiyor. Bunun anlamı çok açık. Bu raporun gözünde Irak sorununun çözümünün başrollerinde İran ve Suriye olacak; ‘bölgesel güç’ olma iddiasındaki Türkiye ise ‘figüran’ konumunda.”


Evet, katılır mısınız? Türkiye “figüran” mı, yani Türkiye doğrudan çözümün bir parçası olarak görülmeyen bir ülke mi Amerika tarafından?


Barkey: Şimdiye kadar doğru, şimdiye kadar görülmeyen bir ülke. Çünkü şimdiye kadar Türkiye ciddi bir yaklaşımda bulunmadı. Hep Türkiye’nin Amerika’dan istediği şu; PKK problemini çözün ve devamında Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasın. Aynı söylemi devamlı tekrarladı. Yeni bir öneride bulunmadı. Halbuki bence burada konuşulması gereken şey Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır gibi ülkelerle belli bir ortaklık kurmak. O zaman Türkiye’nin rolü yükselebilir. Şu anda Amerika’nın gördüğü bir başka yol var, o da Türkiye’nin, mesela Sayın Erdoğan geçen hafta İran ve Suriye’yi ziyaret etti, bu da Amerikalılar’ın gördüğü şey. Türkiye’nin Suriye ve İran’la aynı bir anlaşmaya girip sırf Kuzey Irak’ta bir Kürt devletinin oluşumunu önlemek için bir çeşit bir uğraşta bulunması. Bu, o zaman tabii, Türkiye’yi Amerika açısından dışlar. Halbuki başka yöntemler bulmak lazım, ben onu öneriyorum.


Çongar: Evet, tabii bir de bu “Sünni ülke”… yani işte sen de diyorsun ki “Suudi Arabistan ve Mısır’la birlikte Türkiye..” Rapor diyor ki, “önemli bir Sünni ülke Türkiye.” Aslında bu, Türkiye’de çok da sempatiyle karşılanan bir tanım değil. Ömer, sence bu haklı bir yakıştırma mı? Türkiye, Sünni kimliğiyle nüfuza sahip bir ülke mi?


Taşpınar: Vallahi, bu yine bir model krizi, tartışması yaratabilir. Bize “model” dediklerinde de çok kızmıştık. Sünni dediklerinde de, “Türkiye laiktir” diyeceğiz.


Çongar: Yani Türkiye’nin çoğunluğunun Sünni olduğu da bir gerçek tabii de…


Taşpınar: Gerçek, fakat “Bize bu tip bir mezhepsel bakış açısıyla bakmayın, bunların üstünde görün.” Yani bir devletin bakış açısı var. Zannediyorum, Ak Parti’nin de hoşuna gidebilir, çünkü böyle bir Sünni bir refleks bence var. İran’ın niye Türkiye çok fazla nükleer silah eline geçirmesini istemiyor? Çünkü geçmişe dayanan Osmanlı-Safevi rekabeti var. Doğru, Türkiye’de belirli bir Sünni refleksi olabilir, fakat devlet nezdinde bu hoşa gidebilecek bir terim değil. Bir de, şunu anlatmak lazım, “Türkiye figüran mı” diye sordun. Türkiye figüran değil, ama potansiyel kötü adam rolünde Amerika’da. Çünkü Türkiye figüran olacak kadar önemsiz bir ülke değil. Ordusuyla, NATO’daki gücüyle, anlamıyla. Ama bir yandan da, Kürt meselesi sadece konuşuluyor Türkiye konuşulduğunda. Yani, Türkiye’nin potansiyel rolü, “Aman Türkler Kuzey Irak’a operasyon yapmasın. Bu PKK meselesi başımıza bela oldu. Nasıl Türkleri tatmin ederiz?” Belirli bir mahcubiyetle beraber, “Yahu bu Türkler de niye bu kadar, bu Kürt meselesini abartıyorlar? İnşallah bir şey yapmazlar” şeklinde konuşuluyor. Negatif bir şekilde, Türkiye hep gündeme geliyor. Bu da kötü bir şey.


Çongar: Evet, bu raporda da öyle. Ben, kısa bir süre önce Centcom’a gittim, Amerikan Merkezi Kuvvetler Komutanlığı’nın Tampa’daki merkezine ve orada çeşitli brifingler dinledik, söyleşiler yaptık. Orada da, Türkiye her zaman potansiyel istikrarsızlaştırıcı rolü ile ön plandaydı.


Taşpınar: Evet, maalesef.

Çongar: Türkiye’nin diğer olumlu katkıları; ekonomik, ticari ilişkiler olsun, sınırların açılması olsun, ve diyelim ki olumlu nüfuzu olsun, çok daha geri plandaydı. Bir de tabii, Pınar, sana sorayım, bu kadar ciddi bir Kürt odağı var mağdem Türkiye’nin, rapordan yine yola çıkarak, yeni Irak stratejisinde sence PKK’ya ne olacak? Yeni birşey beklemek lazım mı orada?


Bilgin: Bahis doğrusu çok somut olarak geçmiyor. Daha çok, Türkiye’nin problemlerinden çok, Amerika Birleşik Devletleri’nin problemlerine doğal olarak odaklanmış bir rapor. Biz “Acaba, bu bizi nasıl etkiler,” diye bakıyoruz. Kendi sorunlarını çözmeye çalışıyorlar. Çok acil birtakım sorunları var. Rapor, Amerikan başkanına yönelik yazılmış bir rapor. Biz, sadece bizi nasıl etkileyeceğini anlamaya çalışıyoruz. Bahis yok. Gördüğüm kadarıyla, o konuyla ilgili çok da fazla kaygı da yok, ancak Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri uzun vadede ilişkileri açısından kaygı olabilir. Bölgenin istikrarına ilişkin, Türkiye’nin, katılıyorum, sadece sorun yaratabilir. Uzun vadede eğer “Bu sorunun Türkiye nasıl bir parçası olabilir” diye bakıyorlar. “Çözümün bir parçası olabilir mi” diye kimsenin sorguladığını zannetmiyorum.


Çongar: Evet. Türkiye’nin bu Kürdistan, Kürt odağından söz ediyoruz. Tabii, bir de şöyle bir durum yaşanıyor. İşte İran, malum, Irak’la zaten çok konuşuyor. Gayet fazla nüfuzu var yeni oluşan tabloda. Suriye diplomatik ilişkilerini yeniden kurmak vasıtasıyla Irak’la yeni bir diyaloğa girdi. Türkiye’nin hem Suriye ile hem İran ile iyi bir diyaloğu var. Peki, Türkiye’nin, Irak’la diyaloğu yeterli mi? Bunu sormak istiyorum Henri, çünkü malum, Irak Cumhurbaşkanı Türkiye’yi gelip ziyaret edemiyor sonuçta. Türkiye açısından en önemli unsur olan Kürtlerle, oradaki Kürdistan özerk bölgesi yöneticisi başkanı olan Mesut Barzani ile Türkiye çok açık konuşamıyor. Resmen, onu o sıfatıyla muhattap almıyor. Bir de açıkçası, Talabani ve Barzani’nin demeçleri ve tutumları gözönüne alındığında, bu aşılabilir mi?


Barkey: Bence aşılabilir, ama şunu eklemek lazım. Doğru, Türkiye’nin şu anda Irak’la olan diyaloğu çok yetersiz. Evet, Maliki Türkiye’ye geldi. O açıdan bu önemli bir hamleydi. Fakat bir yandan, Türkiye işte İsrail-Filistin meselesini, İsrail ve Filistin’in birbirleriyle konuşmalarını söylüyorsa, niye kendisi, Türkiye, şu anda Irak Cumhurbaşkanı’yla doğru düzgün konuşmak istemiyor? Adam, Kürt diye. Fakat, bu bence Iraklıların, ve sırf şeyin değil, sırf Kürtlerin değil, oradaki başka Iraklıların da kabul etmediği bir mevhumdur. Bu, aslında Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’ye gitmemesi herkesi kızdıran şey. Eninde sonunda, Kuzey Irak’ta bir oluşum var. Bu oluşum bir devlet olacak mı? Olmayacak mı? Bunu şu anda bilemeyeceğiz. Fakat bu oluşum devam edecek. Bu oluşum bir daha sönmeyecek bir oluşum. Bu oluşumla bir çeşit barışması lazım.


Çongar: Bunu tartışmaya devam edeceğiz, Kürt devleti olasılığını. Yalnız, vurgulamak istiyorum. Tabii, Türkiye Talabani’yle konuşmuyor ya da Talabani’yi davet etmiyor derken, burada esas karar tarafı Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer. AKP hükümetiyle konuştuğunuzda, “Biz görüşmek istiyoruz esasında” yanıtını alıyorsunuz.


Barkey: O zaman, o zaman, o zaman Erdoğan kalkıp Bağdat’a gitmeli.


Çongar: Gitmeli, belki de Irak Cumhurbaşkanı, o zaman onu kabul eder.


Barkey: Gitmeli bence de…


Çongar: Talabani, onu o zaman kabul eder. Yani orada, bizde bir devlet-hükümet politika ayrılığı var. Şimdi devam edeceğiz. Bu raporun sorunlarından bir tanesi de, Iraklı Kürtlerin özellikle, bu rapora çok olumsuz tepki göstermiş olması. Bakın, hem onların tepkilerini Irak lideri Celal Talabani’nin ağzından hatırlayalım, hem de Irak Çalışma Grubu Başkanı James Baker buna nasıl yanıt verdi, onu bir hatırlatalım izleyicilerimize.


Celal Talabani (teyp): “Baker-Hamilton raporu bence adil bir rapor değil. Raporun içinde Irak’ın egemenliğinin ve anayasasının altını oyan çok tehlikeli bazı maddeler var. Bu raporu Irak halkına hakaret sayıyorum.”


James Baker (teyp): “Kürtler, Türkiye’nin topraklarına girmesini ve şu anki statülerinin devamını engellemesini istemiyorlar. Tabii, bu statüye, yani kuzeyde özerk bir bölgeye kavuşmaları da tamamen, Birinci Başkan Bush’un 1991’de attığı adımlar sayesindedir. Şimdi Türklerin gelip bunu bozmasını istemiyorlar. Zaten bizim Irak’a komşu bütün ülkelerin ABD ve Irak hükümetlerinin sponsorluğunda bir araya gelmesini önermemizin esas nedenlerinden biri de bu.”


Çongar: Evet Ömer, Kürtler neden bu kadar kızgın? Talabani diyor ki, “Bu bize bir hakaret.”


Taşpınar: Şimdi aslında bu realizmin geri dönüşü Amerikan dış politikasına. Kürtler bir bakıma, Kerkük üzerine odaklanmış durumda şu anda. 2007 yılında, şu anda, 2007 yılında büyük ihtimalle bir sorun çıkmazsa, Kerkük’te bir referandum yapılacak ve Kerkük’ü başkentleri ilan edip aynı zamanda petrolü de istiyorlar. Bu raporda, Kerkük konusundaki genel ton son derece negatif Kürtler açısından. Petrol konusunda, paylaşım konusunda negatif. Dolayısıyla bu tip bir tepki anlaşılabilir. Yani Kürtlerden gelmesi, yani bir bakıma bu balayının sona ermesi anlamına geliyor. Tabii, bu rapor uygulanacak mı uygulanmayacak mı belli değil. Ama Türkiye açısından çok önemli olan kesimi, yine Kerkük’le ilgili. Şimdi PKK meselesi, Kuzey Irak’ta ve Kerkük’le bağlantılı olarak, Türkiye bakıyor bu meseleye bence. Talabani niye Türkiye’de kabul edilmiyor? Tamam, Cumhurbaşkanı istemiyor gelmesini, ama bir yandan da devlet olarak Kuzey Iraklı Kürtler’in PKK’ya neden ceza vermediğini anlamış durumda değiliz. Şu nedenden anlamış durumda değiliz aslında; Kerkük’le bağlantı kurmayı becermemiz gerekiyor. Kerkük’ü Kürtler kendi şehirleri ilan ettikten sonra, PKK’ya karşı bir şey yaparlar. Çünkü Türkiye kızacak…


Çongar: Sen diyorsun ki, Kuzey Irak Kürtleri, Kerkük konusunda koz olarak PKK’yı orada kolluyorlar.


Taşpınar: Kesinlikle ve de bu nedenle de Türkiye’ de bence… Çünkü bunu yaparlarsa, Kerkük’ü bir şekilde kendi şehirleri ilan ederlerse, Türkiye’de gerçekten bir kızgınlık olacak buna karşı. O zaman bize “Hallettik” diyecekler.


Çongar: Henri, kafasını sallıyor. İtirazı var herhalde.


Barkey: Bir iki şey söylemek istiyorum. Kürtlerin reaksiyonuna baktığımız zaman, Baker’ın söylediklerini dinlediğiniz zaman, unutmayın bir şeyi, 1991 senesinde ilk savaş bittikten sonra, Irak orduları Amerika’nın bıraktığı helikopterlerle Kürtler’e ve Şiiler’e saldırdı. O zaman dışişleri bakanı Baker’dı ve hiç parmağını kaldırmadı Kürtler’e ve Şiiler’e yardım etmek için. Baker’ın burada kalkıp birşey söylemesi son derece kötü Kürtler açısından. Çünkü Kürtler onu 1991’deki olaylarla özdeşleştiriyorlar. İkincisi, bence Ömer’in söylemeye çalıştığı şeye gelince, bakın PKK bugün hem Türkiye hem Amerika hem de Kuzey Irak’taki Kürtler için bir problem. PKK’nın ortadan kalkması bence Irak’taki Kürtler için de olumlu olur. Zaten onlar, ortadan kalkmasını istiyorlar. Zaten Talabani, bu açıdan bir sürü işlemde bulundu. Fakat bunu Kerkük için bir koz olarak kullandıklarını söylemek bence doğru değil, çünkü bugün askeri açıdan Kürtlerin, Kuzey Irak’taki Kürtlerin PKK’yla savaşması çok zor. Çünkü PKK çok deneyimli bir güç. Irak’taki, Kuzey Irak’taki Kürtler, peşmergeler aslında o kadar da deneyimli değil, o kadar iyi savaşan insanlar değil. Gerilla savaşında PKK çok daha üstün gelebiliyor. Dolayısıyla istemiyorlar. Şu anda “Türkiye, bizim için birşey yapmıyor” dedikleri için Kürtler, Kuzey, “Niye biz o zaman kendi vatandaşlarımızı, kendi insanlarımızı, kendi askerlerimizi feda etmemiz lazım Türkiye için?” Onun için sırf Kerkük bir koz değil.


Çongar: Peki çok genel bir soru, zor bir soru ama, Pınar kısaca söyler misin sen, eğer Amerika bir çıkış yolu bulamazsa Irak’ta ve Sünni-Şii çatışması devam ederse Kürtlerin ayrılmasını bekliyor musun? “Tamam biz Bağdat’tan kopuyoruz” demeleri sence bir olasılık mı?


Bilgin: Ortam belirleyecek aslında bunu. Nereye gittiği belirleyecek. Sünni-Şii çatışması, bu mezhep çatışması meselesi gittikçe artıyor, gittikçe derinleşiyor demek lazım. Bunun bir şekilde önü alınmazsa, Irak’ta bir şekilde bir huzur ortamına doğru adımlar atılmaya başlanmazsa ve bir umut verilmezse insanlara, tabii herkes kendi başının çaresini bulacak, bir takım çözümler aramaya başlayacak. Oraya doğru da doğrusu gidebilir. Ama uzun vadede bunun etkileri de ne olur, bunu kendileri de zaten hesaplamaya çalışıyorlar.


Çongar: Zaten o apayrı bir tartışma konusu. Ama parçalanma olasılığı ne yazık ki var. Evet, sohbetimize devam edeceğiz tabii. Reklam arası almak zorundayım. Sevgili izleyiciler, bizden ayrılmayın, çünkü döndüğümüzde Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasındaki gelinen zor noktayı ve devlet krizini konuşacağız.


-----

Çongar: Tekrar merhaba. Burası Washington, ve bu sefer, sohbetimizi Amerika’dan Avrupa’ya, Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasına bakarak sürdüreceğiz. Bunu yapmadan önce Newsweek dergisi, uluslararası edisyonunda, geçen hafta bir Türkiye kapağı yaptı ve aslında Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik süreciyle ilgili son derece karamsar bir değerlendirme vardı. Onu hatırlatmak istiyorum. Avrupa Birliği rüyamız bitiyor mu? Bunu tartışıyordu yazı. Şöyle demiş Owen Matthews makalesinde: “Yakın zaman öncesine dek Avrupa, önyargısını aşacakmış ve kendisini bir coğrafyadan ziyade bir ideoloji olarak tanımlayacakmış gibi görünüyordu. Ama şimdi bu şans yitirildi. Britanyalı Avrupa Parlementosu üyesi Daniel Hannan diyor ki, ‘Türkiye AB’ye hiçbir zaman tam üye olamayacak. Bu gerçek bütün tarafların kafasına dank ediyor.’”


Ne dersiniz? Pınar, senden başlayayım. Bir kere, sen bu kadar karamsar bir izlenim görüyor musun, Washington’da Amerikalı yetkililerle konuştuğun zaman? Onlar, “Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği artık tamamen unutulması gereken bir perspektif” diye mi bakıyorlar?


Bilgin: Meslektaşlarımız da var, araştırmacılar da var. Hiç kimseden böyle bir izlenim, bu kadar karamsar bir izlenim edinmedim. Türkiye’nin özellikle Kıbrıs konusunda yaptığı son öneri olumlu olarak karşılandı. Türkiye’nin bu sürecin içinde kalması gerektiğini hepsi düşünüyorlar, ve Türkiye’yi bu sürecin içinde tutacak gelişmeler olduğunu da düşünüyorlar son gelişmelerin.


Çongar: Tabii, şu da denilebilir. Sen “Kıbrıs girişimi önemliydi” dedin. Aslında sorun, Kıbrıs sorunu gibi gözüküyor ama, galiba Kıbrıs sorunun arka planında Türkiye’nin üye olmasını istemeyen Avrupa Birliği devletleri var. “Almanya, Hollanda, Fransa, Avusturya” diye sayabilirim en çok öne çıkanları. Ömer, sence Amerikan yönetimi, mağdem Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasını bu kadar çok istiyor, özellikle bu ülkeler üzerinde, Almanya olsun, örneğin Merkel yönetimi ki, Merkel’le Bush oldukça yakınlaştılar son dönemde, bunlar üzerinde, belki Fransa’da yeni cumhurbaşkanı döneminde bir nüfuz kullanabilir mi Türkiye yanlısı olarak?


Taşpınar: Çok sınırlı bence bu. Tabii, aslında iyi göstergeler var. Merkel Schröder’e göre, Amerika ile daha iyi geçinmek isteyen biri; şu an öyle, söyleyelim. Fransa’da seçimler yapılacak. Her ihtimalde Chirac’ın gitmesi, Fransa-Amerika ilişkisini daha iyi bir platforma getirecektir. Fakat sonuçta bu konular konuşulduğunda Avrupalılar ile, Amerika bir bakıma hiç birşey dikte etmek istemiyor. Birazcık da çekiniyor, geri teper diye. Çünkü Avrupalılar çok basit bir soru sorabilirler. Diyecekler ki tamam Türkiye’yi aldık yarın da Ukranya’yı mı almamızı isteyeceksiniz? Nerede bitecek bu? Yani Türkiye meselesi Avrupa için Ukrayna kapısını açıyor. Amerika için de, Ukrayna çok önemli bir ülke aynı zamanda. Dolayısıyla çok da fazla zorlamak istemiyorlar. Benim korkum uzun dönemde Avrupalıların Amerika’yı, bir bakıma “imtiyazlı ortak” meselesinde ikna etmeleri. Yani “Bu bizim yapabileceğimiz en iyi şeydir, siz de bizi çok fazla zorlamayın Türkiye’ye belirli şeyleri vereceğiz, belirli şeyleri vereceğiz. On yıl böyle idare edeceğiz.” Bu yöne doğru gidiyor gibi geliyor bana.


Çongar: Peki Henri, bir iki cümle ile cevap vermeni istiyorum, çok zor ama. 32 yıldır çözümsüz bir sorun Kıbrıs; Amerika şu aşamada birşey yapabilir mi?


Barkey: Kıbrıs için pek birşey yapamaz. Kıbrıs için tek yapabileceği şey Avrupalılar üzerinde, Kıbrıs’ın ticari açılmasını…

Çongar: Kıbrıslı Türklerin izolasyonlarının kalkması için…


Barkey: Kıbrıslı Türklerin izolasyonların kalkması… Ama şunu da söylemek istiyorum. Yani, şu Avrupa sürecine uzun vadede bakmak lazım. Bundan 10 sene sonra ne olacak hiçbirimiz bilmiyoruz. Yeter ki bu süreç devam etsin, çünkü on sene sonra, çünkü Türkiye çok daha zengin, çok daha demokratik, çok daha gelişmiş bir ülke olduğu zaman Avrupalılar belki isteyecekler. Şimdiki Avrupalılar ile on sene sonraki Avrupalıları karıştırmamak lazım. Şu anda Avrupa bir krizden geçiyor. Bu kriz aşıldıktan sonra, yeni düşünceler, yeni fikirler gelişecek.


Çongar: Yeter ki tren yürüsün, süreç devam etsin diyorsun.


Barkey: Tren yürüsün, belki vazgeçecek on yıl sonra.


Çongar: Biraz vites değiştirmek istiyorum, çünkü süremiz hızla akıyor. Şimdi demin, Ömer’e sorarken dedim ki, “Sorun Kıbrıs gibi gözüküyor, ama aslında Kıbrıs’ın arkasında Türkiye’yi kültürel, siyasi, dinsel nedenlerle belki de istemeyenler var.” Bu Kıbrıs önerisi, Pınar senin demin bahsettiğin o Kıbrıs tavizi, bazı limanların açılması önerisi, Türkiye’de büyük tartışma yarattı. Malum, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt itirazını Hürriyet gazetesine bir şekilde iletti; kendilerine danışılmadığını söyledi. Ondan sonra da, Cumhurbaşkanı’ndan benzer açıklamalar geldi. “Bu, bir devlet politikası değildir” dendi. Yani hükümetin ortaya koyduğu bir öneri için, “Aslında devlet politikası değil,” diyenler var. Şimdi burada, aslında sorun Kıbrıs mı? Kıbrıs’ta taviz veriliyor görüntüsü mü, yoksa mesela Çankaya mı? Cumhurbaşkanlığı mı? Asker-sivil bürokrasisiyle hükümet arasındaki diğer anlaşmazlıklar mı? Ne dersin Ömer?


Taşpınar: Teknik sorun Kıbrıs, Kıbrıs herşeyin önünü tıkıyor. Komisyon’da da tıkıyor. Konsey’de teknik olarak da tıkıyor, hukuki açıdan tıkıyor. Fakat siyasi sorun dersek, Türkiye’de asker-sivil ilişkileri, 301 meselesi, genel anlamda Türkiye’nin İslam’a doğru gidişi ve Avrupa’da başlayan, İslamofobi gibi sorunlar çok önemli. Özellikle 301 üzerinde durmak gerekiyor, çünkü o konuda bence Türkiye çok şey kaybediyor.Yani 301’in olması, Avrupa’da “Yani bakın zaten Türkler çok da niyetli değil. İsteselerdi bunu bir şekilde kaldırabilirlerdi yürürlülükten,” diye algılanıyor. Bence Kıbrıs teknik olarak halledilebilse bile yapısal çok ciddi siyasi sorunlar var.


Çongar: O çerçevede, yine bu Çankaya konusunda, geçenlerde Soli Özel Sabah’taki yazısında, buna “riyaset-i cumhur muharebeleri” demişti. Böyle bir, Amerika’da, Ankara’da riyaset-i cumhur muharebeleri yaşandığı algısı var mı? Ve Washington’un Çankaya için bir tercihi yönlendirmesi var mı? Henri, Pınar ikinize de soracağım. Senden başlayalım.


Barkey: Şimdi, Amerika’nın bir tercihi yok. Olmaması da lazım. Çünkü demokratik bir ülkede demokratik mekanizmalar çalıştıktan sonra, cumhurbaşkanı kim olursa olsun, Amerika o cumhurbaşkanı ile çalışacak. Zaten genellikle başbakanla çalışıyor; Türkiye’de cumhurbaşkanının pek bir önemi yok. Tabii, Amerika öte yandan da Türkiye’nin bir krize girmesini istemiyor. Yani bu krizin aşılmasını istiyor. Ömer’in de dediği gibi, çok önemli bir siyasi kriz var şu anda ve Amerika’nın istemediği şey gerek asker-sivil ilişkileri öyle bir şekilde gelişmesin ki, Türkiye’de bir çeşit bir kriz ortamının yaratılması ve o kriz ortamının yaratılmasından sonra, Türkiye’nin işleyememesi, onu istemiyor tabii. Dolayısıyla, askerler ve sivillerin kapıların ardında anlaşmasını istiyor.


Çongar: Pınar, çok kısaca senin de ne düşündüğünü merak ediyoruım bu konuda.


Bilgin: Bu konuda değişim isteyenler ve değişimden çekinenlerden arasında bir mücadele var Türkiye’de. Bunu, sadece asker ve sivil arasında bir mücadele olarak söylememek lazım, o şekilde tanımlamamak lazım. Amerika Birleşik Devletleri uzun bir süre önce karar verdi, Türkiye’nin Avrupa Birliği içinde değişmesini istediğine. Ve hükümetin attığı adımlardan genel olarak memnun. Dolayısıyla, bu yönde devam etmesini isteyecektir. 2003’te “Acaba yanlış mı yaptık” diye bir takım sanırım tereddütleri oluştu, ama uzun vadede bunun Türkiye’nin geleceği açısından ve Türkiye-Amerika ilişkileri açısından daha olumlu oldıuğunu düşünüyorlar.


Çongar: Evet Pınar, bence çok önemli bir vurgu yapıyorsun. Avrupa Birliği sürecinin devamı, tabii Türkiye’de demokratik sürecin kesintiye uğramamasıyla aslında paralel bir şey. Bu yüzden de, biraz sonra, şimdi bir reklam arası alacağım ama ondan sonra, bu bitmez tükenmez 28 Şubat tartışmasını biraz deşmek istiyorum. Amerika, bu konuda ne diyor, onu tartışmak istiyorum. Evet, sevgili izleyiciler, bizden ayrılmayın, çünkü ‘yeni 28 Şubat’ tartışmasına Amerika belki nokta koymadı, ama bir noktalı virgül koydu. Onu birlikte izleyeceğiz.


-----


Çongar: Tekrar merhaba. Washington’daki sohbetimize Türkiye’deki rejim tartışmalarıyla devam ediyoruz. Daha doğrusu, bu tartışmaların Amerika’ya nasıl yansıdığıyla. Şimdi, “Amerika, Türkiye’de yeni bir 28 Şubat isteyebilir, bunu destekleyebilir. Böylesi bir kesintiye sıcak bakabilir” diye iddialar zaman zaman Türk medyasında, hatta Amerikan medyasında yer alıyor. Bakın, geçenlerde Amerikan Dışişleri üst düzey yetkililerinden Matthew Bryza’ya, biz bunu sorunca ne cevap aldık.


Matthew Bryza (teyp): “Bugün ya da görünür gelecekte, Türkiye’de herhangi bir askeri müdahalenin olası olduğuna kesinlikle inanmıyoruz. // Bütün beklentimiz, Türk demokrasisinin geçmişte olduğu gibi, bugün de mevcut anlaşmazlıklarını çözmeyi başaracağı yönündedir. // Eğer Türkiye demokrasisini zayıflatacak bir yola girerse, ABD gözündeki stratejik değerini de zayıflatır.”


Çongar: Bu önemli bir vurgu aslında; diyor ki “Türkiye demokrasisini zayıflatırsa Amerika’nın gözündeki stratejik değeri azalır.” Bu, her zaman anlaşılmıyor Ankara’da. Şimdi yönetimden çok net bir mesaj geliyor. Ömer, ne dersin, Washington’da yönetim dışında, ama etkili olabilen bazı çevreler var mı, 28 Şubatvari müdahale isteyen veya AKP’yle olan kavgalarını böylesi bir değişime taşımak için zorlayan?


Taşpınar: Bence var, çünkü 1 Mart tezkeresinden başlayarak, sanki “Türkiye’de bu bir İslami iktidar var ve Amerika’yla, İsrail’le kavgalı bunlar.” Dolayısıyla, “Keşke eskiden olduğu gibi son derece laik, son derece Atatürkçü ve eski Türkiye geri gelse. Bu İslamcılardan kurtulsak” diyen bir neoconservative, şahin bir grup vardı daha çok. Fakat bence bunlar artık çok önemli değil. Şu aşamaya geldiğimizde, asıl önemli olan bence, Amerika’nın realizme geri dönüşündeki önemli olan konu, Türkiye’nin AB potasında kalması. Yani AB ile kavgalı bir Amerika yok artık. AB’yle kavgalıyken daha farklı işler. Türkiye’nin AB’ye doğru gitmesi sanki bir alternatifmiş gibi gözüküyordu. Bugün o durum yok ve Amerikan ulusal çıkarları için, Türkiye’nin AB’ye girmesi çok önemli. Stratejik tamam önemli, fakat asıl önemli olan Kuzey Irak. AB’yle kavgalı bir Türkiye Kuzey Irak’a çok daha rahat müdahele edebilecektir, çünkü bir bedeli olmayacaktır AB’de, yapılacak işin. Halbuki AB’nin potasında kalmış bir Türkiye, Kuzey Irak’tan çekinecektir. Amerika bence bunun da hesabını yapıyor ve “Türkiye’yi nasıl Kuzey Irak’tan uzak tutarım” hesaplarında, AB de önemli derecede rol oynuyor.


Çongar: Bu ilginç, mağdem sözü Irak’a getirdik, Henri sana onu sorayım, sence, bu Irak’taki yeni strateji arayışı, programın başında konuştuğumuz, Irak’ta bulunabilecek çeşitli formüller ışığında, Washington’un AKP’ye ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bakışı nasıl etkilenebilir? Yeni bir Irak stratejisi yürürlüğe girerse eğer, bugünkünden çok daha farklı bir strateji yürürlüğe girerse, bu Washington-Ankara ilişkilerini nasıl yönlendirir, özellikle sivil-asker dengesi açısından?


Barkey: Şimdi Amerika Türkiye’de, yani Amerika istese, hem askerler hem de sivillerle aynı anda paralel bir şekilde konuşabilir. Yani Pentagon rahatlıkla askerleri…


Çongar: Aslında konuşuyor da…


Barkey: … ve zaten konuşuyor ve zaten devamlı bir diyalog olduğu için çok da bir değişiklik olduğunu zannetmiyorum. Amerika’nın istediği, Ömer’in dediği gibi de, Matt Bryza’nın dediği gibi de, istikrar, istikrar… Türkiye’de herhangi bir askeri-sivil krizin istikrarsızlığa sebep vereceğine inanıyor. İstikrarsız bir Türkiye, Ortadoğu için çok tehlikeli olur, yani sırf Kuzey Irak değil, sırf şey değil. Önemli olan Türkiye, şimdiye kadar istesek de istemesek de, demokratik bir model olmuştu. Bakın laik olması, laik olmaması onlar önemli değil. Demokratik…


Çongar: İslam alemi açısından özellikle…


Barkey: Evet, İslam alemi açısından, bir de Ortadoğu’ya yakınlığı dolayısıyla. Bu modelde, şu anda bir değişiklik olması Amerika’nın bütün Ortadoğu politikalarını altüst edebilir. Onun için Türkiye’deki istikrarsızlığın Ortadoğu üzerinde potansiyel güçlükler yaratacağı, Amerika için çok zor kabul edeceği şeyler. Onun için, Amerika hiçbir şekilde bir askeri darbe, bir 28 Şubat gibi bir olay istemiyor.


Çongar: Peki şunu sorayım sana Pınar, belki son olarak, burada kapatırız programı. Şimdi bu yapılacak mı yapılmayacak mı bilmiyoruz, ama şu en başında tartıştığımız İran-Suriye ile diyalog açılımı… Eğer Amerika bunu yaparsa, ister istemez, Türkiye’nin, özellikle AKP hükümetinin de politikası buydu, bir yakınlaşma sağlayabilir. Ama öte yandan, örneğin İran’daki bu nükleer kriz, demin Henri’nin de dediği bu konuda, ben şunu gözlüyorum: Amerikalılarda, “Türk askerinin, Türk Genelkurmayı’nın, İran konusunda belki daha ilkeli olduğu, yani bu nükleer silah meselesinin önlenmesi konusunda gerekirse şahince bir tavra, tıpkı Amerika gibi daha yakın olduğu” gibi bir izlenim var. Sivil hükümette, seçilmiş hükümette bunu göremiyorlar. Sen, bu İran-Suriye denklemine baktığında bir fark görüyor musun, Amerika’nın Türk Silahlı Kuvvetleri’nde ve AKP’de bulabildiği işbirliği açısından?


Bilgin: Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’ye bakışı, Avrupa içinde olması, tek tek olaylarla böyle açıklanabilecek birşey değil gibi görünüyor. Türkiye’nin vizyonunun değişeceğini düşünüyorlar. Benim edindiğim izlenim, bu son alıntıdan da öyleydi. Türkiye’nin sorunlarının azalacağını düşünmekten çok, Türkiye’nin sorunu çözebilecek, soruna götürmeyecek meseleleri, bir ülke haline gelebileceğini umuyorlar Avrupa Birliği içinde. Yani istikrarsızlığın, olayların bir bedelinin olmasının, olmamasının meselesi değil. Türkiye artık çözüm üretebilecek hale gelecek Avrupa Birliği vizyonu sahibi olduğu zaman. Dolayısıyla İran’ın kitlesel imha silahları edinmesine de bölge güvenliği açısından bakabilecek bir hale gelebilecek belki. Sadece İran’la ilişkiler meselesi açısından bakmayacak da, bölgenin güvenliği açısından bakabilecek belki bir hale gelecek. Ama bunun tabii biraz zaman alması biraz da niyet olması gerekiyor.


Çongar: Sen diyorsun ki, “Aslında ne varsa Avrupa Birliği sürecinde var, Türkiye’nin değişimi sürdürmesi açısından.” Bu noktada tamamlayalım. Zaten sözü Irak’ta çıkış arayışına getirerek tam bir daire de çizdik. Ben, hepinize çok teşekkür ediyorum. Henri Barkey, Lehigh Üniversitesi’nden, Pınar Bilgin Woodrow Wilson Merkezi’nden ve Ömer Taşpınar, Brookings Enstütüsü’nden. Sağolun, var olun değerlendirmeleriniz için.


Ve sevgili izleyiciler, sizlere de çok teşekkür ediyoruz bizleri izlediğiniz için. Lütfen, gelecek buluşmamıza kadar “bizi okuyun, bize yazın” demek istiyorum. Elektronik posta kutumuzda mesajlarınızı bekliyoruz. Blog adresimize gidip geçmiş programların tam metinlerini okuyabilirsiniz; program ekibi hakkında bilgi edinebilirsiniz. Ayrıca, Amerikan politikasını yansıtan bilgi ve belgeler de bu adreste var. Bir dahaki sefere, ocak ayında buluştuğumuzda, işte belki de Bush yönetiminin Irak stratejisi, artık yeni Irak stratejisi netleşmeye başlayacak; çok daha net politika önerileri, adımları üzerinden konuşabileceğiz. Ben o buluşmaya kadar bütün program ekibimiz adına, başta yönetmenimiz Hande Atay Alam olmak üzere, gönlünüze göre bir 2007 dilemek istiyorum; hoşçakalın. Ben Yasemin Çongar, Burası Washington.
POSTED BY HANDE ATAY ALAM AT 10:41 AM

BW 6 - ABD'deki yeni siyasi dengeler Türkiye ve bölgesini nasıl etkileyecek?

Washington, D.C. / Yayın tarihi: 19 Kasım 2006

SUNAN:

YASEMİN ÇONGAR

KONUKLAR:

ABDULLAH AKYÜZ: TÜSİAD

SONER ÇAĞAPTAY: WASHİNGTON ENSTİTÜSÜ

RUŞEN ÇAKIR: VATAN GAZETESİ

Çongar: Amerika’dan hepinize merhaba. Burası Washington, ben Yasemin Çongar. Sevgili izleyiciler, biliyorsunuz hazirandan beri her ay Washington odaklı, Amerikan politikaları odaklı bu programla karşınıza geliyoruz. Ama bu kez, bu altıncı programımızda, çok farklı bir ortamda çıkıyoruz karşınıza. Aslında stüdyomuz aynı stüdyo, masamız aynı masa, ekibimiz de yerli yerinde, kadromuz değişmedi. Ama şu arkamda gördüğünüz Kongre binasının siyasi yapısında çok ciddi değişiklikler var. 7 Kasım araseçimlerinden sonra Washington, Demokratların çok daha fazla nüfuz sahibi olduğu bir başkent ve Amerikan sağı içinde de, iktidar dengelerinde bir değişim söz konusu. İşte biz de, bu programda bu değişimi tartışacağız. Bu değişimin Türkiye ve bölgesi açısından ne anlama gelebileceğini konuşacağız.

Kimlerle konuşacağız? Hemen Abdullah Akyüz’den başlamak istiyorum. Abdullah Akyüz, Türkiye Sanayicileri ve İş Adamları Derneği TÜSİAD’ın Amerika temsilcisi ve 1999’dan beri bu görevle Washington’da bulunuyor.

Soner Çağaptay, Washington Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü. Ayrıca Georgetown Üniversitesi’nde ders veriyor, Amerikan Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Akademisi’nde Türkiye Çalışmaları Bölümü’nü yönetiyor.

Ve Ruşen Çakır, Vatan Gazetesi’nin Washington temsilcisi, köşe yazarı. 2004’ten bu yana Amerikan politikalarını yerinde izliyor.

Hepiniz hoşgeldiniz.

Şimdi bugün birlikte yanıt arayacağımız üç ana soru var. Bu soruları da ekrana getirerek izleyicilerimize tanıtmak istiyorum. “7 Kasım ara seçimlerinden sonra Washington’da güç dengeleri nasıl değişti?” Buna bakacağız. “Amerika’nın Irak’taki yeni stratejisi nasıl şekillenecek?” Bunu değerlendireceğiz. Ve de, “Kongre’de çoğunluğu alan Demokratik Parti Türkiye’ye nasıl bakıyor?” Bunu hep birlikte tartışacağız. Aslında, sohbetimize Washington’daki bu yeni güç dengelerinden başlamak istiyorum, ama gelin önce Hande Atay arkadaşımızın hazırladığı kısa bir haber var; onu izleyelim, onun üzerinden konuşalım.

Hande Atay Alam (teyp): “7 Kasım araseçimleri, Demokratik Parti’yi Temsilciler Meclisi ve Senato’da çoğunluğa getirerek Washington’daki fiili 'tek parti' yönetimine son verdi. Amerikan sisteminde hükümet, parlamenter sistemlerden farklı olarak, hem yürütmeyi hem yasamayı kapsıyor. Başka deyişle Beyaz Saray, iktidarı Kongre ile bölüşüyor. Başkanları halk seçiyor; bakanlar ise Kongre üyeleri arasınden değil, Başkan’ın dışarıdan atadığı ve Senato’nun onayını alması şart olan kişilerden oluşuyor. Kongre’nin her iki kanadı, yürütmenin mensuplarını, yani bakanları, danışmanları, her düzeydeki bürokratı çağırıp sorgulama hakkına sahip. Bush yönetimi ise, 7 Kasım’a dek adeta Kongre’nin denetiminden muaftı. Temsilciler Meclisi’nin Cumhuriyetçi Başkanı Dennis Hastert ile Senato’nun Cumhuriyetçi Çoğunluk lideri Bill Frist, başta Irak Savaşı olmak üzere yönetimin politikalarını sorgulamaktan uzak durdular. Şimdi, bu değişiyor. Temsilciler Meclisi’nin ilk kadın başkanı olmaya hazırlanan Nancy Pelosi ile Senato’nun liderliğini üstlenecek olan Harry Reid öncülüğündeki Demokratlar, Beyaz Saray’ın iç ve dış politikasını yakın takibe alacaklar. Bütün bu alanlarda çıkacak yeni yasa ve kararlarda, artık Demokratların ağırlığı da hissedilecek."

Çongar: Evet, arkadaşlar birlikte izledik. Zaten 7 Kasım seçimlerini de hepimiz burada yaşadık, gözledik. Şimdi biliyorsunuz, iki uçta yorum yapanlar var. Birileri diyor ki Amerikan başkanları son iki yıllarına girdikleri zaman, yeniden seçilme şansları yoksa, işte “topal ördek”tirler, artık fazla güçleri kalmamıştır. Geçiş dönemi başlamıştır. Ama bazıları da diyor ki, “Fazla abartmayın, yani bu sonuçta bir araseçim, Demokratlar Kongre’ye geldi, ama Bush hala Beyaz Saray’da, hala iktidar, ipler Başkan’ın elinde.” Abdullah senden başlamak istiyorum, sen nasıl görüyorsun? Bush hala muktedir mi 7 Kasım sonrasında?

Akyüz: Bence kesinlikle muktedir değil. Tabii ki, yönetimin elindeki yetkiler çok fazla. Kongre her ne kadar Demokratların eline geçtiyse de, bütün Kongre komisyonlarının başında artık bir Demokrat olup, az önceki filmde de söylendiği gibi, bazı şeylerde hesap sorma mümkün olsa da, yürütme Başkan’ın elinde. Fakat burada şöyle bir durum var, belki diğer son çeyreklerden farklı olan. Başkan Bush zaten döneminin sonuna geliyor, bir daha seçilme şansı yok. Başkan Yardımcısı Cheney de kesinlikle başkanlıkla ilgilenmediğini çoktan ifade etti. Dolayısıyla iki sene sonra seçilme gibi bir şey yok en tepedeki…

Çongar: …öyle bir kaygı yok artık.

Akyüz: Öyle olunca da, üsluplarını biliyoruz. Altı senedir kullandıkları üslupları ve bazı politikalardaki dirençlerini. Onlar da sonuna kadar direneceklerdir diye düşünüyorum. Yani çok zayıf, çok pasifize olmuş bir Bush-Cheney ikilisi ben beklemiyorum açıkçası. Tabii ki, bu seçimlerden önceki Bush ve Cheney de olmayacakları da açık.

Çongar: Yani iktidarı en azından bölüşüyorlar demekte hata yok.

Akyüz: Bölüşüyor, evet.

Çongar: Peki Demokratlar, şimdi Irak’ı çok geniş tartışacağız bu programda, ama Irak politikasına hiç girmeden, Demokratların Kongre’de olması neyi değiştirecek? İç politika olabilir, dış politikanın diğer alanları olabilir. Dünya, Washington’da
son altı yılda hiç görmediği yeni birşey görecek mi Soner?

Çağaptay: Belki iç politika açısından bakarsak, Bush için bir kötü haber var bir de iyi haber var, Demokratların Kongre’yi denetliyor olmasının, denetiminde olmasının daha doğrusu. Kötü haber nedir? Bundan sonra Kongre’de bir çok komisyon göreceğiz özellikle Irak bazlı yolsuzluk iddialarının araştırıldığı ve pek çok kişinin kirli çamaşırlarının açığa çıktığı bir dönem yaşayacağız. Demokratlar pek çok Cumhuriyetçi’yi Kongre’deki meşhur komisyonlarının önüne getirip sorgulayacak ve buradan çok skandal çıkacak diyebiliriz. Bu da tabii, Cumhuriyetçileri ezecek ve özellikle halk nezdindeki popülaritelerini azaltacak. Bu kötü haber. Bir de iyi haber var. O da şu ki Bush, şimdiye kadar yasamanın ve yürütmenin bütün aygıtlarını elinde tuttuğu için Irak’ta ya da başka yerlerde yolunda gitmeyen meselelerden dolayı suçlayacağı başka kimse yoktu. Çünkü sonuçta hepsi kendi adamı. Şimdi artık Demokratlar Kongre’yi ellerinde tuttukları için Bush’un suçlayacağı, Cumhuriyetçi olmayan bir aygıt var. Yani bundan sonra ne zaman işler yolunda gitmese işte, “Ben yolunda gitmesi için çabalıyordum, ama Demokratlar tam biz bunlarla uğraşırken bir komisyon kurdular yolsuzluk meselesine baktılar. Biz ‘terörle mücadele’ derken, Irak’ta savaşırken onlar bakın ne işlerle uğraşıyor ey Amerikan halkı” diyecek ve belki de aslında önümüzdeki sene içinde Cumhuriyetçi Parti erozyona uğramış olan partisini tamir edecek.

Çongar: Evet, Abdullah “iktidar bölüşümü” dedi. Sen belki “sorumluluk bölüşümü” dolayısyla hata paylaşımı da olacak diyorsun...

Çağaptay: Tabii, tabii…

Çongar: Peki, dünya açısından sormuştum. Ruşen sana döneyim. Anti-Amerikanizm biraz Bush döneminin ürünü olan bir fenomen son dönemde. Demokratların şimdi iktidarı paylaşıyor olması bir ölçüde de olsa bunu değiştirebilir mi?

Çakır: Zaten Rice’ın Dışişleri Bakanı olmasıyla beraber iki yıldır bir değişim, dış politikada realist politikalara geçiş, tek yanlılıktan vazgeçme, çok yanlılık, uluslararası topluluğu işin içine, sorunların içersine katma eğilimi vardı ve özellikle Avrupa’yla yaşanan sorunlar, Irak Savaşı işgali öncesinde yaşanan sorunlar, büyük ölçüde yumuşamaya gitmişti. Şimdi buradaki anahtar sorunlardan birisi, İslam dünyasının kalbini kazanabilme yolunda, çünkü arada çok şey kırılıp döküldü. Burada Irak belirleyici olacaktır, ama Irak’ın dışındaki konularda da Afganistan olsun, diğer konularda olsun…

Çongar: Arap-İsrail meselesi…

Çakır: Arap-İsrail meselesinde, ki Bill Clinton döneminde Filistinliler ve Arap dünyası, İslam dünyası genel olarak Bill Clinton’u severdi. Ve böyle, bir de geçmişinde böyle bir deneyim var. Demokratların bu yönde böyle bir açıklama yapması halinde, etkili bir açıklama yapması halinde bir takım iyileşmeler olacaktır, ama Anti-Amerikanizm o kadar köklü bir şekilde yerleşti ki bu süreçte, 11 Eylül’den beri yaşanan süreçte. Zaten kökleri vardı. Bunu gidermek bu iki yılın işi değil, ancak Demokratlar şimdi bir yol alır ve 2008’de de emokrat bir başkan, hakikaten bambaşka bir perspektifle dünya meselerini ele alırsa, o zaman belki olabilir. Ama iki yılda tohumların, düzeltme tohumlarının atılmasına belki tanık olabiliriz.

Çongar: Sen birşey mi söyleyecektin Abdullah?

Akyüz: Ama burada şu tabii, yani yönetimin elinde büyük ölçüde. Yani bu alanlarda ben açıkçası, Ruşen’in düşündüğü kadar iyimser bir yaklaşım…

Çongar: Yani son sözü yine Beyaz Saray ve Dışişleri söyleyecek, Demokratlar ne derse desin.

Akyüz: Evet, söyleyecek. Ancak bu oluşum 2008’de bir Demokrat başkanı gündeme getirirse, belki bu adımları görebiliriz.

Çakır: Fakat eskisi kadar hoyrat olamayacakları da kesin.

Akyüz: Kesin.

Çongar: Evet…

Çakır: Yani böyle her önüne geldikleri yerde, her tür insan hakları ihlali, işkenceler şunlar, bunlar konusunda çok daha dikkatli olacaklardır. Guantanamo’da, zaten bu konularda bir takım iyileşmeler yaşanıyordu.

Akyüz: Kesinlikle…

Çakır: Bu Kongre denetim gücünü kullanarak, bu özellikle “preventive war,” önleyici savaş perspektifindeki şeyi iyice kırıp İslam dünyasına yönelik özellikle, birtakım konularda, İran konusu mesela bu anlamda önemli, temkinli olmaya sevk edecektir.

Akyüz: Orada tamamen hak veriyorum. Sadece inisyatif alma yönetimde olacak. Dolayısıyla politika geliştirilemez, ama üslup kesinlikle yumuşayacak.

Çongar: Katılıyor musun Soner?

Çağaptay: Şunu eklemek lazım belki. Her iki perspektiflere dışarıdan baktığında Amerikan dış politikasını yürütme açısından bir müesese olan Dışişleri Bakanlığı içinde son dönemde bir trend var. O da Ortadoğu meselelerinde büyük bir paketle halledebilme bakış açısı. Yani sadece Irak değil, Suriye, Arap-İsrail meselesini bir büyük paketle halletme ve bunların aslında zincirleme bir süreç içinde olduğunu gözlemleme. Bunun neticesinde, hepsi beraber halledilmezse, hiçbirisinin halledilemeyceği perspektifi var.

Çongar: Evet…

Çağaptay: Bu Rice ve yakınındaki ekip için geçerli bir perspektif. Bu perspektif acaba hayata geçecek mi? Demokratların iktidarda olması Kongre’de bu perspektifi nasıl şekillendirecek?

Çongar: Evet bu…

Çağaptay: Ben ona baktığımda şunu görüyorum, Demokratlar içinde yaygın olan bir eğilim var. O da Ortadoğu meselelerinde paket teorisi ya da stratejisine genel olarak karşı bu parti. Demek ki aslında, bazı beklentiler, özellikle Dışişleri Bakanlığı’ndan yürütülmeye çalışılan bazı açılımlar, belki de Demokrat Parti tarafından parçalarına ayırarak engellenecek ya da değiştirilecek, dönüştürülecek diyebiliriz.

Çongar: Evet, bunu tartışmaya devam edeceğiz. Önemli bir iddia, bir tez ortaya atıyorsun. Ve tabii, bütün bu tartışmanın ortasında yani bütün bu Ortadoğu “paketinin” ortasında ister istemez Irak var. Irak’a sözü getirmek istiyorum, getirirken de işte Demokratların yeni ağır topları, Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi Başkanı olması beklenen Carl Levin ve Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin artık başkanlığına gelmesi beklenen Joseph Biden geçenlerde, seçim sonrasında Irak konusunda yaklaşımlarını yeniden aktardılar. Onları bir hatırlayalım:

Carl Levin (teyp): Demokratların çoğu, Irak’taki Amerikan askerlerinin dört ila altı ay içinde aşamalı olarak geri çekilmesi için Beyaz Saray’a baskı yapmamız gerektiği kanısında. Aşamalı çekilmeyi başlatarak, Iraklılara orada sürekli kalmayacağımızı ve bir devlet olarak Irak’ı korumak için gerekli siyasi tavizleri vermeleri gerektiğini açıkça anlatmalıyız. Iraklıları kendilerinden kurtaramayız. En üst rütbeli askeri liderlerimizin hep söylediği gibi, Irak’ta salt askeri bir çözüm mümkün değil; Irak’ta ancak siyasi bir çözüm mümkün.

Joseph Biden (teyp): Üzerinde durduğumuz tasarının aşamalı çekilme dışındaki bölümü, Irak’ta siyasi çözüm çağrısında bulunuyor. Petrolü adil biçimde paylaşmaları, federalizmi hayata geçirmeleri, milisleri halletmeleri ve uluslararası bir konferans toplamaları için Iraklılara baskı yapıyor. Demokratların sunduğu her Irak tasarısı konusunda kendi aramızda tam bir birlik var. Seçim sonuçları ise, Senato’daki Cumhuriyetçilerin de bize katılmasını kolaylaştıracak.

Çongar: Evet, Demokratları dinledik. “Aşamalı çekilme” diyorlar, “siyasi çözüm” diyorlar, “uluslararası konferans” diyorlar. Ruşen, sence Demokratlar bugüne kadar Irak Savaşı konusunda derli toplu bir alternatif politika ortaya koyabildi mi?

Çakır: Ben görmedim. Varsa da benden saklamışlar, yani böyle birşey yoktu. Daha çok eleştirmek çok kolaydı Bush yönetimini. Daha çok eleştiriydi, ama şurası bir gerçek ki arkerlerin artık oradan bir an önce çekilmesi fikrinden hareket ettikleri kesindi. Bugün bile söyledikleri şeyleri geçenlerde, yine bir yerde Demokratlara yakın birisini dinledim. Mesela konuşmasında birşeyler söylüyor ama, hala bu mezhep meselesinin nasıl çözülebileceğini söylemiyor. Askerlerin, Irak ordusunun güvenlik güçlerinin yetiştirilmesi deniliyor, ama bu güvenlik güçlerinin içerisinde Mukteda el Sadr ağırlığının olmasını ve bunların gündüz polis, akşam ölüm mangası olarak çalışmasını nasıl engelleyeceğini söyleyemiyor. “Güçlü federalizm” diyorlar, ama Sünnileri buna nasıl ikna edeceksin ve Sünni federasyonu nasıl olacak? Hani Kürtleri ve Şiileri anladık, ama ortadaki ne olacak? Bunu dün (ABD Merkezi Kuvvetler Komutanı General John) Abizaid bunu da söyledi burada. Yani söyleyemiyor. Yani Demokratların ne istemediğini biliyoruz, rahasızlıklarını billiyoruz. Bu rahatsızlığı aslında bütün dünya paylaşıyor; sadece Amerikalıların rahatsızlığı değil. Ama somut olarak bir şey önermek konusunda şu ana kadar görmedik. Alternatif politika önerileri bir yerlerden geliyordu; Bush yönetimi büyük ölçüde bunlara gözünü kapatıyordu. Şimdi işte Kongre’de, Demokrat ağırlığıyla beraber o birtakım eleştirel, alternatif önermeler yeniden değerlendirmeye alınıp bunların içerisinde birtakım sentezlere gidilebilir. Bu anlamda da, herhalde onu ayrıca ele alacağız, Baker-Hamilton Komisyonu’nun çalışması da çok önemli.

Çongar: Evet, ona geçeceğiz. Yanlız ona gelmeden yine “Demokratların zaferi ardından” diyeyim, Türkiye’yi çok rahatsız eden iki olasılık belirdi. Ve bu, biraz da abartılıyor, öyle anlaşılıyor, Türkiye’de ve dünyanın başka yerlerinde. Birincisi, sanki Amerika Irak’tan hemen çekilecekmiş gibi, ikincisi de Irak’ın üçe bölünmesi planı da artık yürürlüğe konulacakmış gibi. Soner, bunu Demokratlardan da Cumhuriyetçilerden de beklemek mümkün mü, değil mi?

Çağaptay: Demokratlar neden seçildi? Amerikan halkına değişiklik vaat ettikleri için seçildiler. Demokratlar, Irak’ta ne gibi değişiklikler yapacaklar? Bence o sorunun cevapları aslında mevcut dışarıdan baktığımızda, her ne kadar bu komisyonun raporu henüz olgunlaşmamışsa da. Irak’ta başarı nedir Amerikan halkı için? Sokaktaki Amerikan vatandaşı için Irak’taki başarının ölçüsü nedir? Irak’ta Amerikan zayiatının azalması ya da tümden yok olması. Zayiat nasıl azalır? Irak’taki Amerikan askeri varlığının azaldığında azalır, çünkü orantısaldır. Yüzelli bin askeriniz varsa ayda yüz kişi ölüyordur, ellibin askeriniz varsa ayda otuz kişi ölüyordur. İşte bunun neticesinde bence Demokrat Parti için ciddi bir çekilme stratejisi var. Soru şu, hepsini mi çekecekler, bir kısmını mı çekecekler? Ben çekilmenin aslında ya da kuvvet azaltılmasının Irak’taki kaosu azaltmayacağını, tamamiyle arttıracağını düşünüyorum. Çünkü Amerikan işgali Irak’ta birtakım dinamikleri başı boş hale getirdi, serbest bıraktı. Bu dinamikler içinde Kürt milliyetçiliği var, Şii radikalizmi var, Sünni radikalizmi var. Şimdi Amerika ortadan çekildiği zaman, bu dinamikler tekrar kendi evlerine geri dönmeyecekler, dışarıda birbirleriyle hesaplaşmaya devam edecekler. Demek ki, Amerikalıların aslında kuvvet çekmesi, Türkiye açısından son derece olumsuz bir senaryoyu göz önüne getirecek. Irak’ta iç savaş ve hatta Irak’ın üçe bölünmesi, parçalanması senaryosu.

Çongar: Evet ama, sen katılıyor musun Abdullah? Yani üçe bölünme ya da toptan çekilme önümüzdeki altı ayın, bir yılın konusu mu?

Akyüz: Bu Demokratların bir kesiminin, işte Biden da bunu önerdi. Bir kısmı bunu savunuyor çünkü…

Çongar: Ama “derhal geri çekilme” demiyor, “aşamalı geri çekilme” yani bir iki yıla yayılmış, uzun dönem bir çekilmeden bahsediyoruz.

Akyüz: Evet, zaman olarak yayılmış. Ama geride nasıl bir Irak bırakıldığı meselemiz. Asıl meselemiz, yani kaos içerisinde bir Irak mı yoksa işte bir şekilde istikrara kavuşmuş mu? İstikrara kavuşmayı şu ana kadar bölünme dışında başka bir şekilde çözebilen bir öneri yok ortalıkta. Demokratların bir kısmı da bu öneriye sanki destek veriyor gibiler, ama bu işin çok basit olmadığını, içine girdikçe çok karmaşık boyutları olduğunu, Demokratlar da bence şimdi görüyorlar. Ve sanki benim kanaatim o ki herkes, Demokrat-Cumhuriyetçi, umudunu adeta bir hani şapkadan sihirli bir tavşan çıkartacak olan Baker-Hamilton Komisyonu’na bırakmış durumdalar. Ve dağ fare doğuracak bence.

Çongar: Evet, ve bu tavşan da muhtemelen çıkmayacak. Sana katılıyorum. Evet, hepiniz Hamilton Komisyonu’ndan bahsettiniz, Baker-Hamilton Komisyonu’ndan… Son günlerin önemli gelişmelerini izleyicilerimize kısaca hatırlatmak istiyorum: İşte bu Irak Çalışma Grubu, 7 Kasım seçimlerinden sonra biraz daha ön plana çıktı. Başkan Bush bu komisyonun bir üyesi olan eski CIA başkanı, baba yadigarı Robert Gates’i, 8 Kasım’da, seçimlerin hemen ardından Savunma Bakanlığı’na atadı, Rumsfeld’i yerinden aldı. 13 Kasım’da, bu grupla Beyaz Saray’da bir buçuk saat görüştü. Ardından da, 15 Kasım’da, Amerikan Merkezi Kuvvetler Komutanı General Abizaid Kongre’de, Irak’ta strateji değişikliğinden aslında pek de yana olmadığını anlattı. Gelin Bush’un ve Abizaid’in sözlerini hatırlayalım önce.

George W. Bush (teyp): “Baker Komisyonu’nun raporunu görmeden birşey söylemek istemem. Onlarla görüştüğüme memnunum. Üyelerinin ve sordukları soruların kalitesi beni etkiledi. Tıpkı benim gibi, onlar da, Irak’ta başarılı olmamızı istiyorlar. İyi bir tartışma yaptık, ama raporda ne yazacağından emin değilim… İlginç fikirler ortaya atmalarını bekliyorum.”

John Abizaid (teyp): “Harekatın bu aşamasında, hem kendi kuvvetlerimizi, hem Irak kuvvetlerini yönetebilmek için esnekliğe ihtiyacımız var. Kuvvet sayısının üzerine tavan
sınırı getirmek ve çekilme takvimleri açıklamak bu esnekliği sınırlandırır.”


Çongar: Evet, Washigton’da, 7 Kasım sonrasında bir yandan tabii Demokratların, liberallerin nüfuzu arttı. Ama bir yandan da sağ, kendi içinde iktidar dengelerinde bir değişiklik yaşıyor. Neoconların zaten nüfuzu biraz azalmıştı. Ama Bush’un “Ortadoğu’da değişim” projesiyle ortaya çıkan ve Irak Savaşı’nı, “bu değişim projesinin lokomotifi” gibi gören ekibi de, şimdi işte baba Bush döneminden kalma gerçekçilerin, pragmatistlerin altında kalacak gibi görünüyor. Bunu, biraz tartışmak istiyorum. Amerika’da birçok yazar bunun aslında kötü bir gelişme olduğunu da vurguladı. Ama diğer bazları, “Irak’taki gidiş son derece kötü. Bundan kötüsü de olamaz, dolayısıyla mutlaka alternatif strateji gerekli” diyor. Şimdi önce, Abdullah sana sorayım. Bir kere bu noktaya gelinmesinde yanlış bir vizyon sorunu mu var? Yani Bush’un vizyonu mu başından itibaren yanlıştı, yoksa vizyon doğruydu da uygulamada mı çok ciddi hatalar yapıldı?

Akyüz: Savaş baştan yanlıştı. Tabii, bunu tespit etmemiz lazım, ama ardından da ne kadar yanlış yapıldığını gün geçtikçe öğreniyoruz. Ne kadar hatalarda ısrar edildiğini ve bu anlamda da Rumsfeld’in gitmesinin de ne kadar önemli olduğu da ortada. Fakat, bir yandan onun gitmesiyle de, bütün bu hataların tersine döndürülüp yeniden bir başarı politikasına da girileceğini beklemek de bir hayalcilik. Çünkü aşınmış, yıpranmış üç buçuk yıllık bir süre de var geride bıraktığımız zaman. Dolayısıyla ben burada, şu anda dünyanın bütün beyinlerini bir araya getirirseniz, bir çözüm için ortaya bir konsensus sağlamanın çok zor olduğu bir durumla karşı karşıya olunduğunu düşünüyorum. Ne içeriden ne dışarıdan birşey gelmiyor. Avrupalılar, zaten tamamen bu sürecin dışında duruyorlar. Dolayısıyla olay başından yanlıştı. Uygulamada da çok büyük hatalar oldu.

Çongar: Peki bu aşamada, Soner sen Irak Çalışma Grubu önerilerini ortaya koyduğunda, ki benzer bir öneri raporu da Pentagon’dan, askerlerden, Irak’ta görev yapmış subaylardan gelecek, bu iki rapor aralıkta Bush’un önüne geldiğinde, sence o rapordakileri kelime kelime uygulayacak mı yoksa “Tamam teşekkür ederim, ama ben kendi yolumda devam ediyorum” mu diyecek?

Çağaptay: Bence raporu oldukça ciddiye alacak. Çünkü aslında rapor tek başına önemli bir gelişme, fakat aynı zamanda başka bir gelişmenin de işareti. Gates’in Savunma Bakanlığı’nın başına atmasının benzer bir işaret olduğu gibi. Neyin işareti o? Amerika’nın dış politikasına uzun yıllar boyunca çekip çevirmiş olan müesseselerinden olan Dışişleri Bakanlığı ve CIA gibi kurumların, son altı sene içinde neoconlar tarafından dışarıya itilmiş olan kurumların, dış politikada tekrar merkeze oturduklarının işareti. Yani Türk seyircisinin belki de aslında rahatlıkla kulağının duyacağı bir benzetme kullanabilirsek, “Amerikan derin devleti dış politikayı tekrar ellerine aldı” diyebiliriz. Bu rapor bunun işaretidir…

Çongar: “Derin devlet” derken, baba Bush döneminin devleti…

Çağaptay: …evet, tabii yani siyasi elit, daha doğrusu Amerikan dış politika eliti, Amerikan dış politikasını yıllarca yürütmüş olan elit, tekrar bu politikayı eline aldı. Neoconların yapmak istediği, her ne kadar idealist “Ortadoğu’da değişim, hemen şimdi” stratejisi vardıysa da, aynı zamanda sürrealist bir stratejiydi. Ve Bush dahil olmak üzere pek çok kişi bunun aslında pek başarılı olmadığının farkında. Yöntemlerden dolayı özellikle, amaçlardan dolayı olmasa dahi. Bunun neticesinde, bence rapor ciddiye alınacak ve bu raporun içinde pek çok öneri uygulamaya geçirilecek. Şunu söylemek lazım rapor hakkında. Rapor henüz çıkmadı. Bu dinamik bir rapor, yani bu ne demek? Rapor olgunlaşıyor demek aslında. Raporun bir kısmının dışarıya sızdırılması, işte “kuvvet çekilme” meselesi, onu tartıştık. Rapor için de, işte feedback toplama amacıyla, yani ilgilenen taraflara rapor diyor ki raporu hazırlayanlar, “Eğer rapora katkıda bulunmak istiyosanız, buyurun gelin, söyleyin rapor çıkmadan önce, katkılarınızı lütfen bize verin”. İşte bu açıdan, aslında Türkiye için önemli bir fırsat var burada. Bir aylık bir pencere var. Üst kanallardan, Türkiye’nin, raporda kendisini rahatsız eden noktaların değiştirilmesini ve bunların neden değiştirilmesi gerektiği konusunda mesajları hemen vermesi lazım aralık ayına kadar.

Çongar: Sözüne noktayı koy, ama unutma. Çok önemli bir vurgu yapıyorsun Soner. “Türkiye ne yapabilir?” Zaten bunu tartışacağız. Ruşen’e vereceğim sözü, ama önce kısa bir reklam arası alıyoruz. Sakın ekran başından ayrılmayın. Döndüğümüzde, “Washington’un yeni Irak politikası Türkiye için ne anlam ifade edebilir,” onu konuşacağız.

-----

Çongar: Tekrar merhaba. Burası Washington ve biz sohbetimize Amerika’nın yeni Irak stratejisinin Türkiye için ne anlam taşıdığıyla devam ediyoruz. Ruşen, sözü sana verecektim. Demin sen dedin ki, Demokratların ne istemediği biliniyor; “Irak Savaşı devam etmesin” diyorlar, ama ne istediğini ortaya koyamıyorlar. Aslında belki de, Ankara için de söylemek mümkün bunu. Yani Ankara bölünmesini istemiyor Irak’ın, bu kesin. “Amerikan askerleri hemen çekilmesin” diyor. Ama ne istiyor? Daha doğrusu, istediği türden istikrarlı bir Irak’a nasıl ulaşılabileceğini düşünüyor Ankara? Ve Ankara’nın o görüşünü Washinton’daki herhangi bir grupla buluşturmak mümkün mü?

Çakır: Şimdi bir takım klişe laflar var. “Bölünmemiş, birlik içerisinde bir Irak.”Yani Saddam öncesi Irak’ı Saddamsız bir şekilde sürdürmek istiyor Türkiye. O hatta mümkünse federasyon bile olmasın. Çünkü Türkiye’nin en büyük endişesi, kuzeydeki Kürtlerin çok güçlenmesi durumunda, Türkiye’deki Kürtlerin de bundan etkilenebileceği üzerine kurulu olduğu için, Türkiye’nin, Şiiler konusunda ve Sünniler konusunda birtakım şeyler söylediğini az buçuk görüyoruz Ankara hükümetinin, ama bunlar çok net değil. Türkiye daha çok Irak’ın kuzeyine kendini endekslemiş. Bir, PKK varlığını, ikincisi de, Irak’ın kuzeyinde bir bağımsız Kürt devleti ya da güçlü bir, özerk bir Kürt oluşumu olmasını engellemeye çalışıyor. Ama buradaki insanların en son akıllarına gelen sorun Kürt, yani kuzey. Çünkü kuzey ile ilgili herkes, ağzını açtığı zaman “en güvenli yer” diye bakıyor. “En steril yer” diye bakıyor.

Çongar: Hatta orada belki üs kurmayı düşünüyorlar.

Çakır: Evet üs kurmayı… Yani şu anda dertleri Kürtler değil. Dertleri Bağdat çevresi, Sünnilerle Şiiler arasında neler yaşandı. Şimdi Türkiye sadece ve sadece Kürt meselesinin Kürtlerle ilgili, Kerkük ile ilgili meseleleri masaya getirip onun üzerinden bir tartışmaya girdiği zaman, Amerikalıları tam tatmin etmiyor. Çünkü onların öncelikli meselelerinde de, Türkiye’nin birşeyler diyebilmesi lazım.

Çongar: Peki, ama örneğin Irak’taki seçimler öncesinde Türkiye Sünnileri de devreye sokma anlamında çok olumlu bir rol oynadı İstanbul’daki toplantıda. Hatırlıyorsun…

Çakır: Evet, o konuda birtakım şeyler duyuyoruz. Ancak ortadaki mesele şu: Türkiye’nin Sünniliği, Türkiye’nin Sünniliği, bir Mısır’ın, Suudi Arabistan’ın, Ürdün’ün Sünniliği gibi değil. Türkiye aslında çoğunluğu Müslüman olan ama bir nevi, laikliğinden dolayı, nötr olan bir ülke. Yani Türkiye aslında, Sünnilere yakın olduğu kadar Şiilere de yakın olabilecek bir ülke. Hatta (Irak Başbakanı Nuri el) Maliki geliyor, başkası geliyor…

Çongar: Ama bu belki de güvenilir bir arabulucu olma rolüne iter.

Çakır: Evet, tam da onu söylemeye çalışıyorum. Yani Türkiye’yi sadece sisteme çekmek, sürece çekecek bir güç olarak değil, Türkiye’yi, aslında Sünnileri de katarak, Sünniler, Şiiler ve Kürtler üzerinde ayrı ayrı etkisi olabilecek bir bölgesel güç olarak tasavvur edebilirsek, Türkiye kendini böyle tanımlayabilirse gayet güzel olabilir. Aksi taktirde Türkiye sadece ve sadece Kuzey Irak’taki gelişmelerden rahatsız olan, bir de hükümetin İslamcı geçmişinden dolayı Sünni bir takım insanlara ulaşabilme imkanı olan bir ülke olarak ortaya çıkar ki, bu iyi birşey değil. Yani Türkiye’nin bütün Irak’ı kapsayacak bir şekilde birşeyler söyleyebilmesi, birşeyler yapabilmesi gerekir.

Çongar: Peki…

Çağaptay: Bence bu iyi niyetli bir arzu ama gerçekleşebilir mi? Bence Irak’taki nüfusun aslında şu anda baktığı, onların Mekke’si olan başka devletler var. Şii nüfus büyük ağırlıkla İran’dan ilham alıyor. Hatta iktidardaki Şii partiler de onlara karşı çıkan muhalefetteki Şiiler de dahil, onlardan ilham alıyor. Yani hem Maliki hem Sadr’ın kuvvetleri, “Tahran’dan ne gibi direktifler gelecek” diye muhtemelen bekliyorlar gün be gün. Nüfus ise ağırlıklı olarak Ürdün, Suudi Arabistan ve Suriye’deki Sünni nüfusla alakalı bir nüfus. Türkiye’nin bu iki nüfusu biraraya getirebilme, bunlar üzerinde bir telkinde bulunma kuvveti çok iyi bir arzu, ama bence gerçekleşilebilir bir arzu değil. Belki Sünni gruplar içinde Baasçı gruplarla geçmişten beri kurulmuş olan ilişkilerin devamı açısından kimi telkinlerde bulunabilir Türkiye. Ama global olarak, çok büyük etkide bulunacağını sanmıyorum. Yine sonuçta, Türkiye’nin elinde ciddi Kürt meselesi var burada; PKK var. Türkiye’nin belki de şunu söylemesi lazım Amerika’ya, Baker-Hamilton raporu ortaya çıkmadan önce. Bir, “içinde PKK’nın dahil olduğu federatif-konfederatif nasıl olursa olsun herhangi bir aranjmanı, Türkiye’nin kesinlikle kabul etmeyeceği.” Ve bundan dolayı, Iraklı Kürtler akıllıysalar, PKK meselesini bir an önce halletmeleri gerektiğinin üzerine gidilmesi lazım. İkincisi de, Türkiye’nin uygulaması gereken şu, Ruşen’e katılıyorum. Kürt meselesi Amerika’dan bakıldığında Irak meselelerinin en küçüğü. Ama eğer Baker-Hamiton raporunda önerilerden birisi olan bir öneri takip edilirse, o da nedir? “Kuvvetlerin merkezi Irak’tan, kuzeye çekilmesi. Aslında Kürtlerin de, Amerika’nın da, beklemediği kadar bir mesele olacağının Türkiye tarafından vurgulanması lazım. O mesele nedir: Orta Irak’taki direnişçi İslam, Kuzey Irak’a taşınacak Amerikan askeri varlığı oraya gittiği için.

Çongar: O noktada Abdullah, sana sormak istiyorum. Hızla rica edeceğim. Şimdi Kürtler, aslında belki de Türkiye’nin en fazla nüfuzu olabilecek olan topluluk.

Akyüz: Evet.

Çongar: Yani Sünniler, Şiiler evet, belli bir geçmiş var, ama sonuçta Kürtler komşumuz ve Kürtlerle içiçe yaşayan bir ülke Türkiye. Ama tabii, Kürtler ile bir modus vivendi, bildik nedenlerle sağlanamıyor. İşte PKK sorunu devam ediyor. Türkiye, Irak’ın Kürt Cumhurbaşkanı (Celal) Talabani’yi, Çankaya Köşkü’nde ağırlamıyor. (Mesut) Barzani’yle, bölgesel yönetimin başkanıyla diyaloğu son derece sorunlu. Sence Türkiye bu kısa dönemde Kürtler ile yeni bir anlayış birliği geliştirmeye çalışmalı mı? Bu gerçekçi mi?

Akyüz: Bence çoktan beri bunu yapıyor olması lazımdı, ama yapmadı. Çeşitli nedenlerle yapmadı. Cumhurbaşkanı (Ahmet Necdet Sezer) düzeyinde biliyorsunuz bir sıkıntı var. Davet etmek istemiyor Cumhurbaşkanı. Hükümet düzeyinde başlangıçta daha bir olumlu bir hava vardı, sonra onlar da bir mesafe koydular. Dolayısıyla, ben bu noktadan sonra, hele seçim ortamına giren bir Türkiye’de bunun yapılabileceğine inanmıyorum. Keşke yapılabilse, ama gerçekten bizim şu dönemde Amerika’ya mesajlarımızı ilememiz lazım. Geçen gün daha geçen Pazar, bir televizyon programında, Demokratların ağır topu eski başkan adayı, aday adayı…

Çongar: Şimdi ona geliyoruz. Şimdi ona geliyoruz…

Akyüz: …Howard Dean, bu Türkiye’nin PKK hassasiyetini ve Irak Savaşı’nın nasıl bir Türkiye üzerinde olumsuz etki yarattığını anlattı…

Çongar: Abdullah, çok iyi yaptın. Benim vermem gereken giriş cümlesini sen söyledin. Gerçekten Howard Dean’i şimdi dinleyelim. Kayıtlarımızda var; onun üzerinden konuşalım.

Akyüz: Evet, tamam.

Howard Dean (teyp): “Başkan, bizi Irak’a sokarken ne yaptığı konusunda en ufak bir fikri yoktu. Dolayısıyla, ne olursa olsun bu işin sonu kötü olacak. Olabilecek en kötü şey, ki bu pekala mümkün, Türk birliklerinin Kürdistan’a girmesidir. Çünkü Kürtler, Türkiye’nin doğusunda terörist şiddet uyguluyor ve terörist örgüt PKK, şimdi Kürdistan’da üslenmiş durumda. Bu çok ciddi bir sorun. Irak’a girmeseydik, bu ciddi sorun olmayacaktı. Türkiye en önemli müttefiklerimizden biri. Bu savaşın öngörülmeyen binbir çeşit sonucu var.”

Çongar: Evet, Howard Dean hiç önemsiz bir insan değil. Demokratik Parti Ulusal Komitesi Başkanı ve aslında Türkiye’nin bir numaralı sorununu durup dururken bir televizyon programında dediğin gibi gündeme getirdi Abdullah.

Akyüz: Evet.

Çongar: Şimdi isterseniz, biraz da Demokratik Parti’yle Türkiye ilişkilerini konuşalım bu çerçevede. Ankara Demokratlara epey meafeli. Ve bunun nedenlerinden biri ki ben yetkililerden, hem diplomatlardan hem askerlerden duydum; Demokratları “PKK yanlısı, Kürt meselesine aşırı sempatisi olan bir grup” olarak tanımlıyorlar. Bu sence haklı bir tanımlama mı Ruşen?

Çakır: Sanmıyorum, yani Kürtler Bush döneminde, herhalde Irak Kürtleri ise söz konusu olan, Bush döneminde hayatlarının en güzel dönemini yaşıyorlar. Yani orada şu anda bir federal devlet… Ülkede federasyon yok, ama kuzey Irak’ta var. Çok rahat yaşıyorlar, bayağı ekonomik yardım alıyorlar. Yeniden yapılanma var, şu var bu var. Yani bunun bir, “Demokratlar daha Kürtçü, Cumhuriyetçiler daha az Kürtçü” falan gibi şeyler, ancak Türkiye’de kahve muhabbetlerinde edilebilecek laflar. Böyle şeyler yok. İçlerinde, her partinin içinde, daha sıcak bakan var, daha mesafeli bakan var. Howard Dean beklenmedik bir şekilde Türk hassasiyetine destek veriyor. Hiç beklediğimiz birşey değildi. Birtakım insanları da biliyoruz ki, Demokratlara yakın ve Kürtlerin hamisi gibi dolaşıyorlar. Bunlar pekala değişebilir. Burada gerçekçilik ne derece etkili olacak? Türkiye’ye ne derece ihtiyaçları olacak? Buna bakmak lazım. En Kürt hamisi olan bile Irak’tan bir an önce kazasız belasız çıkmak için, Türkiye’yi kazanmanın gerektiğini düşünüyorsa orada frene basacaktır.

Çongar: Bir de sonuçta hatırlatmak lazım ki…

Akyüz: Birşey söyleyebilir miyim? Demokrat Parti’nin içinde…

Çongar: …birşey hatırlatayım. Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim eden Demokrat bir yönetiminin başkanıydı.

Akyüz: Evet, evet…

Çağaptay: Doğru, ama bir de şu da var. Demokratların içinde çok kuvvetli bir insan hakları lobisi var. Bu solcu bir parti. Bu solcu bir parti ve bu lobi Türkiye meselesine…

Çakır: Evet, ben de o lobiyi destekliyorum. Ne yapayım yani?

Çağaptay: Fakat, fakat bu meselede şu sorun da var. Bu lobinin Türkiye’ye bakışında, bazen Kürt sorununu, terör ögesini görmeden, bunu sadece insan hakları sorunu olarak algılıyor böyle değerlendiriyor. Bunu biz geçmişte gördük. 90’larda silah satımında sıkıntılar yaşandı zaman zaman. Ona benzer sıkıntılar tekrar da yaşanacak. Ama şu da var, Ruşen’e katılıyorum, Türkiye’nin yapıcı olması lazım. Demokratlarla şu andan itibaren diyaloğa geçip partinin en başındaki kişilerle, onlara kafalarında Kürt meselesinin ve PKK meselesinin terör meselesini ayrıştırması lazım ki, aynı 90’lardaki kafa karışıklığı tekrar yaşanmasın.

Çongar: Abdullah’ın itirazı var…

Akyüz: İtirazım yok da, bu algılamanın nereden geldiği konusunda bir açıklama yapmak gerekiyor. 90’larda Türkiye’nin insan hakları sicili çok bozuktu ve bugün Türkiye aynı noktada değil. Bir kere, o ayrımı iyi yapmamız lazım. AB sürecinde Türkiye çok ciddi adımlar yaptı. Bu, bütün sorunları çözdüğümüz anlamında değil. Ve 90’larda bu kötü sicilden dolayı, insan hakları lobisiyle Kürt lobisi, burada adeta iç içe geçmişti. Fakat biz, 1990’ların Türkiye’sinde değiliz, dolayısıyla o refleksle bakmamamız gerekir diye düşünüyorum. Ve bizim şu anda, Demokratlara söyleyeceğimiz çok daha şey var. Ve onlardan bize yönelecek tepki de 90’lara göre çok daha az olacak.

Çongar: Ama biraz galiba, Türkiye’nin kendi önemini, demin Ruşen söylüyordu, Irak konusundaki önemini, özellikle bu yeni Demokratik yönetimine Kongre’nin anlatabilmesi lazım.

Akyüz: Kesinlikle. Kongre en zayıf olduğumuz yer.

Çağaptay: Sicili düzelmiş olsa bile bir de şu sıkıntı var. Türkiye aleyhine çalışmakta olan diğer lobi kuruluşları, var olan çok ufak meseleri dahi büyütecek ve insan hakları lobisiyle, mesela Ermeni lobisi arasındaki angajmanlar devam edecek bence. Türkiye bence demokrasi açısından 90’lara göre, bence son derece liberal bir ülke. Ama bütün ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de sıkınıtlar var. Bu sıkıntılar bulunacak, bunlar mercek altında büyütülecek ve sanki büyük sorun varmış gibi sunulacak. Belki Türkiye’nin bu açıdan yapması gereken Howard Dean gibi Türkiye konusunda son derece olumlu şeyler söyleyen birisi, ki Dean’in ben az önce söylediklerinin pek çoğunu kendim yazardım diye düşündüm dinlerken, bu gibi kişilere Türkiye’nin büyük resim açısından önemini anlatmak lazım. Bu, gerek Ermeni lobisinin faaliyetlerini nötrleştirmek için, gerekse de insan hakları lobisinin faaliyetlerini bloke etmek için aşama olabilir. Nedir? Türkiye’nin Irak’ta yapabilecekleri, Türkiye’nin Amerika için bölgedeki önemi ve özellikle Türkiye’nin müttefik olarak kaybedilmesinin Amerika için ne gibi bir negatif etkileri olacağını anlatmak lazım. Örneğin, bir argüman: Bugün Amerika için Ortadoğu’daki en büyük iki mesele nedir? Birisi İran diğeri Irak.Bu iki devlete de komşu olan tek devlet hangi devlet? Türkiye. Demek ki, Amerika bazı şeyleri halletmek istiyorsa Türkiye gibi önemli bir devletin kalbini kazanmak durumunda. İşte bu açıdan, belki de Ermeni soykırımı tasarısı, şudur, budur, insan hakları gibi ufak sorunlara girmeden… Amerikan hükümetine ve Demokratlara büyük tablonun gösterilmesi lazım.

Çongar: İnsan hakları aslında ufak değil, büyük bir sorun. Yani Türkiye’de de büyük bir sorun. Abdullah’ın dediğine katılıyorum. Çok ciddi iyileşmeler olmakla beraber, mükemmel bir tablo yok. Ama eminim, ekran başındaki izleyicilerimizin arasında, şunu da düşünenler var: “Demokratlar, o kadar insan haklarına önem veriyorlarsa, önce Amerika’nın kendi insan hakları ihlalleri ve son yıllardaki kendi demokrasi ve hukuk devleti açısından sorun oluşturan, çıkan yasalar olsun, çeşitli uygulamalar olsun, bunları gündeme getirsinler.” Bir de galiba böyle bir önceliği olacak Demokratların. Ben pek de zannetmiyorum, “Hadi Türkiye’nin meselerine…” diye… O kadar yüklü bir Kongre gündemi var ki, belki de Kongre başını kaşıyamayacak Irak’la uğraşmaktan.

Akyüz: Doğru. İç meselelerle uğraşmaktan… Biliyorsunuz, yüz günde yapmayı vaat ettikleri birçok şey var. Bunların çoğu içeriyle ilgili, iç konularla ilgili. İnsan hakları da bunlardan birisi.

Çongar: Evet. Demin “Ermeni lobisi” dedin Soner. Şimdi onu tartışacağız. Ermeni meselesi, tabii Türkiye’nin Washington’daki en önemli konularından biri. Kongre’yle ilişkilerde çok belirgin ve Kongre’nin yeni Demokrat yönetimi de Türkiye’yi bu yüzden biraz rahatsız ediyor. Evet, sevgili izleyiciler, lütfen ayrılmayın. Döndüğümüzde Ermeni konusunu tartışacağız.

-----

Çongar: Tekrar merhaba. Washington’daki tartışmamızı Ermeni meselesiyle sürdürüyoruz. Ermeni soykırımı tasarısının yeni Demokrat Kongre’de şansı arttı mı? Bunu tartışacağız. Tartışmamıza geçmeden önce ben, son günlerde bu konuda yapılan önemli açıklamalar vardı, onları kısaca izleyicilerimize hatırlatmıak istliyorum.

(Ekrandan okuyarak) Örneğin, Temsilciler Meclisi Başkanı olma yolundaki Demokrat Nancy Pelosi, 24 Ekim’de şu açıklamayı yaptı: “Ermeni soykırımının gerektiği gibi tanımasına yönelik karar tasarılarını destekleyegeldim. ABD, kıyımı tanımalı ve ne zaman ve nerede gerçekleşirse gerçekleşsin, soykırımı durdurma konusunda kararlılığını tazelemelidir. Bu çaba, Temsilciler Meclisi’nde her iki siyasi partiden de kuvvetli destek almaktadır ve ben de 110’uncu Kongre’de bu çabaları desteklemeyi sürdüreceğim.”

Amerikan Ermeni Ulusal Komitesi Başkanı Aram Hamparian, biliyorsunuz lobinin önde gelen isimlerinden biri, şöyle dedi seçimler sonrasında: “Amerikan Ermenilerinin bu seçimlerde oynadığı hayati ve enerjik rolden büyük gurur duyuyoruz. Kongre’deki iktidarın el değiştirmesi, Ermeni toplumunun gündemi açısından büyük anlam taşıyor. Dennis Hastert’ın devredilmesini ve yerine Amerikan Ermeni meselerine güçlü destek veren Nancy Pelosi’nin geçecek olmasını memnuniyetle karşılıyoruz.”

Ve Washington’da son yedi yıldır Türkiye’nin lobisini yapan kuruluşun başkanı, eski Cumhuriyetçi Robert Livingston, 10 Kasım’da şöyle dedi: “Bugüne dek Clinton ve Bush yönetimleri ile Temsilciler Meclisi ve Senato liderleri, Ermeni soykırımını tanımanın makul olayacağına inanmışlardı. Çoğunluğun Demokratlara geçmesi, bu şansı biraz zayıflatsa da, Dışişleri ve Beyaz Saray’ın yardımlarıyla, yeni Kongre yönetimini, bu meseleyle ilgilenmenin ABD’nin ulusal çıkarına aykırı olduğuna ikna etmeye çalışacağız.”

Görüşler böyle. Ermeniler umutlular bu kez soykırım tasarısını geçirebileceklerinden. Pelosi’den en azında öyle bir destek var; destek açıklaması var. Şimdi sormak istiyorum; Soner, önce senle başlayayım. Sence Ermeni tasarısı bu siyasi ortamda Kongre’den geçer mi?

Çağaptay: Geçme ihtimali hiç olmadığı kadar yüksek. Neden yüksek? Amerika’daki çok etkili olan Ermeni nüfus tümüyle hemen hemen Demokrat. Demek ki Demokratların iktidara gelmiş olması son altı senedir olmadığı kadar iktidara yakınlaştıklarının işareti. Tasarıya çok büyük destek olacak. Geçme karşısındaki en büyük blokaj, tabii ki Bush’tan ve Beyaz Saray’dan gelecek. Belki burada Türkiye’nin yapması gereken argüman, “1915’te olanın adı nedir” tartışmasından ziyade, “Böyle bir tasarının geçmesi Türk-Amerikan ilişkisini nasıl çökertir” argümanını yapmak. Bu argümanı gerek Bush’un, gerekse Kongre’deki Ermeni lobisine dahil olmayan pekçok milletvekilinin olumlu karşılayacağını düşünüyorum ben. Bu açıdan iktidar partisi AKP’ye düşen bazı görevler var. Kongre ve Meclis arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi, ziyaretler, temaslar, buradaki “hearinglere” katılma, buradaki bazı milletvekillerinin, Türkiye’ye davet edilmesi, aslında bu iki tartışmanın birbirinden ayrıştırılması açısından faydalı olacak. Türkiye’nin hep söylemesi gereken, “Biz olanın adını tartışmıyoruz. Bizim için önemli olan şu andaki ilişkimizin nereye gideceğidir. Böyle bir tasarının geçmesi ilişkimizi çökertir” mesajını vermesi lazım Türkiye’nin.

Çongar: Evet. Soner’e katılıyor musun Ruşen? Biz senle izledik bu Ermeni toplantılarını beraber ve genellikle Türkiye’den uzmanlar, tarihçiler geldiğinde, Türk tezlerini anlattığında, işte biz Türkler dinliyoruz ve de birkaç Ermeni temsilcisi oluyor onları dinleyen… Yani Amerikalılara galiba, şu aşamada zaten, “1915’te soykırım olduğunu nereden çıkartıyorsunuz” deyip, bunu anlatmak, buna ikna etmek çok da mümkün değil gibi gözüküyor.

Çakır: Artık olay bu değil. Olay başka. Olay, tamamen Soner’in söylediği gibi ikili ilişkiler, hatta üçlü ilişkiler de diyebiliriz. Bir şekilde Ermeni diasporası üzerinde, Ermenistan ülke olarak çok farklı bir şekilde zaman zaman rol oynayabiliyor. Ben burada şunu düşünüyorum. Demokratların önünde iki yıl var başkanlık seçimlerine ve önlerinde de Irak var. Şimdi burada Demokratlar seçime girdiler; seçimden zaferle çıktılar. Gazetelere bakıyoruz, televizyonlara bakıyoruz; bir tane bile Ermeni lafının geçtiğini görmedim. “Irak” diyorlar, belki biraz “İran” diyorlar, belki çok azıcık “Suriye” diyorlar, “Ortadoğu barışı” diyorlar vesaire. Bunların hepsinde Türkiye’nin adını bir şekilde anıyorsunuz. Ermenistan, Ermeniler vesaire yok yani. Şimdi Türkiye böyle bir gündemde. Böyle bir gündemde Türkiye’yi, açıkça karşısına alacakları çok açık olan bir adımı niye atsınlar? Eğer bu adımı atacaklarsa zaten atsınlar. Böyle birşeyin, işte şimdi Genelkurmay, Fransa ile askeri ilişkileri dondurdu. Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasında askeri ilişkilerin dondurulması, silah alımının durdurulması falan, bunlar olabilecek gibi yani. Burada çok büyük sonuçlara yol açabilecek; hem Türkiye’de hem de burada. Ama onun ötesinde, Türkiye’nin Ortadoğu’da, Amerika’nın böyle bir hasmane tavrı karşısında, Amerikan Kongresi’nin, Türkiye de buna Ortadoğu’da cevap vermeye kalksa, Irak’ta cevap vermeye kalksa; Irak’ta çözümün parçası olmaya yanaşmasa, Amerika çok büyük bedeller öder. Bunların hesabını yapacaklarını sanıyorum. Genel olarak bakıldığında, ben bunun lafının edilebileceğini, ama bunun Pelosi tarafından bile gündeme getirilmeyeceğini tahmin ediyorum.

Çongar: Şimdi o çok da önemli. Bu teknik birşey aslında; her zaman konuyu çok bilmeyenler birebir anlayamayabiliyor. Mesele, bu tasarının kabul edilip edilemeyeceği değil. Şimdi şunu biliyoruz; Kongre’de bu tasarının yeterince oyu var. Yani şu anda Genel Kurul’a sunulsa, Cumhuriyetçi Kongre’den bile “evet” oyu, maalesef alır bu tasarı. Ama mesele, Temsilciler Meclisi’nin liderliğinin, bunu gündeme sunup sunmadığı. Eski lider Dennis Hastert sunmuyordu. Şimdi Pelosi’nin ve yeni seçilen yardımcısı Steny Hoyer’ın, ki o da Ermeni lobileriyle çok yakın ilişkide olan bir siyasetçi, onların gündeme getirmesi gerek. Abdullah, sana sorayım. Nasıl bir strateji izlemeli Türkiye? Pelosi’yle, Hoyer’la, bugüne kadar hemen hemen hiç olmayan bir ilişkiyi nasıl kurabilir bu kadar kısa zamanda?

Akyüz: Şimdi bu insanların, bu Ermeni meslesine, gerçekten insan hakları, tarih, işte felsefe, inanç olarak baktıklarını hiç sanmıyorum. Tamamen politik ve seçimlere yönelik bir bakış açısı bu ve zaten seçim zamanı gündeme geliyor esas olarak. Dolayısıyla ben, 2007’de bir tehlike görmüyorum. 2008’de bu olabilir. Eğer bu arada, Cumhuriyetçiler tekrar bir atak yapar ve 2008 seçimleri bir parça başabaş gidecek gibi olursa bir iki milletvekilliğinin kazanılması önemliyse, Ermeni nüfus bildiğiniz gibi belli yörelerde yoğunlaştığı için etkili olabiliyor. Fakat bundan önce yapmamız gereken, zaten yeni birşey değil. Zaten bugüne kadar olan tasarılara hep “Türkiye ile olan ilişkiler bozulur. Türkiye önemli bir ülkedir” diye karşı çıktı Amerikan yönetimleri. Biz şimdi, az önce de söylendi. Bu Irak konusu, bu ülkenin en önemli meselesi. Türkiye o büyük resmin içinde zaten. Dolayısıyla bizim, o resmin içindeki önemimizi ve yapıcı tavrımızı ortaya koymamız lazım ki, bu küçük başağrıları ya da gürültüler, büyük resmin içindeki ilişkiyi bozmasın. Bu mesajı vermemiz lazım. Irak konusunda söylendi. Gerçekten şu anda belki en fazla ihtiyaçları olan, oradaki asker ve polisin eğitimi. Türkiye, bu konuda ne yapabilir bilemiyorum pratik gerçekleri, ama Türkiye’nin en fazla katkı yapabileceği alanlardan birisi. Ve Demokrat Kongre ile iletişim kurmak… Çünkü bizim Demokrat yönetimlerle ilişkimiz iyi. Onların beyin takımıyla iletişimimiz iyi, fakat Kongre üyeleriyle iletişimimiz çok zayıf. Bu dönemi onunla geçirip bu meseleleri, bir sorun olmaktan çıkartmamız bence mümkün.

Çongar: Evet. Orada nokta koyalım. Tabii, Ermeni meselesi deyince 1915’i tartışıyoruz, ama ben programızı bitirirken, biraz daha yakın tarihimize, bir başka acı olaya bakmak istiyorum. 15-20 Kasım olaylarının, terörist saldırılarının üçüncü yıldönümünü anıyoruz. Ruşen, sen geçenlerde bu konuda çok etkili bir yazı yazdın Vatan gazetesinde. Sence, neden Türkiye kendi 11 Eylül’ünü hatırlamak istemiyor; bundan ders almamakta adeta ısrar ediyor?

Çakır: Vallahi, diyecek laf yok. Türkiye zaten kendisi laiklik tartışmasına bulaşmış ve bunun içerisinde, İslamcı birtakım teröristler sözkonusu olduğu için, hükümette de İslamcı gelenekten bir parti olduğu için, bunların hepsini biliyoruz ama yüzleşmedik. Ağızımızı açıp unutmak istiyoruz, unutturmak istiyoruz. Belki unuturuz, unuttuk. Ama onlar, bence bize hatırlatacaklar. Yani tekrardan bir terör saldırısı gündeme gelirse, ne diyeceğimizi en azından şimdi hazrlamamız lazım. Ama utanç verici bir unutma çabası içersinde Türkiye. Hiçkimse bu konuyu hatırlamıyor. Olmamış gibi yapıyor. Burada tabii, 11 Eylül ile bire bir kıyaslanamaz ama bu da bizim 11 Eylül’ümüzdü. Burada neler yapıldığını görüyorüz. Türkiye’de maalesef yok.

Çongar: Zamanımız doldu. “Yeni 11 Eylül’ler olmasın, 15-20 Kasım’lar olmasın” diyoruz. Hepinize çok teşekkür ediyorum. Abdullah Akyüz, TÜSİAD Amerika Temsilcisi; Soner Çağaptay, Washington Enstitüsü’nden, ve Ruşen Çakır, Vatan gazetesinden. Sağolun, var olun.

Ve sevgili izleyiciler, sizlere de çok teşekkür ediyoruz; bizleri izlediniz. Bir dahaki programımıza kadar, size “Bizi okuyun” ve “bize yazın” demek istiyorum. Bizi okuyun; blog sayfamıza gidin orada programlarımızın tam metinleri var; program ekibi hakkında bilgiler var; ayrıca Washington’dan Türkiye’yi ilgilendiren bilgi ve belgeler, Amerikan politikasını yansıtan söyleşiler bulacaksınız. Ve lütfen, bize elektronik posta mesajlarınızı göndermeyi, önerilerinizi, eleştirilerinizi, sorularınızı iletmeyi unutmayın. Bir dahaki programda, aralıkta buluşacağız. Ve o zaman, hem Türkiye-Amerika-Avrupa üçlüsünü konuşacağız, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin Washington’dan nasıl göründüğüne bakacağız; hem de işte bugün konuştuğumuz, Irak’ta yeni stratejilerde nereye varıldı, neler ortaya konuldu? Türkiye’yi bunlar nasıl etkileyecek? Onlara hep birlikte bakacağız. Tekrar teşekkürler, yeniden görüşmek üzere, hoşçakalın diyorum. Ben Yasemin Çongar, Burası Washington.
POSTED BY HANDE ATAY ALAM AT 10:45 AM

BW 5 - ABD, yeni bir 28 Şubat istiyor mu?

Washington, D.C. / Yayın tarihi: 15 Ekim 2006


SUNAN: YASEMİN ÇONGAR

KONUKLAR:

SONER ÇAĞAPTAY: WASHINGTON ENSTİTÜSÜ

ZEYNO BARAN: HUDSON ENSTİTÜSÜ

ÖMER TAŞPINAR: BROOKINGS ENSTİTÜSÜ

Çongar: Amerika’dan hepinize merhaba. Burası Washington, ben Yasemin Çongar. CNN Türk’ün Amerikan başkentindeki stüdyolarında yeniden beraberiz. Ve bugünkü programımızda Türkiye’de irtica tartışmaları, demokratik istikrar, PKK’nın Kuzey Irak’taki geleceği ve aslında Irak’ın kendi geleceği gibi son derece kritik konular var. İşte bu konuları konuşmak üzere, stüdyomuzda hem Washingon’u yerinde takip eden, ama hem de bir gözü, bir kulağı hep Türkiye’de olan konuklarımız var.
Ben Soner Çağaptay’dan başlamak istiyorum. Soner, Burası Washington ekibine bu programla katılıyor. Washington Enstitüsü’nün Türkiye programı direktörü. Ayrıca, Georgetown Üniversitesi’nde ders veriyor. Amerikan Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Akademisi’nde Türkiye Çalışmaları Bölümü’nü yönetiyor ve siyasi İslam, laiklik, milliyetçilik ve tabii Türk dış politikası konusunda çok sayıda makalesi, kitabı var Soner Çağaptay’ın.
Zeyno Baran Washington’da Hudson Enstitüsü adlı fikir kuruluşunun bünyesindeki Avrasya Politikası Merkezi’nin Direktörü. 1996’dan beri Washington’da Türk-Amerikan ilişkilerini izliyor ve şu anda özellikle global İslami akımlar üzerine çalışmalarını yürütüyor.
Ve Ömer Taşpınar. Yine Washington’daki bir başka fikir kuruluşu olan Brookings Enstitüsü’nde Türkiye Programı’nın yöneticisi. Ayrıca Amerika Ulusal Savunma Üniversitesi’nde ve Johns Hopkins’e bağlı, kısa adı SAIS olan Uluslararası İlişkiler Okulu’nda öğretim görevlisi. Radikal Gazetesi’nde düzenli yorum yazıları yazıyor. Hepiniz hoşgeldiniz.

Bugün birlikte yanıt arayacağımız konuları önce üç ana soru halinde izleyicilerimize de aktarmak istiyorum. Şimdi ekrana da geliyor bu sorular. İlk sorumuz, “Amerika Birleşik Devletleri yeni bir 28 Şubat istiyor mu?” İkincisi, “Washington PKK’ya silah bıraktırabilir mi?” Ve üçüncüsü, “Başkan Bush Irak’ın üçe bölünmesine razı olacak mı?”

Evet, gelin irtica tartışmalarından başlayalım. Geçtiğimiz haftalarda, günlerde, Türk-Amerikan ilişkileri kapsamında, Beyaz Saray’daki Bush-Erdoğan görüşmesinden neredeyse daha çok tartışılan olaylardan biri, Büyükelçi Ross Wilson’un, Amerika’nın Ankara Büyükelçisi’nin söylediği sözlerdi. İrtica tartışmalarına, Amerika da bir şekilde dahil oldu. İşte şimdi, dilerseniz Ross Wilson’un sözlerini ekranımıza getirelim ve yeniden hatırlayalım.

Wilson, “Türkiye’de iç politika ve medyada her zaman belli miktar kakofoni olsa bile, ufukta benim güçlü, laik, istikrarlı bir demokrasi olarak Türkiye’nin geleceğinden kaygı duymamı gerektiren hiçbir şey yok,” demişti. Türkiye’nin siyasi kurumlarının, güvenlik kurumlarının ve tabii seçilmiş kurumlarının seçmen beklentilerine karşılık vermesi Türkiye’yle ilişkimizin temelindedir,” diye vurgulamıştı. Ve “Beni, hem ordu dahil Türkiye’deki çok çeşitli aktörlerin siyasi etkinliklerinde işitip gördüğümüz görüntü, hem de Türkiye, 21. yüzyıldaki geleceğine karar verirken, kurumlarının çok karmaşık konularla baş etme gücü ve dayanıklılığı şaşırtıyor” diye bir vurgu yapmıştı.

Şimdi, bunu söylemek istiyorum; Wilson, bu açıklamaları yaparken benim de dahil olduğum bir grup gazeteciyle konuşuyordu ve açıkcası sorularımız üzerine bu konulara girdi. Yoksa durup dururken bu konuda açıklama yapma ihtiyacı duymadı. Ama işte, Türk siyasi belleğine artık kakofoni diye yerleşmiş bir laf, bir yaklaşım var. Zeyno senden başlamak istiyorum. Önce kısaca, Ross Wilson sence ne demek istedi ve bu, Bush yönetiminin, başta Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt olmak üzere kuvvet komutanlarının açıklamalara bakışını yansıtıyor muydu sence?

Baran: Şimdi tabii, hem Büyükelçi Wilson hem genellikle Bush yönetimi Türkiye’deki darbe, işte veya irticai akımlar tartışmalarına kesinlikle girmek istemiyorlar. Ve sürekli, işte Türkiye’nin hem laik hem demokratik yapısına önem verildiği, Türkiye’nin bölgesinde iyi bir örnek olduğu söyleniyor. Ve özellikle de daha önceki Büyükelçi Eric Edelman’ın Türkiye’de yaşadığı sıkıntılar dolayısıyla, Wilson çok daha temkinli konuşan bir büyükelçi zaten. Ve tabii Türkiye’de çok büyük yankılar yarattı Wilson’un söyledikleri, ama benim takip ettiğim kadarıyla, hiç bu konuda belki Türkiye’yi çok yakından takip eden birkaç kişi dışında, çok fazla bir etkisi olmadı, çünkü genel olarak yönetimin zaten söylediği Türkiye’deki gidişattan Türkiye’deki bazı kesimin olduğu kadar rahatsız olmadıkları ve Ak Parti Hükümeti’yle de iyi bir diyalog içinde oldukları ve iyi bir şekilde çalıştıkları. Dolaysıyla, Wilson ve genel olarak Amerika’daki yönetimin pek çok birimi bu konuya hiç girmemeye özellikle özen gösteriyor. Tabii yönetim dışından çok daha farklı sesler duyabiliriz, ama Wilson’ın söylediklerini tabii yönetim açısından sadece ben değerlendiriyorum.

Çongar: Ama bu söyledikleri bile, en azından, “Bir irtica tehditi kaygısı içinde değil Amerika.” Bu mesajı vermiş oluyor değil mi?

Baran: Doğru, doğru…

Çongar: Bu mesajı verirken peki, Zeyno sen dedin ki, yani küçük bir çevre bunu konuşuyor Washington’da, Türkiye’yi doğrudan izleyenler… Soner, onu sana sorayım; Türkiye’yi iyi izleyen çevreler, bu belki Yahudi lobisi olabilir veya doğrudan Türkiye üzerine çalışanlar, sizlerin de parçası olduğunuz fikir kuruluşları da olabilir. Bunlar içinde Wilson’un açıklaması nasıl karşılandı sence?

Çağaptay: Genel olarak Washington’dan bakış, tabii Zeyno’nun da söylediği gibi burada herkes Türkiye’yle iştigal etmiyor aslında. Türkiye, dış politika gündeminde ilk onda bile değil. Demek ki çok büyütmemek lazım. Ama Türkiye’den bakış olduğunda mesela çok daha farklı görünüyor tabii. Buradan nasıl bakıldı? Benim şahsi fikrim, ben Wilson’un söylediklerini nasıl yorumluyorum? Belki öyle soruya cevap verebilirim. Bence Wilson şunu söyledi; Türkiye’de böyle bir yeni dönemeçe girildiğinin farkında. Asker-sivil ilişkilerinde, özellikle 1 Eylül’den sonra. Bu dönemeçle ilgili olarak Amerika şu saptamayı yaptı: Bir çekişme olabilr. Daha doğrusu şöyle bir tabir kullanalım, boks maçı olabilir, ama “Boks maçından kan çıkmasın” demek istiyor Amerika. Yani ne taraf alıyor bu asker-sivil çekişmesinde, ne gittikçe artan gerilimli ortamda geçen mayıs ayından başlayan ve Danıştay suikastinden sonra zirveye ulaşan bir dönem diyebiliriz. Ne Amerika burada bir taraf oluyor asker-sivil çatışmasında, ama aynı zamanda da çatışmanın, daha doğrusu gerginliğin içeriğine ilişkin olarak da bir yorum yapıyor ve “Gerginlik Türkiye’nin içinde halledilemsi gereken, demokratik kriterleri içinde halledilmesi gereken kriterlerin içindedir” diyor. Ve “Böyle bir maç olabilir. Biz maça taraf olmuyoruz, ama aynı zamanda lütfen kan çıkmamasına dikkat edin” demek istiyor.

Çongar: Soner, önemli vurgular yapıyorsun. “Kan çıkmasın,” “yeni bir dönemeç” ve “demokrasi kriterleri içinde çözüm.” Şimdi Ömer’e döneyim. İlk başta sorularımızı sunarken izleyicilerimize, dedik ki “Yeni bir 28 Şubat’ı Amerika destekler mi? Ömer, biliyorum ki, Radikal Gazetesi’nde, sen aslında “Desteklemez” diye bu soruya cevap veren bir yazı yazmıştın. Onun için, istersen o yazından da alıntılar yaparak bize aktarabilirsin. Neden Amerika sence şu anda 28 Şubat’ın benzeri post-modern bir darbenin yaşanmasını istemez?

Taşpınar: Bush yönetiminin dış politikasında demokratikleşme, özellikle Ortadoğu’da Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgede demokratikleşme çok önemli bir role sahip. Ayrıca, Türkiye’ye baktığında Bush yönetimi ve Amerika, genelde Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerine son derece önem veriyor. Türkiye’de sivil-asker ilişkilerindeki gerginleşme, 28 Şubat gibi bir döneme tekrar giriş, Türkiye’nin AB’yle zaten zorlanmakta olan ilişkilerini daha da zorlaştıracaktır. Bu nedenle Amerika’nın bence en son görmek istediği şey, Türkiye’de bir bakıma Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye “hayır” demek için malzeme kazanması, “Türkiye’de doğru düzgün demokrasi işlemiyor, askerler son derece aktif “deyip “Kopenhag Kriterleri’ne uyan bir ülke değil” mazeretini kulllanarak Avrupa Birlği’yle daha da zorlaşması işlerin. Dolayısıyla benim tezime göre, benim düşünceme göre, Amerika Avrupa Birliği’inde görmek istediği için Türkiye’yi, kesinlikle Türkiye’de sivil idarenin güçlü olmasını istiyor. Meslektaşlarımın söylediklerine katılıyorum. Eşit mesafede olmak istiyor; aynı zamanda askerle de iyi bir ilişki kurmak istiyor. Bu nedenle belki de Büyükelçi medya konusunda bir kakofoni var dedi ve medyanın üzerinde durması, hem ne askere ne sivillere bulaşıp medyayla ilgili bir yorum yapmak durumuna girdi.

Çongar: Ama hani demin de okuduk, şimdi önümde notları var. Aynı zamanda “Politikada kakofoni var” dedi ve “Ordunun da içinde bulunduğu çeşitli aktörlerin çevresinde bir gürültü var” dedi.

Taşpınar: … evet.

Çongar…. Yani medyayı da dediğin gibi içine kattı ama genel bir… Tabii, kakofoni Türkiye’de bazen “boş söz” ve “kuru gürültü” diye çevrildi. Aslında bu yanlış. Bir ses uyumsuzluğu var. Farklı sesler çıkıyor farklı çevrelerden.

Taşpınar: Evet, evet…

Çongar: Aslında bunu anlatıyor. Peki Ömer diyor ki, yeni bir post-modern darbe istemez. Demokrasinin devamında, demokratik çözüm içinde ister Amerika bu tartışmaları. Ama bir yandan da bu tartışmalar var tabii Amerika’nın destekleyip desteklemeyeceğinden öte. Belki şöyle sorabilirim Zeyno: Amerikan yönetimi böyle bir olasılığa inanıyor mu? Yani Türkiye’de bir darbe, bir şekilde herhangi bir askeri müdahale tehlikesi ya da sivil yönetimin seçimler haricinde bir yolla iktidarı bırakması tehlikesi görüyor mu?

Baran: Görmüyor, ama şunu da hatırlatmak gerekir ki 28 Şubat öncesinde de görmüyordu. Hatta 28 Şubat öncesinde, benim de katıldığım pek çok toplantıda, bazen Türkiye’den yeni geldiğimde katıldığım toplantılarda çok gerginlik oldu ve birtakım şeylerin olabileceğini söylediğimde, Türkiye’yi yine izleyen zaten küçük bir grup, kesinlikle böyle birşey olmayacağı, Türkiye’nin Avrupa’ya gittikçe daha çok yaklaştığı, o zaman Avrupa Birliği’yle daha görüşmeler de başlamamıştı ve böyle birşeyin hem ekonomik istikrarsızlık hem genel olarak kabul edilemeyeceği görüşündeydiler. Şu anda da ben Amerika’nın aslında Türkiye’deki dinamikleri iyi analiz etmediği, Soner’in de dediği gibi, Türkiye’ye “focused” değil Amerika. Şu anda, en son Kuzey Kore, ondan önce bildiğimiz sürekli devam eden Afganistan’dan Irak’a, İran’a problemler var. Dolayısıyla Türkiye’deki iç dinamikleri iyi takip edemiyor ve belki de biraz görmek istediği gibi görüyor. Ömer’in de dediği gibi, tabii ki Avrupa Birliği’yle de bu sürecin devam etmesini istiyor, ancak orada da çok ciddi sıkıntılar var. Bu konuya zaten sonra geleceğiz. Ve hatta yapılan Türkiye’de Cuhurbaşkanı olsun, Büyükanıt Paşa’nın açıklamaları, çok büyük hayretle karşılandı burada. Sanki bu geçtiğimiz aylardaki tartışmaları bilmiyormuş gibi. Dolayısıyla, böyle bir post-modern veya nasıl bir darbe tartışmaları, bunları ciddiye almıyor olmasını ümit ediyor. Dolayısıyla da olabileceği üzerine de hiç bir…

Çongar: Planlama yapmıyor belki de…

Baran:… planlama yapmıyor, bu konuda düşünmüyor.

Çongar: Evet, anlıyorum. Peki işte post-modern darbe olasılığı var-yok, bunu, irtica tartışmalarını konuşuyoruz, ama bakın Başbakan Erdoğan geçenlerde Washington’dayken Georgetown Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada aslında sivil iradenin gücü konusunda son derece net bir mesaj vermişti. Şimdi onu hatırlayalım isterseniz.

Recep Tayyip Erdoğan (teyp): "Türkiye artık Avrupa Birliği Kopenhag siyasi kriterleriyle yeni bir siyasi sürecin içerisine girmiştir ve bu süreç içerisinde atılması gereken adımlar neyse bu adımlar atılmaktadır. Ve Türkiye’de bir siyasi irade, sivil bir irade işbaşındadır. Ve bu sivil irade, anayasada bütün kurumlar tanımlarını bulmuştur ve bu tanımlar neyse herkes o tanıma uygun olarak hareket etmek durumundadır. Türk Silahlı Kuvvetlei de bu tanıma uygun olarak hareket etmek durumundadır. Bunun dışına çıkamaz. Aynı şekilde, sivil irade yine anayasada tanımını bulduğu şekliyle, alanı neyse, görev tanımı neyse, buna göre yapması gerekeni yapar. Türk Silahlı Kuvvetleri, Genel Kurmay Başkanı, Başbakan’a bağlı bir kurumdur ve bu şekile çalışmasını sürdürür."

Çongar: Evet, Başbakan’ı dinledik. Gerçekten Türkiye’de aslında olması gereken mesajı veriyor, ama bir yandan da işte bu tartışmalar devam ediyor. Şunu sormak istiyorum; Zeyno’nun söylediği son derece ilginçti; yani “Amerika pek de iyi anlayamayabiliyor, her zaman bire bir odaklanamayabiliyor Türkiye’ye ve 28 Şubat da, aslında bir anlamda belki de Amerika için sürpriz oldu. O kadarını da beklemiyorlardı bu ortamda” demeye getirdi Zeyno. Ama şunu da biliyoruz, ben hatırlıyorum, sizler de Washington’daydınız. 28 Şubat öncesinde belli çevreler, yönetimin kendisi değil, ama belli çevreler Türkiye’de orduya çok daha yakındı. Örneğin, o zaman şimdi emekli olan Orgeneral Çevik Bir’e çok büyük yakınlık, ödüller, onu burada ağırlamak ve onunla siyasi diyalog içine girmek taraftarı olan bünyeler vardı, çevreler vardı, fikir kuruluşları vardı. Ve böylesi bir yakınlaşma Ankara’da dikkat, hatta tepki çekiyordu o zaman tabii sivil yönetimde. Şimdi özellikle Orgeneral Büyükanıt’ın bu planlanan ziyareti olduğu için sormak istiyorum. Soner, sana yönelteyim bunu. Büyükanıt’ın ziyareti böylesi bir siyasi havaya bürünebilir mi ve Amerika’da bu ziyareti Türkiye’ye siyasi mesaj vermek için kullanmak isteyenler var mı?

Çağaptay: Şimdi Büyükanıt’ın ziyaretinde neler konuşulacak? Şubat ayında gerçekleşeceği düşünülüyor. Muhtemelen o zamana kadar kontrolden çıkmamışsa, İran konuşulacak. Yine o zamana kadar ciddi bir hareket yapılmamışsa PKK konuşulacak. Ama aynı zamanda, tıpkı Başbakan’ın ziyaretinde olduğu gibi, bu ziyaret bir iç politika adımı olarak da görülecek. Bir kez daha, ben bu ziyaretin hükümet tarafından da öyle istişade edildiğini düşünüyorum Türkiye siyaseti bağlamında. Şu enteresan, az önce şunu konuştuk, “Washington’da Türkiye bazen iyi tanınmıyor” dedi Zeyno. Katılıyorum ben ona. Sen de programdan once bahsetmiştin bana, “Böyle bir programa çağırmak için Türkçe konuşan çok az Amerikalı var, hatta hiç bulamıyorum diye bir sıkıntıdan bahsetmiştin.” Yani sonuçta Amerikan hükümeti içinde Türkiye’yi bilen, layığıyla bilen...

Çongar:… Türkçe konuşan bulmak imkansız neredeyse, Türkiye’yi bilen biraz daha fazla…

Çağaptay: Türkçe okuyabilecek kadar bile bilen yok. Demek ki bir sıkıntı var. Türkiye’yi konuşmayan bir siyasi elitten bahsettiğimize göre, Türkiye’yle ilgilenen aynı zamanda hiç de hakim olmayan bir siyaset yapıcı kadrodan bahsettiğimize göre, burada bir sıkıntı var. Demek ki bazen, Amerika Türkiye’yi iyi okuyamayabiliyor. Ve şunu görmek üzere, sanırım Wilson’un yorumunda da onu gördük. Türkiye’de bir dönemeçte olduğunun farkında Amerika asker-sivil ilişkileri açısından. Türkiye’nin Batı’yla ilişkileri açısından bir dönemeçte olduğunun farkında ve hükümet içinde ve dışında pek çok çevrede özellikle Türkiye’nin dış politikası Ortadoğu’yla yakınlaşması, Batı’dan Amerika’dan uzaklaşması eksenli adımlar üzerine çok ciddi ve şiddetli şüpheler var. Peki Büyükanıt’ın ziyareti bu şüpheleri “background” olarak aldığımızda nasıl görünecek Amerika’da? Şubat ayında gelecek olması, eğer şubat ayındaysa çok enteresan. Neden? Bir bakıma Başbakan Erdoğan’ın ziyaretinden çok sonra gerçekleşecek olması bakımından, aradaki dönemi bir miktar işte siyasi gerginlik yumuşayacak Türkiye’de. Ama öte yandan, nisan ayında cumhurbaşkanlığı seçimleri olacağı için şubat ayı çok enteresan bir zamanlama. Dolayısıyla belki de gerginliğin Türkiye’de gerek laiklik bazlı yorumların, tartışmaların yoğunlaştığı, gerek asker-sivil düzleminde gerginliğin yaşandığı, yaşanacağı Türkiye’de, kış ayları boyunca, şubat ayında Türkiye’nin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başının Amerika’ya geliyor olması herhalde Başbakan Erdoğan’ın şu andaki ziyaretinden çok daha önemli bir adım ve ziyaret olacak bence.

Çongar: O ilgiyle izlenecek.

Çağaptay: Kesinlikle.

Çongar: Peki Ömer, çok kısaca sorayım. Bir de şöyle bir söylenti var ayrıca biliyorum. Bazı çevreler, diyeyim, bazı uzmanlar Büyükanıt geldiğinde Başkan Yardımcısı Cheney’le doğrudan görüşmesini istiyorlar, bu yönde hazırlık yapıyorlar. Yönetim henüz böyle bir planın olmadığını söylüyor resmi düzeyde. Eğer Büyükanıt Paşa gelirse ve Başkan Yardımcısı Cheney’le görüşürse bunun siyasi mesajı ne olur?

Taşpınar: Bence çok abartılmamalı böyle bir görüşme olursa da. Cheney dış politikayla çok ilgili bir isim. Eskiden savunma bakanıydı. Belki Amerikan tarihinde en etkili başkan yardımcısı olarak biliniyor. Dolayısıyla tabii ki onore edici birşey olur Genelkurmay Başkanı’yla görüşmesi. Ama bu 28 Şubat sürecine destek veya “Bakın cumhurbaşkanlığında bir mesaj” da olarak alınmamalı bence.

Çongar: Ama bu olağan birşey mi? Yani Amerikan Başkan Yardımcısı’nın bir ülkenin Genel Kurmay Başkanı’yla görüşmesi?

Çağaptay: Teamül dışı. Dolayısıyla o açıdan önemli. Belki de sembolik olmaktan daha da önemli bir ziyaret ve görüşme olacak Amerika açıdan. Çünkü Cheney Amerika’nın şu ana kadar görmediği kadar etkili bir başkan yardımcısı. Dış siyasette özellikle çok etkili bir isim. Ve asker- sivil görüşmesi, üstelik Genelkurmay Başkanı-Başkan Yardımcısı görüşüyor olması bence çok önemli. Bu boks maçı diye az once bir analoji kullandım Türkiye’deki siyasi gelişmelere atfen. Bu boks maçının çerçevesi içinde, Amerika ileriye yönelik olarak da bir adım olarak düşünüyor olabilir bu ziyareti, gerçekleşmesi konfirme olursa.

Çongar: Evet. “İleriye yönelik” lafı önemli. Zeyno sana sorayım, yani bu gelişmeler sadece “İşte Amerika’da AKP’den büyük bir rahatsızlık var ve bir alternatif aranıyor” değil. Aslında belki de o hiç değil ama, Türkiye’nin de nereye gideceği tam olarak belli değil. Türkiye’de demokratik istikrar sürekli olacak mı hala emin değiliz.” Onun için de belki ileriye dönük gelişmelere de hazırlık…

Çağaptay: Bir tür güvenlik supapı gibi belki demek mümkün…

Çongar: Diyorsun…

Çağaptay: … bu ziyaretin şu andan itibaren, tanışmanın, karşılaşmanın, toplantının, bu Cheney-Büyükanıt toplantısının şimdiden sızdırılmış olması, belki Amerika açısından bir tür güvenlik supapı. Hem Türkiye’deki bu tartışmadan kan çıkmasını arzu etmiyor, ama aynı zamanda hem de işte AKP’nin burun direği istikameti doğrultusunda, Türk siyasetinde Amerika’yı rahatsız eden gerek laiklik bazlı, gerek dış politika bazlı gelişmelerin ve hatta daha da fazla belki kontrolden çıkacağı sıkıntısı var bazı kafalarda. Ona yönelik bir gidişat olabilir.

Çongar: Bir cümleyle sana sözü vermek istiyorum Zeyno. ABD, Türk ordusuyla zaten o mesafeyi kapatmak için de çok uğraşıyor değil mi?

Baran: Ona gelecektim şimdi. 1 Mart öncesinde, bu Irak operasyonu Cheney için de çok önemliydi, ancak askerlerle iyi bir diyalog kurulamamıştı. Şimdi İran, henüz tam konuşmadık. İran’a da eğer bir müdahale olacaksa, o zaman NATO üyesi olan Türk Genelkurmay Başkanı’nın da bu konuda neler yapıp yapamayacağını söylemesi çok önemli olacak. Bahara girerken, tabii ki Türkiye’deki gündem, herkes cumhurbaşkanlığı seçimlerini konuşuyor olacak, ama Chenay açısından ve Amerika’da başkanlık seçimleri öncesi bir dünemde İran ve Ortadoğu’nun kızıştığı bir dönem. Tahminlere göre, belki o zamana kadar Taliban’ın Pakistan’da ya da Afganistan’da yerleşmiş olabileceği hatta çok daha gergin bir dönemde. Ve Büyükanıt Paşa da burada, gerçi 28 Şubat dönemindeki Çevik Bir’le ilişkiler düzeyinde olmasa da, son derece tanınan, sevilen, sayılan birisi. Hem sivil ekipler tarafından hem askeri ekipler tarafından. Dolayısıyla bence böyle bir görüşme çok faydalı olur. İki taraf için de çok faydalı olur ve bunun sadece Türkiye’nin iç politikası denkleminde de okumamak gerekir.

Çongar: “İran gibi çok önemli konular da var gündemde” diyorsun. Bunlara da döneceğiz. İran’a, Irak’a… Ama önce demin Ömer’in, “28 Şubat’ı neden Amerika istemiyor” derken, “Avrupa Birliği’nde olmasını istiyor Türkiye’nin” diye bir gerekçesi vardı. İşte bu Avrupa Birliği’ndeki destek konusunda, geçenlerde Başkan Bush Başbakan Erdoğan’la Oval Ofis’teki görüşmesinden sonra, gerçekten son derece net bir destek cümlesi sarf etmişti. Onu bir hatırlatalım izleyicilerimize.

George W. Bush (teyp): “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmasının, Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarı gereği olduğunu, Başbakan’a çok açık biçimde ifade ettim.”

Çongar: Evet, sizce Bush’un “Amerikan çıkarı” diye tarif ettiği Avrupa Birliği’ne Türkiye’nin katılmasına bu destek, Amerika’nın Türkiye’ye bakışını, senin dediğin gibi Ömer bütünüyle etkiliyor mu? Yoksa bu bir kulvar, Avrupa Birliği kulvarı, ama onun dışında Türkiye politikası farklı bir kulvardan mı akıyor. Yani bu, merkezi önemde mi? Gerçekten Bush’un söylediği, politikada da karşılığını buluyor mu? Soner?

Çağaptay: Bence büyük tabloda önemli. Avrupa Birliği’ne girse de girmese de Türkiye’nin demokratik kalması ve aynı zamanda Avrupa’yla ortak değerleri paylaşan bir ülke olmaya devam etmesi Amerikan siyaseti açısından belki de Türkiye’yle ilişkili vizyonda büyük tablonun en önemli parçası, diyebiliriz. Tabii, onun içi doldurulabilir aynı zamanda. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi Amerika için istenilir bir senaryo. Nedir? İngiltere gibi, Avrupa Birliği için de Atlantisist bir ülke kazanacağını düşünüyor Amerika. Amerika’ya da hizmet eden yönleri de var, ama tümüyle Türkiye’yle alakalı Türkiye’nin Batı dünyasına angajmanı üzerinden düşünülen bir senaryo da. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girsin ya da girmesin demokrasi olmaya devam etmesi çok önemli. İşte bu açıdan baktığımızda, belki de aynı zamanda Türkiye’deki iç siyaset tartışmalarına da dönebiliriz. Başbakan Erdoğan’ın az önce duyduğumuz Georgetown Üniversitesi’ndeki konuşmasında bahsettiği, ordunun bir Türkiye’de yeni bir vazifesi olduğunu ve bazı kurumsal yapılar ve çerçeve içinde hareket etmesi gerektiği üzerinde bir vurgu yaptı. Burada da sanırım o bakış açısı var. Türkiye’nin demokrasi rayından, daha doğrusu Türkiye treninin demokrasi rayından çıkmaması arzu ediliyor ve şiddetle bunun altı çiziliyor. Demek ki, Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde bir çerçeve var, demokrasi çerçevesi var. Demokrasi çerçevesi üzerinde de, dolayısıyla AKP hükümeti üzerinde başka bir çerçeve var, o da laiklik çerçevesi. Çünkü Türkiye laik olmadığı zaman demokrasi de olamıyor. Bu benim şahsi görüşüm ve bunu değişik, hükümetten farklı kişilerden de duyabiliyorsunuz. Bu ikisinin bir tür Siyam ikizi gibi olduğunu düşünenler var. Laik olmayan bir ülkenin demokrasi olmakta zorlanacağı yönünde saptama yapanlar var. Demek ki hem laikliğe bir vurgu var, bu belki hükümetin yapacağı bir vurgu, daha doğrusu Silahlı Kuvvetlerin Amerikan hükümetine yapacağı bir vurgu. Hem de demokrasiye bir vurgu var. AKP ve Amerikan hükümetinin yapacağı bir vurgu var.

Çongar: Toparlamak için şunu hatırlatmak istiyorum. Büyükelçi Wilson, Türkiye’den bahsederken hep Türkiye güçlü, demokratik, istikrarlı, laik bir demokrasi demişti. Bu, artık bir formül şeklinde hepsini bir arada sarf ediyordu. Bir de şu vurguyu yapmıştı, yine sizlerin söylediğiyle aslında örtüşüyor. “Amerika’nın Türk demokrasisine bakışını, Avrupa Birliği’nin bakışından çok da farklı sanmayın,” yani arasında bir paralellik var. Şimdi bir kısa reklam arası almak zorundayım. Ama sevgili izleyicilerimiz, lütfen bizden ayrılmayın. Çünkü döndüğümüzde, Türkiye’nin huzuru, iç barışı, demokratk istikrarı için son derece önemli olan PKK meselesini ve Irak’ın geleceğini tartışacağız.
-------
Çongar: Burası Washington ve biz reklamlardan sonra yine beraberiz. PKK meselesini tartışıyoruz. Irak’ın geleceğini konuşuyoruz. Evet, öncelikle sizlere bu PKK’nın ateşkesi, ya da “ateşkes” yerine “ateşi kesmesi” diyeyim, “saldırıları durdurması” konusunda bir soru sormak stiyorum. Bu, Türkiye’de tam bilinmiyor; bunun cevabı resmen de tabii verilmedi hiçkimse tarafından. Sizce Amerika mı PKK’ya ateşkes ilan ettirdi? Ya da PKK’nın bu açıklamasında, ABD’nin doğrudan bir rolü oldu mu? Soner senden başlayalım.

Çağaptay: Ateşkesin arkasında, yani ateşi kesmenin arkasındaki en büyük oyuncu bence Iraklı Kürtler. Iraklı Kürtlerin aslında Başkan Bush’a, Amerika’ya bir hediyesi. Neden? Çünkü Başbakan Erdoğan, yaz aylarında yoğunlaşan terör saldırılarından sonra buraya gelip Amerika’dan PKK konusnda eylem talep edecekti. Ve tam eylemi talep edeceği gün ateşkesin ilan edilmesi bu taleplerin hem altını oydu hem de bu talepler karşılığında Başkan Bush’un “Ateşkes oldu onlara bir şans verin”demesinin zeminini yarattı. Dolayısıyla, Iraklı Kürtlerin Amerika’ya vereceği en büyük hediyeydi ve onu da Başkan Bush’a verdiler.

Çongar: Zeyno, sen onaylıyordun galiba.

Baran: Onaylıyorum. Katılıyorum. Tabii Iraklı Kürtler bunu kendi kendilerine yapmadılar. Amerika’nın epey bir süredir Iraklı Kürtler üzerine baskısı olduğunu biliyoruz, ama ben de Soner’in dediğinin altını çizmek istiyorum. Iraklı Kürtler üzerinden yapıldı, çünkü PKK’yla direkt teması var mı yok mu Amerika’nın, olduğunu zannetmiyorum. Bir kısa bir nokta da, Kürtler tabii, Iraklı Kürtler özellikle de İran’a olası bir müdahale durumunda, şu andaki elektriklerinden tutun pek çok konuda İran’a bağlılar. Onun yerine Türkiye’yle ekonomik ve güvenlik ilişkilerini arttırmak istedikleri için, aslında onlar için de, şu anda PKK’nın ateşi kesmesi şu andaki gündeme bakılırsa onlar için de doğru karardı. Çıkarlar örtüştü.

Çongar: “Çıkarlar örtüştü” diyorsun. Katılıyor musun Ömer?

Taşpınar: Bir de şunu eklemek lazım, Ralston’a da pay çıkarmak lazım buradan. Amerika da Iraklı Kürtler üzerinde belli bir baskı kurmaya çalıştı. Özellikle bu yaz yaşanılan olaylardan sonra Türkiye’nin asker yığması sınıra ve bir ara ciddi bir operasyon tartışmasının yaşanmış olması Amerika’da da belli bir aciliyet yarattı. Dolayısıyla Amerika’nın faaliyete geçmesi, Iraklı Kürtler üzerinde de belli bir aciliyet yarattı.

Çongar: Evet, sen Ralston’dan bahsettin. Amerika’nın PKK’ya karşı mücadeleden sorumlu özel temsilcisi Joseph Ralston, zaten bölgeye ikinci ziyaretini yapıyor. Bakın son günlerde, tabii ateşkes olunca gündem kapanmadı, PKK’dan yeni beklentiler var, daha doğrusu PKK’ya yaptırılmak istenen, attırılmak istenen yeni adımlar var. Bu konularda hem Ralston, hem Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice bakalım neler söylediler?

Joseph Ralston (teyp): “Irak’a gidip bütün hükümet yetkilileriyle konuşmaktaki amacım, onları PKK’nın Irak’taki varlığına son vermek konusunda ikna etmekti. Türkiye, Irak’ın dünyanın o bölgesinde sahip olabileceği en iyi dosttur.”

Condoleezza Rice (teyp): “Başkan Barzani’ye ilettiğim konulardan biri de, son aylarda PKK konusunda kaydettiğimiz ilerlemeydi. ABD’nin özel temsilcisi olan General Ralston bu konu üzerinde çalışıyor. Herkesin bu konuda bir rol oynaması gerekir: Kürtler üzerine düşeni yapmalı, Iraklılar üzerine düşeni yapmalı ve Türkler de üzerine düşeni yapmalı.”

Çongar: Evet, Ralston bu konuşmayı, bu sözleri bizle yaptığı söyleşide sarf etmişti, CNN Türk’le söyleşisinde. Rice ise Irak ziyaretinden sonra, Kuzey Irak’a gitti, Barzani’yle görüştü ve Erbil’de konuşuyordu. Şimdi önce Ralston’dan başlamak istiyorum. Özel temsilci Ralston’un şu anda gündeminde, çantasında sence ne var Zeyno?

Baran: Şimdi bu kesilen ateşin bir daha başlamaması için üç tarafla da bahsettiği görüşmeleri devam ettirmek. Ve Amerikan yönetiminin de zaten bir süredir yaptığı da, Avrupa Birliği ülkelerinden de gerekli desteği görmek, çünkü her ne kadar Avrupa PKK’yı terör örgütü olarak tanısa da, söylese de yine de çeşitli özellikle televizyondan tutun finansal açısından önünü kapatmıyor. Bu konuda, Ralston’un zannedersem aktiviteleri devam edecek. Bir de tabii PKK’nın silah bırakması veya PKK’nın ne olacağı. Şu anda ateşi kesti ama orada bir şekilde mevcut. Bundan sonraki dönemde bu PKK’yla nasıl orada Kuzey Irak’ta istikrarı bozmayacak şekilde nasıl baş edilir ona ağırlık vereceğini tahmin ediyorum.

Çongar: Şimdi o çok önemli bir soru. Amerikalı yetkililerle ben konuştuğumda hep görüyorum ki, bir askeri imha mümkün değil. “PKK bölgeyi terk etsin” istiyorlar, ama bunu havadan bombardımanla, oradaki bütün PKK üyelerini öldürerek yapmayı kimse düşünmüyor. Türkiye de, şu an bunu gündeminde zaten tutmuyor. Ama bir şekilde, Türkiye’ye dönmeye razı edilmeleri, hem de tabii bu süreci başlatabilmeleri için silah bırakmaları. Sen, Soner, Amerika’dan hem Iraklı Kürtlere yönelik, ama hem de doğrudan PKK’ya yönelik böyle bir baskı bekliyor musun artık? O silahın bırakılması, silahların teslim edilmesi yönünde?

Çağaptay: Sanırım o baskının geleceğini son gelişmelere bakarak çıkartabiliriz. Ateşkes için Iraklı Kürtlerin çabaları ve Amerika’nın telkinleri, Iraklı Kürtler üzerindeki telkinlerinden yola çıkarsak kafalarda böyle bir senaryo var demek mümkün. Ama böyle bir senaryo acaba işleyecek mi? Ben o konuda çok şüpheliyim. Neden? Çok büyük ihtimal ben ihlal edileceğini düsünüyorum PKK tarafından. Aslında ateşi kesmenin tek yanlı ateşkesin, Başbakan’ın Amerika ziyaretine, Washington’a geldiği gün ilan edilmesinin aslında bir anlamı var. Hem işte Başbakan’ın Başkan Bush’tan taleplerinin altının, zeminin altı oyuldu. Böylece o talepler yerine getirilemedi. Ama hem de aynı zamanda, ziyaretin gerçekleştiği gün ateşkes yapılarak, “Böylece PKK’nın ateşkesi ihlal etmesi için zamanı dahi olmadı” demek mümkün. Yani neden? PKK iki hafta ateşkes ilan etmiş olsaydı, arada çıkıp birileri ateşkesi ihlal edecekti ve o senaryo ortadan kalkacaktı. Demek ki siyasileştirme, silahı bıraktırma gibi adımlar burada tartışılıyor olsa da, bazı kafalarda, bazı yerlerde ve Türkiye’de, bunun yürüyeceğini pek sanmıyorum. Çünkü örgüt içinde var oluş sebebi olarak, siyaseti yürütme aracı olarak sadece şiddeti benimseyen çok ciddi bir grup var. Bunlar örgütün liderlik kadrosunda son derece etkili ve dolayısıyla örgüt için ateşi kesme, diyalog, sürekli şiddetin bir parçası olarak, stratejik bir adım olarak makul. Ama genel stratejinin parçası olarak değil. İşte sıkıntı burada.

Çongar: Tabii, bu yani iknadan ziyade PKK’yı buna zorlamakla olacak birşey. Belki tamamen lojistik desteğini, yani oradaki hayatiyet olanaklarını keserek Kuzey Irak’ta. Iraklı Kürtlere çok büyük görev düşecek orada, ama bir de şu var, Rice da dedi zaten, “Kürtlere, Iraklılara… ama Türklere de düşen bir rol var.” O rol nedir? Türkiye’de de tartışma gündemine giren, DYP lideri Ağar’ın, Mehmet Ağar’ın “Af olabilir” diye hatta bahsettiği af konusu var. Amerikalılar bunu yüksek sesle telafuz etmiyorlar, ama tabii, “Keşke olsa” diye içlerinden geçiriyorlar belki. Bir yeni Topluma Kazandırma Yasası sence mümkün mü bu ortamda Ömer?

Taşpınar: Türkiye’nin içinde olduğu ortamda, seçime doğru giden bir Türkiye’de milliyetçiliğin güçlendiği ve ulusalcı akımın güçlendiği bir Türkiye’de, Ak Parti için bu konuda adım atmak pek gerçekçi olmayacak önümüzdeki aylarda. Fakat senin de dediğin gibi, Amerika’da çok yüksek sesle dile getirilmese de, Kürt sorununun siyasi boyutu ciddiye alınıyor. Kürt meselesiyle PKK arasında belirli bir çizgi çekip ayırmak gerektiği ve Türkiye’nin de belirli adımlar atması AB yolunda elini güçlendireceği yolunda analizler “think tanklerde,” akademide, akademik kurumlarda sık sık yapılıyor. Benim bir eklemek istediğim konu var. Kerkük meselesi uzun dönemde çok başımızı ağrıtacak. O nedenle umuyorum ki, Ralston bu konuda da Kuzey Iraklı Kürt liderlerle belirli girişimlerde bulunuyordur. Çünkü gözüktüğü kadarıyla, gerek Barzani olsun, gerek Talabani olsun, “Kerkük önümüzdeki yıl referandumla Kürdistan bölgesinin oradaki başkenti olarak ilan edildiğinde, belki o zaman PKK’ya karşı o zaman daha ciddi birşey yaparız. Kendi peşmergelerimizi kullanırız” gibi bir plan içindeler. Yani Kerkük’e karşı PKK kartı gibi…

Çongar: Yani bir tür koz olarak ellerinde tutuyorlar, diyorsun.

Taşpınar: Evet. Bunun Türkiye farkında, Ankara farkında ve bu konuda da zannediyorum Başbakan, belirli uyarılarda bulundu. Burada Amerika’ya çok iş düşecek. Kerkük’ün PKK kartı tarafından kullanılmaması için.

Çağaptay: Ama Kerkük’te de Türkiye’nin belki işini kolaylaştıraran ve belki de hani böyle bir krizin çıkmasını engelleyecek olan bir faktör var; Türkiye-Iraklı Kürtler krizinin çıkmasını engelleyecek olan bir faktör. O da şu; Kerkük’te başlamış olan düşük yoğunlukta iç savaş var hali hazırda. Şii Araplar ve Kürtler arasında. İşte Kürtler münhasıran Kerkük’ü kontrollerinde tutmak istiyorlar. Şii Araplar buna müsaade etmiyorlar. Arkalarında İran var, Sadr var. Çok ciddi suikastler oluyor. Bombalı saldırılar oluyor. Dolayısıyla belki Türkiye’nin Kerkük’teki hassasiyetlerini, Şii Araplar bir bakıma Türkiye için yerine getirerek, bunu aslında Türkiye-Iraklı Kürtler krizinin olmasını engelleyecekler. Benim önümüzdeki 5-6 ay içinde baktığımda gördüğüm en büyük mesele, Irak’taki mesele, PKK ve burada Türk-Amerikan ilişkilerinin ciddi olarak çuvallaması mümkün. Çünkü terör örgütünün yapısal olarak sürekli barışçıl faaliyetlere müsait yapısının olmamasının gerektirdiği bir sıkıntı var. Ve bunun aksine bir siyaset üretip bu örgütün, bir şekilde aklıselime geleceğini düşünerek, bunun üzerine siyaset yürütmeyeceğini, bir sure sonra bu siyasetin çökeceğini söylemek mümkün. İşte Amerika’da bazı kişiler sanırım bunu görmüyorlar. Bu hüsranla sonuçlanabilir.

Çongar: Evet. PKK hala çok dikenli bir konu. Büyük bir çıban başı. Zamanımız hızla ilerliyor. Kerkük konusu özellikle çok önemli, ona katılıyorum. Ömer, iyi ki gündeme getirdin. Artık buna ayrı bir program ayıracağımızı tahmin ediyorum. Tabii, Türkiye ister istemez Irak’a bakınca, önce PKK’yı, Kerkük’ü görüyor, ama Irak aslında Amerika için çok büyük bir sorun olmaya devam ediyor. Hele hele ara seçimler yaklaşırken, hele hele Bush yönetimi, Kongre seçimleri nedeniyle sandık sınavına hazırlanırken. Şimdi birazdan, Amerika’nın Irak politikasının değişme olasılığını konuşacağız seçimler sonrasında. Ama ona geçmeden, gelin 7 Kasım’da sandığa gittiğinde Amerikan seçmeni neye karar verecek? Onu görelim, onu hatırlatalım izleyicilerimize.

Çongar (grafikten okuyarak): Malum Senato’da ve Temsilciler Meclisi’nde seçim yapılıyor. Senato’nun sadece üçte biri yenilenecek. İşte görüyorsunuz, Demokratların garantilediği ya da hali hazırda ellerinde bulundurdukları sandalyelerle, Cumhuriyetçilerinkine baktığımızda, aslında başa baş. Ortadaki sandalyelere baktığımızda, yine Cumhuriyetçilerin Senato’daki çoğunluğu devam ettirme olasılığı bugün bile yüksek. Temsilciler Meclisi biraz daha farklı. 435 üyenin tamamı seçime giriyor. Demokratların ve Cumhuriyetçilerin şu anda görünen sandalyeleri hemen hemen birbirine eşit, ama ortadakiler, özellikle bu son ortamda Kuzey Kore olsun, Irak olsun, Bush yönetimine yönelik eleştirilerin yoğunlaştığı ortamda, eğer Demokratlara kayarlarsa, Temsilciler Meclisi’nde bir Demokrat çoğunluğu mümkün. Bush yönetiminin ilki, yönetiminde bir ilk olacak bu. Şimdi, bu tablo eğer gerçeklesir, diyelim Temsilciler Meclisi’nde, hatta belki Senato’da, daha zor ama Demokratlar çoğunluk sağlarsa, biraz spekülasyon yapalım. Bu, bir kere Amerika açısından büyük bir değişiklik demek mi, Zeyno? Tabii, Amerikan dış politikası açısından özellikle?

Baran: Değil. Özellikle de zaten Bush yönetimi Kongre’den gelen eleştirileri çok fazla dikkate almayan bir dış politika yönetmekte. Benim tahminim, Senato’da bir değişiklik olmayacak, ama Temsilciler Meclisi’nde Demokratlar çoğunluğu alabilecek. Bu, aslında birçok açıdan Bush yönetiminin de işine gelecektir. Çünkü Temsilciler Meclisi, Bush yönetimine eleştirilerde bulunacaktır ve bunu Bush yönetimi de, Irak veya diğer konularda başarısızlık olduğu zaman, bunu belki biraz Demokratlara faturasını çıkarabilir.

Çongar: Yani 2008 Başkanlık seçimleri için, aslında neredeyse Cumhuriyetçilerin işine yarayabilir.

Baran: Tabii tabii, aslında Demokratlar için şu andaki durumun değişmemesi 2008 Başkanlık seçimleri için en ideali. Ancak senin sorduğun soruya gelirsek, Kongre’deki durum ne olursa olsun, Irak’taki durum hatta ne olursa olsun, Başkan Bush ve yönetiminin izleyeceği çizgi hiçbir şekilde hata kabul etmemek ve aynı yolda sonuna kadar devam etmek. Dolayısıyla seçim sonucu ne olursa olsun, başkanlık seçimine kadar Bush yönetiminin herhangi bir şekilde Irak veya diğer politikalarında bir değişiklik yapacağını tahmin etmiyorum.

Çongar: Evet. Zeyno Baran değişiklik öngörmüyor ve Bush’un, Bush yönetiminin “dediğim dedik, yaptığım doğru” yaklaşımının devamını öngörüyor. Şimdi kısa bir reklam arası verdikten sonra, işte Irak politikası değişebilir mi? Irak’ın geleceğinde neler var? Onları tartışacağız. Bizden ayrılmayın lütfen.

------

Çongar: Tekrar merhaba. Washington’daki sohbetimize Bush yönetiminin Irak politikasıyla devam ediyoruz. Belki bu politikanın yakın zamanda değişeceğinin işaretleri yok, ama bu yönde talepler var. Hatta Cumhuriyetçi Parti içinden bile, özellikle seçimlere giren Cumhuriyetçi Partililerden Irak politikasına yönelik eleştiriler gelmeye başladı. Bunlardan en ilginçlerinden biri, geçtiğimiz günlerde Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’nin son derece nüfuzlu başkanı, Irak politikasının savunucusu John Warner’dan geldi. Senatör Warner, Irak’tan döndükten sonra, bakın ne demişti?

John Warner: “Irak kontrolsüz biçimde sürükleniyor… İki üç ay içinde çabalar sonuç vermez ve bu düzeydeki şiddet hala kontrol altına alınamamış olursa, hükümetimizin ‘Acaba bir politika değişikliği yapabilir miyiz’ diye karar verme sorumluluğu olacağını düşünüyorum.”

Çongar: Şimdi, Warner’ı duyduk. Gerçekten, bir yandan Bush yönetimi “Ben doğruyu yapıyorum ve tarih önünde bu kanıtlanacak” diyor. Ama bir yandan da, Irak’ta durum hiç de iyi değil. Gidişat çok kötü, Irak’ta sahanın zorladığı bir takım değişiklikler belki olabilir deniliyor. Bir de, biliyorsunuz işte eski dışişleri bakanı James Baker’ın Lee Hamilton’la birlikte bir akil adamlar komisyonu şeklinde oluşturdukları komisyonun Irak raporu çıkacak seçimlerden sonra. Bütün bunların ışığında, Ömer sana sorayım. Bir politika değişikliğini Irak’taki durum zorlayabilir mi ve bu belki de Baker’ın raporunda gündeme getirilmesi olası olan üçe bölünmeyi içerebilir mi?

Taşpınar: Şimdi askerlerle konuştuğunuz zaman, özellikle, Centcom’daki askerlerle, gerçekten Vietnamvari bir durum yaşıyoruz diyorlar. Yani yeni bir Vietnam sendromu çıkıyor ortaya.

Çongar: Askerler kendileri söylüyor…

Taşpınar: Askerler kendileri söylüyor ve son derece şikayetçiler bu durumdan ve eğer Irak gerçekten Amerika için çok önemliyse ki, Başkan Bush hiçbir şekilde hata kabul etmiyor, Zeyno’nun da dediği gibi, ve “Çıkış stratejimiz yok, çıkış stratejimiz zaferdir” diyor. Eğer bu kadar önemliyse, bu kadar eminse, sadece orada 140,000 askerle olmasının bir anlamı yok. Çok daha fazla asker yollaması lazım. Orada belki yarım milyon asker olması lazım. Powell Doktrini buydu aslında.

Çongar: Ama o yapılmayacak.. Bunun olmayacağını biliyoruz.

Taşpınar: Bu yapılmayacak, bunu yapmayacakları için de, askerler bir bakıma siyasi durumun, anarşik durumun, sivil savaşın iyicene başını alıp gitmesi durumunda Amerika’nın belki çok kısa dönemde değil, ama önümüzdeki beş yıl içinde bir şekilde çıkması gerekeceği ve bir sivil savaş yaşanacağından korkuyorlar. Böyle bir durumda, ilk başta herhalde Kürtler sınırlarını çekip, “Bizim aşağıda Sünni-Şii Savaşı’yla alakamız yok” deyip bir dağılma sürecini başlatabilirler. Ciddi bir sivil savaş yaşanırsa o zaman Irak’ın bölünmesi de bir senaryo olarak ortaya çıkabilir.

Çongar: Peki Ömer’in dediği bu iç savaş olasılığı, hatta kimine göre zaten yaşanmaya başlamış olan bu iç savaş, Bush yönetimi bir noktada, Zeyno, “Bırakalım Şiilerle Sünniler birbirlerini öldürsün. İşte Kürt devletine de bir duvar çekelim, onlar kuzeyde nispeten barış içinde yaşasın…” Bu kararı verecek noktaya gelebilir mi Bush yönetimi ya da herhangi bir Amerikan yönetimi?

Baran: Şimdi, yönetim dışındaki araştırma kurulu, etkili yerlerde zaten böyle fikirler çok sıkça duyulmakta. Irak’ın üçe bölümesinden tutun, dediğin gibi, “Sünnilerle Şiiler birbirlerini vursunlar, bizi vurmasınlar” yaklaşımı. Ancak yönetim, Bush yönetimi ne söylem olarak, ne de eylem olarak Irak’ın toprak bütünlüğünden vazgeçeceğini zannetmiyorum. Ve tahmin edilen Hamilton-Baker raporu Irak’ın aslında üçe bölünmesinin, şu andaki gelinen noktada en mantıklı gidişat olduğunu önereceklerdi. Fakat, Bush yönetimi ne olursa olsun, Irak’ın toprak bütünlüğünden vazgeçmeyecektir söylem olarak. Ancak tabii, ben hep İran’a geri geliyorum, çünkü İran’a eğer muhtemel bir saldırı olursa ki yaptırımlar ve genel olarak diplomasinin belli bir noktada tıkanacağını zaten biliyoruz…

Çongar: Sözünü bir keseyim. Devam edeceksin ama, sen İran’a askeri saldırının olası olduğunu düşünüyorsun. Öyle mi, yanlış mı anlıyorum?

Baran: Ben olası olduğunu düşünüyorm. En azından % 51’lik bir ihtimal olduğunu. Tabii, öyle olursa Irak belli bir noktada kendi başına bırakılıp, İran’a yöneleceği için o zaman tabii Irak’taki Kürtler olsun, Şiiler çok farklı bir dinamik kazanabilecektir. Dolayısıyla, Bush yönetiminin, benim gördüğüm kadarıyla, stratejisi Irak’ın toprak bütünlüğüne konsantre olmak, aynı zamanda İran’la ilgili strateji üretmek.

Çongar: Anladım. Peki bu İran’la ilgili stratejiler sonuçta diplomatik alanda sonuç vermez ve gerçekten böylesi bir askeri kutuplaşmaya, bir tür saldırıya giderse, nokta vuruşlarına giderse,ve Irak kendi haline terk edilirse, Soner, çok geniş bir soru ama, Türk-Amerikan ilişkisi nerede olur? Türkiye de acaba bölgeye müdahale etmeden durabilir mi?

Çağaptay: O zaman neler olacak? O soruya cevap vermek lazım Türkiye’nin tavrı ne olacaktan önce. Ben biraz gayri-nizami bakış açısıyla, meseleye girmek istiyorum. Bence şu an Irak’taki iç siyaseti Amerika belirlemiyor, İran belirliyor. Özellikle son dönemdeki gelişmelere baktığımızda İran’ın müttefiği olan kimi parti ve siyasi kuruluşlar çok ciddi adımlar attılar İran’ın istekleri ve arzuları doğrultusunda . Ya da şunu söylemek lazım, “Irak’ta ne olacak” sorusunu İran belirliyor, diyebiliriz. İran destekçisi olarak bilinen SCIRI partisi bugün dokuz vilayetin birleşmesiyle oluşacak bir Şii federal bölgesini kabul ettirdi, Irak halkının gerisine. Demek ki İran’ın bir isteği, Irak’ta güçlü bir, kendisine aşağı yukarı mail olan bir Şii Devleti ortaya çıkması, bunun çekirdeği ortada. İkincisiyse, İran’ın ikinci isteği, bence Kuzey’deki Kürtlerin, Iraklı Kürtlerin burnunu sürtmesi. Bu da muhtemelen Kerkük’te gerçekleşecek bir senaryo.

Çongar: Bir de İran’ın kendi Kürtleri var…

Çağaptay: Tabii, bir de ondan dolayı Iraklı Kürtlerin burunlarının sürtülmesi. Bu Kürtlerin Irak, İran içindeki faaliyetleri, İran’daki Kürt milliyetçilik faaliyetlerini destekliyor olmasından, Batı yanlısı olmalarından dolayı, burunlarının sürtülmesi isteği var. Demek ki, Irak’taki önümüzdeki bir sene içinde gelişmeler İran’a bakan güçlü bir petrol kaynakları olan güçlü bir Şii devleti, ikincisiyse kuzeydeki Kürtlerin başına çok fazla bela açılması, burunlarının sürtülmesi. Türkiye ne yapar bu durumda? Meselenin bir kısmını, Türkiye için İran hallediyor olacak Kürt meselesinde, PKK meselesinde. Son dönemde, PKK’ya karşı İran’ın da harekete geçmiş olması çok önemli bu açıdan. Bu sadece bir anti-terör hareketi değil, aynı zamanda Türkiye’de halkın gönlünü kazanmak için çok başarılı bir adım. Burada “public diplomacy” denilen “kamu diplomasisi” diye çevirebileceimiz adımlar üzerinden, bence İran çok başarılı bir ülke. Amerika’nın yapmadığını Türk halkına teslim ederek, Türk halkının gönlünü kazanmada çok başarılı adımlar atıyor.

Çongar: Evet, İran Ankara’da çok iyi lobi yapıyor bunu biliyoruz.

Çağaptay: Kesinlikle. Amerika’nın PKK konusundaki adımlarının hiçbirisinin resmini çekip de, Milliyet Gazetesi’nin manşetine koyamıyorsunuz, ama İran’ın adımlarının resmini çekip manşete koyabiliyorsunuz. “Mahmur Kampı’nın ıslahı” diye bir şeyin resmi yoktur, ama Kandil Dağı’nın bombalanmasının resmi vardır. Bu açıdan başarılı ve olmaya da devam edecek önümüzdeki dönemde. Demek ki bir Türkiye-İran çakışması, özellikle Kürt meselesi bazında mümkün. Şii meselesi bazındaysa İran herhalde kendi isteğini alabilecek. Bu bakımdan, Türkiye’nin ben aslında Kürt sorununun çok daha ilerisine, Kerkük’ün ilerisine bakan bir vizyon geliştireceğini zannetmiyorum İran müdahalesi açısından.

Çongar: Evet, süremiz doldu maalesef. Soner, mensubu da olduğum Milliyet Gazetesi’ni savunmak adına birşey söyleyeyim. Amerikan yönetimi diyelim ki PKK liderlerinden bir tanesinin koluna kelepçe taktırıp Türkiye’ye teslim olmasını sağladı; emin olabilirsin Milliyet’e manşet olacağından. Yani çok daha somut şeyler bekliyor Türk medyası biraz da.

Çağaptay: Sen emin olabilirsin ki, bu çok çok başarılı bir adım olacaktır. Resmi çekilip Milliyet Gazetesi’nin manşetine konulabilecek her Amerikan adımı Amerika’ya Türklerin sempatisi olarak geri dönecektir.

Çongar: Evet, galiba arkadaşlar bu noktada üçünüz de, dördümüz de diyeyim kendimi de katarak, aynı fikirdeyiz diyebiliriz, değil mi? Amerika’dan çok daha somut adımların, PKK konusunda, gelmesi lazım ya da gelirse, Türk kamuoyunda çok daha büyük etkisi olacak. Evet, hepinize çok çok teşekkür ediyorum katıldığınız için. Soner Çağaptay Washington Enstitüsü’nden, Zeyno Baran Hudson Enstitüsü’nden, ve Ömer Taşpınar Brookings’ten, Brookings Enstitüsü’nden. Sağolun, izlenimleriniz, yorumlarınız için. Çok çok teşekkürler. Ve tabii ekran başındaki sevgili izleyicilerimiz, sizlere de çok teşekkür ediyoruz. Ve unutmayın sizlerin de izlenimlerinizi ve yorumlarınızı bekliyoruz. Bir dahaki

BW 4 - Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı ne planlanıyor?

Washington, D.C. / Yayın tarihi: 17 Eylül 2006

SUNAN:

YASEMİN ÇONGAR

KONUKLAR:

ABDULLAH AKYÜZ: TÜSİAD AMERİKA TEMSİLCİSİ

RUŞEN ÇAKIR: VATAN GAZETESİ WASHİNGTON TEMSİLCİSİ

SOLİ ÖZEL: BİLGİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM GÖREVLİSİ


ÇONGAR: Amerika’dan hepinize merhaba. Burası Washington, ben Yasemin Çongar. Washington’da gayet yağmurlu bir Eylül günü ve biz yine Amerikan Kongresi binasının birkaç yüz metre ötesindeki stüdyomuzda beraberiz. Bugünkü programımızda 11 Eylül’ün beşinci yıl dönümünde küresel terörle mücadelenin nereden nereye geldiğini konuşacağız. Bunu yaparken de Irak, Iran, Afganistan, Arap-İsrail meselesi perspektifinden bakmaya çalışacağız bu mücadeleye. Ayrıca, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ekim başında yapacağı Washington ziyareti, Başkan Bush’la yapacağı görüşmenin ayrıntılarını da ele alacağız. Bunu yapabilmek için de stüdyomuzda hem Amerika’yı hem de Türk politikasını yakından izleyen konuklarımız var.

Abdullah Akyüz’le başlamak istiyorum. Türkiye Sanayicileri ve İş Adamları Derneği TÜSİAD’ın Amerika temsilcisi kendisi. 1999’dan biri bu görevi yürütüyor ve bu görev çerçevesinde sadece Washington’u yakından izlemekle kalmıyor, ikili ilişkileri, özellikle özel sektör bazında yönlendirici bir rol de oynuyor. Ruşen Çakır, Vatan gazetesinin Washington temsilcisi. Ruşen Çakır’ı da haberleri ve Vatan’daki köşe yazılarının yanı sıra özellikle İslami hareket olsun, Kürt meselesi olsun, ülkücü hareket olsun bu konulardaki araştırmalarından kitaplarından tanıyoruz. Soli Özel, Bilgi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi. Soli Özel yaz başından biri daha önce görev yaptığı, öğretim üyeliği yaptığı Washington’da. Woodrow Wilson Merkezi’nde araştırmalarını sürdürüyor ve tabii Sabah gazetesinin dış politika yazarlarından biri. Hepiniz hoş geldiniz stüdyomuza.

Bugün birlikte ele alacağımız konuları önce izleyicilerimiz için ben birkaç başlık halinde, birkaç soru halinde özetlemek istiyorum. Sorulardan bir tanesi: Terörle küresel mücadele kazanılabilir mi? İkincisi, Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı ne planlanıyor? Ve üçüncüsü, Başbakan Erdoğan’ı Beyaz Saray’da ne bekliyor?

İsterseniz 11 Eylül’den başlayalım. Yıldönümünü kısa bir süre önce yaşadık ve son bir hafta gerçekten 11 Eylül tartışmalarıyla geçti, hem Türkiye’de hem Amerika’da. Terörle mücadelede nelerin yanlış gittiği çok konuşuldu biliyorsunuz. Hatalar çok konuşuldu, hatta eski Amerikan Dışişleri Bakanı Collin Powell’ın bir lafı var; “Artık terörle mücadelenin ahlaki temeli sorgulanmaya başlandı.” “Bizim mücadelemiz ahlaki açıdan dünyada sorgulanıyor,” vurgusunu yaptı. Ben biraz tersten bir soruyla başlamak istiyorum. Soli, terörle mücadelede doğru giden birşey var mı? Veya, biraz daha spesifik, El Kaide ve benzer çizgideki örgütlerin ideolojik bir kaybı var mı ? Onlara karşı ideolojik bir kazanım var mı son beş yılda?

ÖZEL: Şimdi, doğru giden birşey bulmak hakikaten pek kolay değil gibi gözüküyor. Bu en azından Washington’da da bu giderek daha fazla idrak ediliyor kanaatindeyim. El Kaide’nin geçtiğimiz beş yılda daha palazlandığı kanısında değilim doğrusu. Bunu da en çok şeyde görebiliyoruz, yani örneğin bir Hizbullah’ın bulunduğu bir alana girmek istediği zaman bunu beceremiyor. Genel olarak toplumlar El Kaide’nin yaptıklarına ses çıkarmasalar bile büyük bir heyecanla bunu destekliyor gibi değiller. Ancak, Irak’ta ortaya çıkmış olan durumun da El Kaide türü örgütlenmeleri besleyecek olan insanları ürettiğine de zerre kadar şüphe yok. Dolayısıyla tekrar, o Powell’ın da sözüne dönmek gerekirse, eğer terörizmle mücadele Amerika’nın asıl hedefiydi ise bunu özellikle ahlaki çizgi üzerinden, düşünsel çizgi üzerinden, siyasi yapı çizgisi üzerinden yapılması gerekirdi. Amerikalılar bunu yapmadıkları gibi kendi iddialarını çürütecek olan Guantanamo’daki tutuklular, Ebu Garib’deki işkence rezaletleri, seyyar işkence haneler gibi şeylerle de savaştıkları düşmandan farklı olmadıkları izlenimini verdiler. Dolayısıyla da burada dünya kamuoyuna hitap edebilecek olan o ahlaki yüksekliği de kaybetmiş oldular. O bakımdan da başarısız olduklarını, bu yönetim döneminde de başarının gelebileceğini zannetmiyorum.

ÇONGAR: Peki Soli, sen "Bütün bunlara rağmen El Kaide palazlanmadı" derken, galiba örgütsel, operasyonel anlamında özellikle kastediyorsun. Popüler anlamda, yani El Kaide’nin gördüğü popüler destek anlamında bir artış var mı sence beş yılda Abdullah?

AKYÜZ: Bence var, yani şu anlamda belki El Kaide örgüt olarak bundan bir zarar gördü çünkü her yerde hedef alındı ve özellikle Afganistan’da uğradığı kayıplar örgütün zayıflamasına ve dağılmasına yol açtı mutlaka. Fakat genel olarak İslami cihad anlamında baktığımız zaman hareketin çok büyük ivme kazandığı, çok daha büyük destek gördüğü, özellikle Amerika’nın Irak’ta yaptığı hatalarla, Ortadoğu’da genel olarak yaptığı hatalarla işte Afganistan’da son günlerde özellikle ortaya çıktı. Yani sonuçta Avrupa’daki hareketlerde bunu gösteriyor genel olarak İslami cihad da kesinlikle bir artış var, bir yayılma var. Bunların El Kaide’yle ne kadar organik bir bağ içinde oldukları tartışmalı. Ne kadar emirleri oradan aldıkları tartışmalı, fakat bu hareket, bu tehlike arttı, büyüdü.


ÇONGAR: Peki Ruşen, sen El Kaide üzerine çok çalışıyorsun, hem dünyadaki El Kaide varlığı hem Türkiye’deki El Kaide uzantıları üzerine. Türkiye’ye geleceğiz, ama Beyaz Saray bu yıl 11 Eylül’den kısa bir süre önce şu elimdeki belgeyi yayımladı: “Terörle Mücadele İçin Ulusal Strateji.” Bu aslında eski bir belgenin yenilenmiş hali. Burada yaptıkları bir saptama vardı, “El Kaide evrim geçirdi. Yeni koşullara kendisini uyarladı” diye. Buna katılıyor musun? Nasıl bir evrimden söz ediyoruz?

ÇAKIR: Bu evrimi Amerikalılar geçirdi. El Kaide’yi zaten anlamamışlardı. Yeni yeni anlamaya başlıyorlar. El-Kaide’yi baştan biri bizdeki klasik daha önce tanıdıkları terrör örgütleri gibi tanımlamaya çalıştılar. 11 Eylül’den çok öncesinden El Kaide realitesiyle gerçek anlamda yüzleşmediler, ki Kenya ve Tanzanya’daki büyükelçiliklerin bombalanması yeteri kadar alarm vermişti. Ben şahsen o tarihten biri El Kaide üzerinde kafa yoruyorum ve 11 Eylül’den sonra 11 Eylül saldırısı adına Türk televizyonlarında yapılan tartışmalarda tarif ettiğim, etmeye çalıştığım El Kaide yapılanmasını raporlarda falan yeni yeni görüyorum. Yani ‘franchising’ yapması, merkezin kendisinin herşeyi yapmaması, oradan bir fikrin çıkması o eylemle insanların doğrudan bir ilişkisi olsun, olmasın kendi başlarına o çizgide gidiyor olmaları, bunlar çok eskiden beri olan benim elimde, doğru dürüst imkanı olmayan akıl yürütmeyle söyleyebildiğim şeyler. Bunları daha yeni beş yıl sonra, 11 Eylül’den beş yıl sonra söylemeye başladılar. Bu, çok açıkcası Amerika Birleşik Devletleri’nin her anlamda çuvallamasıdır. Bugün geldikleri noktada da bence yine yanlış yapıyorlar. Bugün bir beş yıl önceki, bir on yıl önceki El Kaide’yi yeni anlamış durumda. Şu andaki El Kaide’yi çok anlayabildiklerini çok sanmıyorum. El Kaide’nin özellikle internet teknolojisiyle, ki beş yıl once yapmıyorlardı, özel olarak sakınıyorlardı bundan. İnternet kullanımında neyi kastettiğini, ne yapmak istediğini çok iyi anlamıyorlar. Eymen Zevahir’in haftada bir neredeyse olağan basın toplantısı yapar gibi ellişer dakikalık, atmışar dakikalık kasetler doldurmasının vesairesinin neye denk geldiğini anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar belki. Belki bunu bize yansıtmıyorlar. Dünya tam bunu anlamıyor. Mesela şöyle bir örnek vereyim, Zevahiri de üstüste açıklamalarda Türkiye’yi de hedef aldı. Türkiye’de bunu hiç kimse önemsemiyor. Ama bir gün ne olacak, Allah göstermesin, Türkiye’nin başına bir iş gelecek, o zaman diyeceğiz ki Zevahiri zaten böyle böyle demişti. Şu anda Amerikalılar’ın en büyük hatası, ikinci bir saldırının Amerikan topraklarına olmamış olması. Bu onlara acayip bir güven veriyor. Amerikalılar dünyanın merkezinde sandıkları için, hatta dünyayı kendilerinden ibaret sandıkları için Amerika’da eylem olamadığı müddetçe El Kaide’nin zayıf olduğunu düşünüyorlar. Halbuki Londra, Madrid, İstanbul, Bali, Kazablanka bütün bunların hepsini üstüste koyup, bunların içlerinde şu ana kadar saptanmış olan, çok ilginçtir El Kaide merkeziyle yani Usame bin Ladin’in doğrudan bilgisi dahilinde gerçekleşmiş tek eylem, kanıtlanmış tek eylem İstanbul eylemidir. Onun dışındakilerin hepsinin El Kaide’yle direkt bir organik ilişkisi olmayabilir. Ama onu da görüyoruz ki El Kaide’nin organik ilişkisiyle yapılan eylemle, El Kaide’nin ilişkisi olmayan eylem, mesela bu Londra eylemi arasında çok da bir fark yok.

ÇONGAR: Peki Ruşen, bunu sürdüreceğiz. Bir cümleyle lütfen cevap verir misin? Türkiye’de El Kaide ve çizgisindeki gruplar diyeyim, son beş yılda arttı mı? Güçlendi mi?

ÇAKIR: Arttı tabii ki. Artmaması için hiç bir neden yok. 15-20 Kasım eylemlerinde Türkiye’nin hiç bir cevap vermemesi toplumsal olarak, devlet olarak, bir ülke, bir bütün olarak cevap verememesi Türkiye’de bunun açık bir yol olduğunu gösterdi. İngiltere’de İspanya’da herkes hep birlikte teröre karşı durdu. Biz durmadık ve hala Türkiye’de her gün bir cinayet, bir terrör eylemi yaşanıyor. Türkiye bu zaafı gösterdikten sonra burada her türlü terrör artar.

ÇONGAR: Bir cümle demiştim, ama sen haklı olarak dört beş cümle sarf ettin. Buna döneceğiz. Dönmeden once yalnız, hepiniz Amerikan politikasını eleştirdiniz. Ben de işte Amerikan Başkanı George W. Bush’un, 11 Eylül akşamı Oval Ofis’te yaptığı o konuşmadan kısa bir bölümü hatırlatmak istiyorum.

GEORGE W. BUSH (TEYP): “Bizim yardımımızla Ortadoğu halkları özgürlüklerine sahip çıkmaya başlıyorlar. Kabil’den Bağdat’a, Beyrut’a kadar cesur erkek ve kadınlar bizim sahip olduğumuz özgürlükler için hayatlarını tehlikeye atıyorlar. Bu insanların bize tek bir sorusu var. Babalarımızın ve dedelerimizin Avrupa ve Asya’da başardığını, Ortadoğu’da başaracak özgüvene sahip miyiz?”

ÇONGAR: Evet, Başkan Bush’u dinledik. Dinlerken, Soli sen gülümsüyordun. Gerçekten bu iddiayı, yani Ortadoğu’ya demokrasi getirme iddiasını sürdürüyor Başkan Bush. Aslında bu İslami partilerin, işte Mısır’da olsun, Lübnan’da olsun, Filistin’de olsun güçlenmesi ardından bu hedeften vaz geçti deniliyordu Amerika. Ama en azından söylem bazında bu hedef var. Sence Amerika Ortadoğu’yu demokratikleştirmeyi terörle mücadelenin bir aracı sayıyor mu? Samimi mi bu hedefte?

ÖZEL.: Şimdi bir kere Kabil’den Beyrut’a, Beyrut’tan işte Gazze’ye demokrasi olduğunu ben dinlediğim zaman bunu çok yerde güldüm. Bugün burada yaptığım gibi. Şimdi bir kere Amerika Birleşik Devletleri’nin ciddi olduğu, bir tek hedefi olduğu kannatindeyim Ortadoğu’da. O da şu; daha önce Dışişleri Bakanı’nın söylediği şimdi Başkan’ın da tekrar ettiği “İstikrar diye diye istikrarsızlığın temellerini meğerse savunmuşuz, atmış yıl” dediler. Dolayısıyla, istikrarsızlıktan geçmişe göre kendileri açısından daha doğru, daha iyi birşey çıkacağını hesap ediyorlar. Bunu demokrasi olarak ya da demokratikleşmeyi savunma olarak hala gündemde tutulması bence Amerika’nın içine yönelik bir halkla ilişkiler çabası gibi geliyor bana. Şöyle bakalım, eğer demokratik denilebilecek iki şey vardı. Biri Bağdat’taydı. Haydi o kendi koşullarıyla yürüdü, Beyrut’tu yani Lübnan’dı. Lübnan’da yani demokratik olarak iş başına geçmiş olan hükümet çok büyük bir saldırıyla karşılaştığında Amerika Birleşik Devletleri’nin ne yaptığını gördük. Bugün bile yani Lübnan hükümetinin güçlendirilmesi, yani devletinin güçlendirilmesi herkesin gündemindeymiş gibi görünündüğünde bile, Amerika Birleşik Devletleri’nin politikalarının Lübnan siyasetini, Lübnan demokrasisini palazlandıracak bir hareket içinde olduğunu da söylemek mümkün değil. Dolayısıyla bu, “Evet, herkes demokratikleşsin, bu kaostan da demokrasi çıkacaktır” demek kolay olabilir de, demokrasi için önce bir kere işleyen siyasi sistemlerin olması gerekir. Bu ne Afganistan’da, ne Irak’ta, ne başka yerlerde işleyen siyasi sistemler olduğunu söylemek mümkün, kaldı ki Filistin seçimlerinin sonuçları karşısında aldıkları tavır da zaten ortada. Dolayısıyla kendisi buna inanıyor olsa bile yaptıklarının bu amacı Amerika’nın göz ettiğini kanıtlayacak şekilde anlaşılabileceğini sanmıyorum.

ÇONGAR.: Başkan Bush, işte İkinci Dünya Savaşı sonrası, Soğuk Savaş sonrası Avrupa’daki demokrasiyle bir paralellik kurup böylesi bir zaferin Ortadoğu’da da kazanılmasından söz ediyor. Soli, gayet geniş anlattı Arap-İsrail meselesini bunun merkezinde. Abdullah bir de petrol politikaları da biraz bunun merkezinde değil mi? Yani bugünün koşullarında Ortadoğu’daki son derece baskıcı rejimler petrol geliri sayesinde çarklarını döndürmüyorlar mı?

AKYÜZ.: Doğru şu anda dünyanın yine en çok petrol üreten, bunu en düşük maliyetle üreten bölgesi bu bölge ve Amerika’nın dünya petrolünün %30’unu ürettiğini düşünürsek, batının zaten petrol tüketimi yaptığını düşünürsek bu iki kutbun ya da grubun burada birarada olması ve o bölgede bir petrol odaklı bir ilginin devam etmesi kaçınılmaz. Dediğin gibi de birtakım rejimler gelirlerini bunun üzerinde sağlıyorlar. Şimdi bu arada tabii Amerika ikilem içerisinde zaten. Bir yandan kendisine karşı dostça davranan, petrolün akışında bir sorun yaratmayan rejimler var. Fakat bunlar demokratik rejimler değil. Bir yandan işte bu söylemi var, demokrasiyi Ortadoğu’da geliştirme söylemi. Zaten bu ilk gündeme atıldığında da burada bu yoğun bir şekilde tartışılmıştı. Peki biz demokrasiyi gerçekten istiyor muyuz? Çünkü bu ülkelerin hepsinde de demokrasi serbest seçimler yapıldığı zaman Amerika karşıtı iktidarlar iktidara gelecek. Nitekim Filistin’de bunu yaşayınca da, “İşte dememiş miydik” dediler. Dolayısıyla da bu ikilemi hep yaşamayı sürdürecek ve sanki, benim hissiyatım o ki, ilk Filistin deneyiminden sonra Amerika bu diktatörlerle diyelim çalışmaya, ama kendisine kar getiren ama petrol akışında sorun yaratmayacak diktatörlerle çalışmaya devam edecek. Belki onların biraz yumuşaması, biraz demokrasiyi geliştirmesi için teşviklerde bulunacak ama bu demokrasi söylemi Ortadoğu’da bence uzun süre, en azından bu yönetim döneminde rafa kalkacak.

ÇONGAR: Evet, sen diyorsun ki Abdullah, Amerika’nın çalışabildiği diktatörler var. Diyaloğu sürdürdüğü diktatörler var. Bir de tabii konuşmadığı, hiç bir şekilde diyaloğa bile girmediği diktatörler var bölgede. İşte bakın bu konularda terörle mücadelede yanlışları tartışırken, ünlü Pakistanlı gazeteci, Taliban uzmanı gazeteci Ahmet Raşid, Washington Post’ta 11 Eylül’de ne yazmıştı onu hatırlayalım:
(Ekrandan okuyarak) “Arap dünyasından, hatta Avrupa’dan militanlar Amerikalıları öldürmek için Irak’a geliyor. Amerika ise, onların gelişini kolaylaştıran Suriye ve İran’la konuşmuyor bile. Yüzlerce Pakistanlı Peştun, NATO’ya karşı savaşta Taliban’a katılıyor. NATO kafasını kuma gömmüş, Afganistan’ı komşusuz bir savaş alanı sayıp Taliban üslerini kapatması için Pakistan’a baskı yapmıyor. El Kaide ve müttefikleri, küresel cihadlarını Orta Asya’ya Kafkaslar’a ve Ortadoğu’nun başka yerlerine yaymaya hazırlanırken, son beş yılın deneyimini, derslerini yanlarında getiriyorlar. Batı ve bölgesel müttefikleri ise onlara karşı koymaya hazır değil.”

Evet, Ahmed Raşid, Irak’ta direnişin, Afganistan’da Taliban’ın alt edilememesinde bu komşularla ilişkileri ve komşulara bir baskı yapılmamasını bir faktör olarak gösteriyor. Ruşen, sana sorayım. Sence Irak’ta direniş olsun, Afganistan’da Taliban olsun neden geriletilemedi?

ÇAKIR: Şimdi o yazıda çok güzel bir lafı vardı Ahmed Raşid’in. Diyor ki, “Batının stratjik yanlışları ve İslamcıların parlak başarıları.” Çok ilginç aslında büyük stratejiler yapıp büyük hatalar yapıyorlar. Ötekiler küçük oynayıp küçük küçük kazanıp üstüste koyup gidiyorlar. Şimdi Irak’taki direniş, Afganistan’daki Taliban meselesinde işin içerisinde hem politikleşmiş İslam var, hem çok ciddi etnik meseleler var hem bütün çevredeki komşuların hepsinin bu olaya farklı farklı bakışı, getirdikleri farklı yaklaşımlar var ve Amerika Birleşik Devletleri’nin de bunların hepsini de çok acil olarak kendi önüne koyduğu bir hedef var. Yani birşeyleri hemen halledip çekip gitmek. Bütün bunlarla örtüşmüyor. Bir diğer husus, çok önemli bir husus çok ciddi bir istihbarat zaafı var. Bu artık çok net. Anlamıyorlar…

ÇONGAR.: İran’da bunu itiraf ediyorlar şu anda.

ÇAKIR: İran’da itiraf ediyorlar, ama yani Afganistan’la ilgili yazılmış kitapları okuduğumuzda, Irak’la iligili söylenenleri okuduğumuzda da herkes Irak’ta zaten bir dönem görev yapıp sonra da kitap yazmış. Herkes de ilk olarak bundan başlıyor. Anlamıyorlar, anlayabileceğe de benzemiyorlar. Bu olay sadece bulunduğu toprağı onun daha iyi tanıması tanımaması olayın ötesinde bir hikaye. Hep şu söyleniyor biliyorsun, “Bombalayınca iyi güzel, Amerika iyi bombalıyor” ama özellikle Irak’ta, Afganistan hadi neyse, Irak’ta ülke yönetmeye kalktı Amerikan ordusu. Hala bunu yapmaya çalışıyor. Bir işgal ordusuna dönüştü. Saddam’ı atma fikrine bir takım insanlar evet diyebildiler bir yere kadar, ama ondan sonra ülkeye girip işgal ediyor. Bu işgale karşı da kendini çıkaran herkes çok ciddi bir şekilde güç alıyor. Ahmed Raşid’in dediği gibi, komşuların hepsinin burada dahli var. İran’ın dahli var, Türkiye’nin dahli var. Yani şimdi Irak meselesinde Türkiye, Kürt meselesinden dolayı bir dahli var. Dolayısıyla, mesela 1 Mart tezkeresi geçmedi, bilmem ne olmadı. Bütün bunların etkisi çok ciddi biçimde var ve Amerika Birleşik Devletleri’nin de bütün bu stratejilerini yapan insanların, en azından yakın bir zamana kadar yapanların özellikle “neo-con” denen zihniyetin dünyayı çok basit, çok hızlı halledilebilir görmesinin getirdiği, insani faktörünü yok sayan, inanç faktörünü yok sayan, hala intihar eylemciliği meselesini ne olduğunu anlamıyor, anlamak istemiyor. Ve Afganistan’da biliyorsun, iş nasıl dönmeye başladı? Sen daha yeni geldin. İntihar eylemi faktörünü ilk defa Afganistan’a soktular.

ÇONGAR: Evet, çapraz döllenme dedikleri bir süreç. İşte Irak’taki aynı taktikleri Afganistan’a da taşımak… Evet…

ÇAKIR: Daha önce yoktu ve şimdi Afganistan’da kim savaşıyor? Afganlar mı savaşıyor? Pakistanlılar mı? Araplar mı? Bunun hiç bir önemi kalmadı. Bunun hiç bir önemi de kalmadı ve Pakistan devleti de bildiğimiz kadarıyla bir şekilde havlu attı. Pakistan devletinin de havlu atması demek Amerika Birleşik Devletleri’nin havlu atması demek çünkü Amerika bir çok işi orada Pakistan’a havale ediyor.

ÖZEL: Ama Pakistan taraf da aynı zamanda. Yani şimdi Taliban’ın falan…

ÇONGAR: Pakistan’da bir Talibanlaşma süreci de söz konusu…

ÇAKIR: Tabii, yani o kadar karmaşık yapı ki, o kadar karmaşık yapı ki bu karmaşık yapıyı düzeltmeye çalıştıkça daha fazla karmaşıklaştırıyorlar ve işin içinden çıkılmaz bir hale geliyor.

ÇONGAR: Fakat burada önemli birsey var. Geçenlerde Soli, Sabah’taki bir yazısında bence çok doğru bir analizle bunu tespit etti. Yani bu gidişatta, özellikle Ortadoğu’ya baktığımızda önümüzdeki dönemin düzeninde “bir Amerikan-İran hesaplaşması ya da uzlaşması” demiştin belirleyici olacak. Soli, çok hızla rica edeceğim. Sence Amerika şu anda var olan İran rejimini değiştirme politikasını terk edecek ve bir büyük pazarlığa oturacak noktaya gelecek mi?

ÖZEL: Vallahi, objektif olarak baktığında bütün koşullar bunun olması gerektiğini gösteriyor. Fakat benim içimdeki duygu bu adamların gitmeden once İran’a bir şekilde bir saldırıda bulunacakları ve öyle yönetimi devredecekleri şeklinde. Mantığı olduğunu düşünmüyorum.

ÇONGAR: Abdullah, askeri opsiyonun kullanılabileceğine katılıyor musun?

AKYÜZ: Ben o kadar delirmediklerini düşünüyorum, düşünmek istiyorum gerçekten. Çünkü bu kadar rezalet bu kadar başarısızlık ortada dururken bunu göze alabileceklerini düşünmüyorum. İnşallah almazlar.

ÇONGAR: Öyle umalım. Ve İran’la devam edeceğiz sohbetimize. Daha doğrusu Türk kamuoyunun İran konusundaki hissiyatına biraz bakmak istiyorum. Biliyorsunuz, Washington merkezli German Marshall Fund kuruluşunun anket sonuçları vardı geçtiğimiz günlerde yayınlanan.

(Ekrandan okuyarak) Türkiye’de, örneğin Amerika’ya sempati duyanların sayısında 2004’ten 2006’ya ciddi bir azalma var, %20’ye inmiş durumda. Avrupa Birliği’ne sempati duyanlar % 45 gözüküyor. Avrupa Birliği üyeliğini destekleyenler, bu da ciddi bir değişim, 2004’te % 73 iken bugün % 54. İran’a sempati duyanlara bakıyoruz, bir artış var. 2006’da % 43, İran’a sempati duyduğunu söylüyor. Ve yine çok ilginç, Türk devletinin politikasıyla aslında hiç de örtüşmeyen bir sonuç, nükleer silaha sahip İran’a razı olan Türkler nüfusumuzun % 56’sı oranında. Şimdi Türk kamuoyunun Avrupa Birliği’ne ve Amerika’ya sempatisinin gerilemesinin politikaya yansımaları ne olabilir? Sana sormak istiyorum Abdullah.

AKYÜZ: Vallahi yansımalarını zaten görmeye başladık bence. İçeride zaten, bunun nedeni mi sonucu mu olduğu belki tartışılabilir ama, yoğun bir milliyetçilik var. Türkiye’de artık bütün partiler milliyetçilik alanında politika yapıyorlar ve Başbakan, Ak Parti lideri hepsinden daha iyi yapıyor. En milliyetçi lider olarak görülüyor bildiğim kadarıyla kamuoyu yoklamalarında. Dış politikadaki yansımalarını da görüyoruz. Biraz daha dış dünyayı umursamayan, orada sadece taktiksel olarak bir kriz çıktığı zaman çıkıp işte ziyaret edip o sorunu çözmeye çalışan ama içeriye döndüğü zaman o dünyayı tamamen unutan, kaale almadan adeta bir yönetim anlayışına giden. Ne bileyim bir Lübnan’a barış gücü gönderiyoruz mesela. Bunu bir AB’yle istişare içinde, onun bir parçası olarak yapmıyoruz. Mesela girmeye aday olduğumuz...

ÇONGAR: Halbuki öyle olması lazım, Avrupa Birliği’nin kararı da var.

AKYÜZ: Öyle olması lazım evet. Bunu bağımsız olarak yapıyoruz biz. Tabii burada şu mesajı mı vermek istiyoruz? Türkiye güçlü, milliyetçi, kendi ayakları üstünde duran ve kendi dış politikasını yapan ülkedir mesajını mı vermeye çalışıyoruz? Bilmiyorum, ama gerçekten Türkiye bu konulara özellikle politikacılara, özellikle medyası ve eliti düzeyinde sağlıklı tepki vermiyor. Halkın tabii duygusal tepkiler vermesi normal bunca olay yaşanırken. PKK terrörü varken ama bunun sonuçlarını görüyoruz ve gerçekten Türkiye’nin kendine bu anlamda yöneticilerinin çekidüzen vermesi lazım.

ÇONGAR: Sen yöneticilik, liderlik sorunu açısından baktın. Ruşen, kısaca sorayım. Taban açısından, kitle açısından Türkiye’de bir İslami radikalleşme var mı? Sonuçları öyle yorumlamak doğru mu? Ya da milliyetçi radikalleşme mi var?

ÇAKIR: Türkiye’de faşizm var. Yani bunun İslam’dan öğeleri var, milliyetçilikten öğeleri var ama Türkiye’de bir sıradan insan faşizmi var. Evet…

ÇONGAR: Faşizm derken devlette değil, toplumda…

ÇAKIR: Sıradan insan faşizmi. Devletin belli kesimleri tarafından zaman zaman önü açılan zaman zaman tıkanan ama bu Ermeni meselesinde de, Kürt meselesinde de kendini gösteren. Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı AB’ye karşı zaman zaman kendini gösteren, internet ortamında çok kolay yayılan, mesela inernette bir takım sitelere girdiğiniz zaman aynı konuda aynı küfürleri farklı motivasyonlarla eden bir güruhla karşılaşıyorsunuz ve bunların en büyük özelliği düşünceye karşı olmaları, eleştiriye karşı olmaları, ötekini dinlemeye karşı olmaları. Çok acayip bir Türkiye’de… Dün çok alakasız Bahram Salih’i, Irak Başbakan Yardımcısı’nı dinledim ve “Irak’ın en temel sorununun çoğunluk diktası olması” olduğunu söyledi. Türkiye’de de aynı şeye doğru gidiyoruz. Böyle bir çoğunluk, kim kalabalıksa kim daha çoksa onun hakim olacağı gibi çok korkunç bir gidiş var, ama bence bu radikalizm değil bu başka bir şey. Bunun İslamcılıkla, milliyetçilikle doğrudan alakası yok. Bunun AKP’yle ya da MHP’yle ya da bir başka partiyle de doğrudan alakası yok. Bu böyle çok amorf bir şey, lümpen birşey. Çok, o anlamda tehlikeli bir şey.

ÇONGAR: Yönetmen arkadaşımız uyarıyor beni zaman konusunda. Ruşen, sen bir radikalleşmeden söz ettin. Bir Türk çoğunluk diktasından söz ettin. Ama tabii bir de, Türkiye’de bir başka radikalleşme var. Ayrılıkçı radikalizm var. PKK terörü meselesi var. Şimdi kısa bir reklam arası verdikten sonra PKK’yı tartışacağız. Bizden ayrılmayın.

-----

ÇONGAR.: Kısa bir aradan sonra Washington’da tekrar beraberiz. Türk-Amerikan ilişkileri ve Amerika odaklı sohbetimize PKK’yı konuşarak devam edeceğiz. Amerika’nın, biliyorsunuz, yeni bir PKK’ya mücadele koordinatörü var. Emekli Orgeneral Joseph Ralston, Türkiye’de ve Irak’ta ilk temaslarını yaptı. Yalnız, Ralston bölgeye gitmeden önce Amerikalılar’da, Amerikan basınında olsun Amerikan yetkililerinde olsun PKK’yla ilgili bazı yeni vaatler vardı. Önce onlara, bir kısaca bakmak istiyorum. Gazete kupürlerinden izleyicilerimizin dikkatine getirmek istiyorum.

(Ekrandan okuyarak) Amerikan Büyükelçisi Ankara’daki, Ross Wilson, Sabah’ta 11 Eylül’ün yıl dönümü için yazmıştı: “PKK tehlikesi ile mücadeleden galip çıkması için Türkiye’ye destek olmaya kararlıyız. Amerikan politikası ve benim kararlılığım Kuzey Irak’ın müttefikimiz Türkiye’ye karşı bir saldırı düzenleyebileceği bir sığnak olmaktan çıkarılması şeklindedir” diyordu.

New York Times’da, 10 Eylül’de bir başyazı vardı: “Kürt şiddetinin ve gerilimlerin bitirilmesi esasen siyasi çözümler getirse de, General Ralston’un koordinatör atanması, Amerika’nın Türkiye ile ilişkilerini canlandırmasına yardımcı olabilir,” diyordu New York Times, ve aynı zamanda Kıbrıs’ın Rumlar’la Türkler arasındaki bölünüşüne son verecek bir çözümün de daha açıkça savunulmasını istiyor, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma hevesinin yolundan çıkmaması için Amerika’nın yardımcı olmasını talep ediyordu bu başyazısında.

Evet, şimdi Abdullah senden başlayayım. PKK’ya karşı koordinatörler atandı Amerika’da ve Türkiye’de. Öncelikle Amerika açısından bu bir oyalama taktiği mi yoksa ciddi bir adım mı sence?

AKYÜZ.: Şimdi bence mütevazı bir adım. Oyalama da demek zor, yanlış olur. Ciddi bir adım demek de bence beklentileri büyütmek olur. Burada biliyoruz ki, Amerikan sivil otoriteyle askeri otorite arasında fark var bu bakışta. Olayın sadece Kuzey Irak’taki PKK militanlarının yakalanmasından ibaret olmadığını düşünüyorum. Türkiye’nin yapması gereken şeyler olduğunu düşünüyor. Olayın sadece bir askeri olay olmadığını düşünüyor. Bundan gelen ve de zaten Irak’ta yaşadıkları diğer sorunlardan kaynaklanan bir çekingenlik vardı. Fakat bu Türk-Amerikan ilişkilerinin en can alıcı noktası olduğunu biliyorlar. Bu anlamda bu adım, doğru yönde atılmış bir adım, ama tabii hareketin gelmesi asıl önemli olan. Umuyorum ki o onu hızlandırır.

ÇONGAR: Evet Ruşen, geçenlerde seninle birlikteydik Washington’da bir toplantıda.. Bu koordinatörlük meselesi tartışıldı. Şimdi Irak’ın da bir koordintör ataması gündeme gelebilecek. Hatta Kuzey’deki Kürdistan özerk bölgesi için ayrı birinin atanması fikri var. Bu Türkiye’nin hiç hoşuna gitmiyor. Abdullah’ın dediğinden yola çıkarsak, Amerika’nın yeni koordinatörü sadece Kuzey Irak’taki PKK, Avrupa’daki PKK buna karşı mücadeleden mi sorumlu? Yoksa Türkiye’nin kendi içinde PKK sorununu çözmesi ve Kürt sonununu da çözmesinden de mi sorumlu?

ÇAKIR: Sanmıyorum eğer öyle birşey olursa, bu iş biter. Yani Ralston mesela diyelim ki DTP lideriyle görüşmeye kalksa kıyamet kopar. Yani bunu yapacaklarını sanmıyorum ama şu da olacaktır, onun yaptıklarına paralel olarak, Amerika’dan bir takım Kürt sorunuyla iligli iyileştirme çağrıları mutlaka olacaktır, elini güçlendirmek anlamında. Ama şu da bir gerçek ki, DTP’liler kazayla onun kendisini görmeleri durumda bunu çok ciddi bir şekilde kullanacaklardır. Zaten Türkiye’deki bu sorunun çözümsüzleşmesinin, bu kadar şey olmasının en temel nedeni Kürt sorunuyla PKK sorununu ayrıştırmakta herkes ayrı ayrı zorlanıyor. Türkiye ayrı zorlanıyor, Irak ayrı zorlanıyor, Amerika ayrı zorlanıyor. Bunun Ralston’un yapabileceği birşey olduğunu sanmıyorum.

ÇONGAR: Evet, peki tabii Amerika’nın belki Kürt meselesine ilişkin mesajları da olacak, ama bir de Amerikan yönetiminin son dönemde aslında Kuzey Irak’a yönelik PKK konusunda uyarıları oldu. Hatta bu uyarılardan birini Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı, Daniel Fried bizle söyleşirken yaptı. Şimdi bu uyarıyı kısaca hatırlayalım.

DANIEL FRIED (TEYP) : "PKK’ya karşı çözüm Irak’ın kuzeyindeki bölgesel hükümetin de katılımıyla sağlanmalı. Onlar kendi topraklarının Irak’ın dostu Türkiye’ye saldıran bir terrörist grup için barınak, sığnak oluşturmaması sorumluluğunu da taşıyorlar. Hiç birşey bunu mazur gösteremez."

ÇONGAR: Evet, Kuzey Irak’taki iki örgüt KDP ve KYB, eğer PKK’nın lojistik desteğini keserse, buna razı olursa, belki oradaki örgüt unsurları Türkiye’ye geri dönebilir. Sizce Amerika bu iki örgütü bu konuda zorlayacak mı? Abdullah sana sorayım.

AKYÜZ: Bence zorluyor zaten. Bu dialoğun olduğunu da ben şu anda tahmin ediyorum. Fakat bu zorlamanın çok da öteye gittiğini de düşünmüyorum, çünkü burada Iraklı Kürtlerin her fırsatta bunun bir siyasi mesele olduğunu söylediklerini biliyoruz. Oradaki şu anda Irak’ın tek istikrarlı bölgesi olan Kuzey Irak’ın böyle birşey sonucunda daha da istikrarsızlaşacağı yönünde mesajlar verdiğini biliyoruz. Yani orada da bence zorlamanın bir sınırı var.

ÇONGAR: Evet. Peki, Soli tabii bu geri dönüş sadece Kuzey Irak Kürtleri’ni zorlayarak olmayacak. Aynı zamanda belki geri dönüşün koşullarını Türkiye’de yaratmak lazım. Şimdi son günlerde tartışılan, belki PKK’nın silah bırakması, geçici bir ateşkese gitmesi, DTP’lilerin Tunceli ve Diyarbakır Belediye Başkanları’yla birlikte yaptığı çağrı var. Acaba bu çağrı, Amerikan diplomasisine yönelik bir manevra mı? Çünkü böyle tartışılıyor Türkiye’de.

ÖZEL: Şimdi bu anlamda spekülasyonlar da var, fakat ben bu koordinatör meselesiyle iligili bir şey söylemek istiyorum. Şimdi, Türk kamuoyu çok gayri memnun Amerika’nın bu konulardaki tutumundan ve Amerikalılar sürekli söz veriyorlar. Şimdi bence eşiği çok yükselttiler. Eğer bu şu ya da bu nedenlerle, Ruşen’in söylediği nedenlerle, ya da başka nedenlerle yine başarısız olurlarsa ya da bunun ardından Türk kamuoyunu tatmin edebilecek somutlukta bir takım gelişmeler yaşanmadığı takdirde bunun da yaratacağı hayal kırıklığı ardından Türk-Amerikan ilişkileri iflah etmez gibime geliyor.

ÇAKIR: Evet, Cengiz Çandar’ın Bugün’de “tsunami” diye tam da bu konuda yazdığı uyarı var…

ÖZEL: Evet, evet yani hakikaten öyle birşeyle karşı karşıya olduğumuz kanaatindeyiz. Tabii, burada Türkiye’den kaynaklanan bir sorun da var mı bilmiyorum. Yani Türkiye’nin Barzani ve Talabani ile ne ölçüde konuşmaya teşne olduğu meselesi var. İşte bizim Sayın Cumhurbaşkanımızın Irak Cumhurbaşkanı olan Talabani’yi çağırmakta istekli olmaması vesaire. Hem Irak’ta bir bütün olarak bu işleri konuşma, hem de bir Kürt grubu olarak onlarla konuşma konusunda da bir sorun çıkarıyor. Ama asıl mesele Amerika eşiği bu kadar yükselttikten sonra, bir yine başarısızlık olduğu takdirde hakikaten bugünkü anti-Amerikanizm belki çerez gibi kalacak gelecektekinin yanında.

ÇONGAR: Evet. Şunu biliyoruz; Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani Washington’daydı ve Amerikalı yetkililerin kendisine verdiği mesajlar arasında PKK da var. Yine PKK konusu Başbakan Erdoğan’ın Beyaz Saray’daki gündeminde de var. Bakın, Beyaz Saray temsilcisi Tony Snow geçen gün bu ziyareti açıklarken bakın hangi konulara vurgu yapmıştı.

TONY SNOW (TEYP): "Başkan, 2 Ekim’de Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ı Beyaz Saray’da konuk edecek. Bu görüşme Başkan’a ve Başbakan’a ABD ile Türkiye’ye arasındaki stratejik ortaklığı ilerletme, terörle savaş konusunda, PKK’yla mücadele dahil artan işbirliğini ve Lübnan, Irak ve geniş Ortadoğu’da özgürlüğü genişletme konularını konuşma fırsatı verecek. Başkan, Başbakan’la hem bunları hem Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine, siyasi ve iktisadi reformlarına Amerika’nın verdiği destek dahil diğer önemli konuları konuşmayı umuyor."

ÇONGAR: Evet, görüyorsunuz Tony Snow aslında konuları sayarken İran’dan söz etmedi bile. Halbuki Başbakan’ın ilk haziranda Washington’a gelmek için randevu arayışına girmesi İran’ı konuşmak içindi. Abdullah, sana sorayım. PKK mutlaka gündemde olacak…

AKYÜZ.: Evet…

ÇONGAR: … Mahmur Kampı’nın kapatılması, bazı PKK liderlerinin yakalanıp teslim edilmesi yönünde çok somut Türk talepleri var. Ama PKK dışında sence gündemin en önemli başlıkları neler olacak Beyaz Saray’da?

AKYÜZ: Ben sanıyorum ki Amerikan tarafında özellikle AB konusu gündeme getirilecek. Türkiye’nin de o konuda söyleyecekleri ve ABD’den, özellikle ABD’deki bazı liderler üzerindeki etkisini kullanması yönünde destek isteyeceklerini sanıyorum. Kıbrıs bence bir gündem maddesi olacak. Amerika’nın bu güne kadar en fazla adım atabildiği konuydu. Özellikle de PKK konusunda fazla adım atamadığı için, biraz da suçlanarak hatta belki fazla adım atabildiği bir alandı.Ve şu anda Kıbrıs’ta yine bir takım gelişmeler var. O konuda Türkiye’nin haklı talepleri var. O gündeme gelecek muhtemelen. İran konusu dediğim gibi gündemde bence yer alacak. Benim ön görülerim.

ÇONGAR: Irak tabii ki…

AKYÜZ:: Irak zaten, evet o da bir parçası diye düşünüyorum.

ÇONGAR: Evet, peki Avrupa Birliği’nde destek beklentisi ve zaten Amerika’nın süren bir desteği var. Sen buna değindin. Soli, sence Amerika’dan Avrupa Birliği’yle Türkiye arasındaki ilişkilerin şu anda olumsuz gidişine yönelik bir uyarı, Türkiye’ye bir uyarı gelebilir mi?

ÖZEL: Türkiye’ye de uyarı gelecektir yani 301’den başlayarak reformların hayata geçirilmesi konusunda. Fakat benim anladığım kadarıyla Amerika Birleşik Devletleri fazla görüntüde olmadan, Avrupa devletleri geldiğinde de bir takım telkinlerde bulunuyor. Mesela, ben Sarkozy’nin burada Dışişleri Bakanı’yla ne konuştuğunu, daha doğrusu Ulusal Güvenlik Danışmanı’yla neler konuşmuş olduğunu gerçekten çok merak ediyorum çünkü Sarkozy’nin bu çok sert ve çok açık çıkışının ardından Avrupa’da da, “Eyvah, Türkiye’yle ilişkiler yani olacağıdan daha da kötüye gidecek” korkusunun da başlamış olduğu kanaatindeyim. Şimdi burada mesele, gelecek şuna dayanacak; Türkiye’nin batılı bir ülke olarak tutulması imkanının kalıp kalmadığı sorusu daha fazla soruluyor. Amerika’nın sözlerini tutmadığı, Avrupa’nın sürekli olarak dışladığı ve hatta itici bir şekilde konuştuğu Türkiye’nin de işte bugünkü kamuoyu eğilimlerine baktığımız taktirde çok radikal sayılabilecek adımlar atması nihayet belirmeye başladı. Onların da kafasında. Ben o bakımdan senin de atıfta bulunduğun New York Times başyazısını çok önemsiyorum, çünkü hakikaten durduk yerde NewYork Times bu kadar önemli bir yazı…

ÇONGAR: Orada “Türkiye kaybedilebilir” uyarısı var.

ÖZEL: “Kaybedilebilir” uyarısı var ve ben burada yavaş yavaş bunun idrak edildiğini görüyorum en azından. Fakat, gerekeni yapıp yapamayacakları konusunda birşey söyleyemeyeceğim.

ÇONGAR: Peki Soli sen Nicolas Sarkozy’den bahsettin. Fransa’da Cumhurbaşkanlığı umudu olan bir siyasetçi. Şimdi Sarkozy’nin Washington’a gelip bu konuşmaları yapması, Türkiye konuşması bir yana, Amerika’yla ilgili konuşma yapması ilginçti çünkü her cumhurbaşkanlığı arayışına giren Washington’dan sanki bir vize de alma çabasına giriyor gibi yorumlar yapıldı. Sence Ruşen, Amerika, Başbakan Erdoğan’a Çankaya için vize veriyor mu?

ÇAKIR: Niye versin? Yani Amerika’nın böyle bir derdi yok. Yani bizde insanlar siyaseti Amerika’nın belirlediğini sanıyorlar. Siyaseti, Türkiye’de siyaseti Türkler yapıyor. Diğerlerin etkileri vardır, ama şu da var. En büyük paradoks budur; ben bunu hep söylemeye çalışıyorum. Türkiye’de insanlar Amerika’yı sevmez ama Amerika’yla arası iyi olmayanı da sevmiyor. Yani güvenmiyor, korkuyor. Yani şimdi Tayyip Erdoğan’ı kalkıp burada Başkan Bush’la cumhurbaşkanlığı konuşması diye bir şey söz konusu olamaz asla öyle birşey. Ama buraya gelmesinin cumhurbaşkanlığıyla ilişkisi olduğu çok kesin.

ÇONGAR: Yani o Beyaz Saray fotoğrafının bir iç politika karşılığı var.

ÇAKIR: Tabii, malzemesi olarak kullanacaktır, ama riskli bir adım bu. Çünkü kazayla bir Beyaz Saray görüşmesinde bir falso olursa da ve bunun bir şekilde yansıması durumunda da bu sefer tersi olabilir. “Bak sana daha yeni Amerika’ya gitti. Amerika’dan bile destek alamadı” duygusu da yaratmamak lazım. Çok hassas bir şey yapıyor. Bence yanlış yapıyor. Şöyle bir aşamada, kendi deyimiyle finale yaklaşmadan önce Amerika’ya gelip son bir, kaba tabiriyle, cila attırması ters tepki yaratabilir. Amerikalılar’ın da Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını çok fazla arzuladıklarını sanmıyorum.

ÇONGAR: Yani “Finale yaklaşırken, bu bir hata olabilir” diyorsun Ruşen. Türkiye’deki iç ve dış politikayı konuşmaya devam edeceğiz. Ama önce kısa bir reklam aramız var. Lütfen bizden ayrılmayın.

-----

ÇONGAR: Washington’dan tekrar merhaba. Reklam aramızdan sonra sohbetimize Türkiye’de iç ve dış politikanın bağlantısı konusunda devam edeceğiz. Geçenlerde bu konuda çok enteresan bir yazı vardı. Emekli Büyükelçi Gündüz Aktan, Radikal Gazetesi’nde 7 Eylül’de yazdı. Önce o yazıdan kısa bir alıntıyla başlamak istiyorum. (Erandan okuyarak) Diyordu ki Gündüz Aktan: “AKP’nin çekirdek tabanı Irak’ta Sunni direnişi, Filistin de Hamas’ı, Lübnan da Hizbullah’ı destekiyor. İran’ın nükleer silahları olmasını dahi yadırgamıyor. Özellikle İsrail’le Amerika mücadelesinde zayıf ve ezilen Müslüman tarafın terörizme başlamasına, yani karşı tarafın sivillerinin öldürülmesine aldırmıyor. Müslüman ölümlerine karşı ise doğal olarak çok hassas. Hükümet aynı değerleri paylaştığı bu grubu rahatsız etmeden Amerika ve İsrail ile işbirliği yapmakta büyük sıkıntı yaşıyor.”

Evet, öncelikle Soli, Gündüz Aktan’ın bu değerlendirmesine katılıyor musun? Lübnan Gücü, örneğin, halka rağmen mi yapıldı?

ÖZEL: Şimdi bu sırf AKP’nin çekirdek tabanı değil, yani senin başta verdiğin rakamlara baktığın zaman, bu Türkiye. Dolayısıyla bu hükümet tabii bu konularda çok zorlanıyor. Son Lübnan’a, UNİFİL’e asker, Birleşmiş Milletler asker gücüne asker gönderilemesi konusundaki tartışmalara baktığımız zaman da hükümetin hakikaten de hiçte popüler olmayan, kendince çok yalnız bir adım attığını görüyoruz ve orada çok ciddi bir stratejik karar verdiler. Yani, Türkiye bir bakıma Hizbullah’ı destekleyen Iran ve Suriye ekseninde bir yerde mi duracak yoksa batılı ülkelerle özellikle de birlik olarak girmeye karar veren AB’yle birlikte mi hareket edecek şeklinde. Şimdi o kararı verdiler ve tabii bunun da Türkiye’de bir takım rahatsızlıklar yarattığına şüphe yok ve o bakımdan haklı.

ÇONGAR: Evet, hele de tabii İran’a yaptırımlar söz konusu olursa, bir Birleşmiş Milletler kararıyla veya bir Avrupa Birliği-Amerika ekseninde, Türkiye herhalde, ki toplumda İran’a sempatiyi de gördük, çok daha fazla zorlanacak değil mi?

ÇAKIR: Zorlanacak ne kelime, yapamaz. Yaptığı zaman biter.

ÇONGAR: O karara uyamaz diyorsun.

ÇAKIR: Yani Özal bile en güçlü zamanında neler yapamadı. Genelkurmay başkanlarını ikna edemedi. Yani bu öyle bir iş değil. Afganistan meselesi Afganistan’a ek asker diye birşey çıkıyor. Genelkurmay başkanı daha hiç kimseyle konuşmadan “Kesinlikle olmaz” diyor. Yani bu olay sadece bir aşağısı olayı değil, yukarısı da, kendi parti grubu da… 1 Mart ortada, Bakanlar Kurulu dahil. Yani Lübnan meselesinde mesela, çok bizimkiler pikniğe gidiyormuş gibi bir hava yarattılar ve geçirttiler bunu. Ama ne gördük? Jacques Chirac mikrofonu açık unuttu ve Jacques Chirac nasıl bir cehenneme gittiklerini biliyor. Jacques Chirac’ın bildiğini bunlar da biliyor. Şimdi burada yani öyle birşey ki çok riskliler. Seçimler yaklaşıyor, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler yaklaşıyor. AKP’nin dış politikada attığı adımlar, atmaya çalıştığı adımların hepsi riskli ve hepsi de bizim çevremizde. Eğer İran’a karşı en ufak bir şey yapsın, yapmaya kalksın Türkiye hükümeti çok ciddi bir şekilde fatura öder. Burada bir parantez açayım. Türkiye’de çok güçlü bir bilinmeyen İran lobisi var. İran bunu öyle bir kullanır ki, zamanında Saddam bile Türkiye’de etkili olabilmiş değil. İran Türkiye’de çok ciddi bir kamuoyu gücüne sahip bir ülke. Bunu hiç yabana atmamak lazım.

ÖZEL: Kullanıyor da zaten.

ÇONGAR: Kamuoyu oluşturmak çok önemli bir laf bence. Abdullah, onu sana sorayım. Yani liderlik tabii biraz da kamuoyu oluşturmak. Bunu da tek başına hükümetin yapması beklenemez. Ordusuyla gerektiğinde, iş adamlarıyla, TÜSİAD temsilcisi hazır buradayken…

AKYÜZ: Medyasıyla…

ÇONGAR: Medyasıyla…. Bir kamuoyu oluşturma görevi var. Ama Türkiye’de, bu hem Avrupa Birliği hem Amerika ilişkiler konusunda, sence yeterince yapılıyor mu?

AKYÜZ: Kesinlikle yapılmıyor. Zaten yapılmadığı için hükümet veya siyasi partiler kendilerini bu zor durumlarda dar boğazlarda buluyorlar. Ne ekiyorlarsa bir yandan da onu biçiyorlar. Dolayısıyla eğer dış politikada daha soğukkanlı, daha devlet adamı gibi yaklaşımlar sergilenebilseydi, Birleşmiş Milletler kararına rağmen birtakım zorlukların yaşanması söz konusu olmazdı. Nitekim bence İran olayının geleceği bize, en azından o siyasetçilere bu sinyali vermeli ve bundan sonra belki bazı adımlar biraz düzeltilmeli ama çok umutlu değilim, çünkü seçim sath-ı mahaline giriyoruz.

ÇONGAR: Evet, dolayısıyla yine iç politika-dış politika içiçe geçecek ve galiba iç politika, toplum Türkiye’yi dış politikada zorlamaya devam edecek diyoruz. Bu noktada, dilerseniz bitirelim arkadaşlar. Süremiz doldu. Hepinize çok çok teşekkür ediyorum. Abdullah Akyüz, TÜSİAD Amerika temsilcisi, Ruşen Çakır, Vatan Gazetesi Washington temsilcisi, ve Soli Özel şu anda Woodrow Wilson Araştırma Merkezi’nde araştırmalarını sürdüren öğretim üyesi ve yazar.

Ve sevgili izleyicilerimiz sizlere de çok çok teşekkür ederiz bizi izlediğiniz için. Bir dahaki programda buluşuncaya kadar sizden mesaj bekliyoruz. E-mail adresimizi biliyorsunuz. Şu anda da ekrana geliyor, burasiwashington@cnnturk.com.tr. Tartışılmasını istediğiniz konuları yazın. Aklınıza gelen soruları, eleştirilerinizi, önerilerinizi yazın bize. Ekim ortasında yeniden buluşacağız ve tekrar buluştuğumuzda da, işte Başbakan Erdoğan’ın Beyaz Saray’da neler konuştuğunu, Başkan Bush’un ona neler anlattığını ve bu zirvenin Türk-Amerikan ilişkisine neler getirebileceğini tartışacağız. O zamana kadar hoşçakalın diyorum. Tekrar çok teşekkür ediyoruz. Ben Yasemin Çongar, burası Washington.

BW 3 - ABD, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne nasıl bakıyor?

Yayın tarihi: 6 Ağustos 2006

SUNAN:

YASEMİN ÇONGAR

KONUKLAR:

ZEYNO BARAN: HUDSON ENSTİTÜSÜ AVRASYA POLİTİKASI MERKEZİ DİREKTÖRÜ

HENRI J. BARKEY: LEHIGH ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI İLİŞKİLER BÖLÜM BAŞKANI

ÖMER TAŞPINAR: BROOKINGS ENSTİTÜSÜ TÜRKİYE PROGRAMI DİREKTÖRÜ


ÇONGAR.: Amerika’dan hepinize merhaba. Burası Washington, ben Yasemin Çongar. Ağustos ayı bölgemizde her zamankinden sıcak başladı bu yıl. Lübnan’da ateşi söndürme çabası, Türkiye’nin Kuzey Irak’taki PKK varlığına artık mutlaka son verme talebi, Yüksek Askeri Şura Kararları. İşte biz bütün bu gündemi Türk-Amerikan ilişkileri ekseninde konuşacağız, Ankara-Washington ekseninden bu sıcak gündeme bakmaya calışacağız. Bunu yaparken de yanımızda hem Türkiye’yi yakından izleyen, hem de Amerikan politikalarını yerinde takip eden konuklarımız var.

Henri Barkey’den başlamak istiyorum. Lehigh Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Barkey ve Clinton yönetiminde Amerikan Dışişleri’nde Türkiye ve bölgesinden sorumlu bir siyaset planlamacı olarak çalışmıştı. Tabii, Henri Barkey’i Kürt meselesi üzerinde kitap ve makaleleriyle gayet iyi tanıyoruz. Zeyno Baran programımıza ilk kez katılıyor. Washington’da Hudson Enstitüsü’nde Avrasya Politikası Merkezi’nin Direktörü. Baran, 1996’dan beri Washington’da, Türk-Amerikan ilişkilerini izliyor. Ayrıca, özellikle global İslami akımlar üzerine çalışmaları var. Ve Ömer Taşpınar, Washington’daki seçkin fikir kuruluşu Brookings’in Türkiye programını yönetiyor. Ayrıca, Amerikan Ulusal Savunma Üniversitesi’nde ve Johns Hopkins’e bağlı uluslararası ilişkiler okulu, kısacası “S.A.I.S” diye bildiğimiz okulda öğretim görevlisi. Taşpınar, Radikal gazetesinde düzenli yorum yazıları yazıyor. Hepiniz hoş geldiniz.

Evet, bugün birlikte yanıt arayacağımız üç soruyu önce kısaca izleyicilerimize aktarmak istiyorum. Bunlardan birincisi, Amerika Birleşik Devletleri, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne nasıl bakıyor? İkincisi, Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyon ne getirir, ne götürür? Türkiye’de çok sıcak bir gündem maddesi. Ve üçüncüsü, Türk ordusu Lübnan’da görev üstlenmeli mi?

İsterseniz, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden başlayalım. Irak Savaşı’na, içinde bulunduğumuz konjonktüre belki doğrudan girmeden genel bir soru sormak istiyorum. Soğuk Savaş boyunca, Türk-Amerikan ilişkilerinin ana ekseni hep Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ve Pentagon’un üzerinden gitti denilebilir. Dönemin koşulları gereğiydi bu, son yıllarda biraz değişti. İlişkilerde bir sivilleşme olduğunu görüyoruz. Önce şunu sorayım. Türk Silahlı Kuvvetleri ile Pentagon bağı, Soğuk Savaş döneminde olduğu kadar güçlü mü? Zeyno ne dersin?

BARAN.: Bence güçlü değil. Tabii, Soğuk Savaş sonrasındaki gelişmeler dolayısıyla zaten askeri ilişkilerin önemi azalmıştı. Özellikle 1 Mart’tan sonraki süreçte de zaten ikili ilişkilerde de ciddi bir güvensizlik yaşandı. Özellikle de Bush yönetiminin demokrasi ajandası sonucunda da bence eskiye geri döneceğini pek zannetmiyorum kısa dönemde.

ÇONGAR.: Evet, yani kalıcı bir değişiklik görüyorsun sen.

BARAN: Kalıcı evet.

ÇONGAR: Peki 1 Mart’ı daha ayrıntılı tartışacagız ama, şunu sormak istiyorum. Şimdi sivilleşme deyince, aslında bu tabii artıları da olan birşey. Ama Türk Silahlı Kuvvetleri-Pentagon ilişkilerinin zayıflamasının eksikleri ne? Ondan başlayalım. Bunun olumsuz yönleri ne Ömer?

TAŞPINAR: Fazla bir olumsuz yönü yok bence. Türkiye’nin demokratik olarak güçlenmesi açısından oldukça iyi bir gelişme bu. Bir bakıma belki ekonomik yönün güçlenmesi, kültürel yönün güçlenmesi açısından önemli olabilir. Fakat tek olumsuz tarafı askerle iyi geçinmeyen bir Pentagon aslında, Türkiye’yle de genelde sorunlar yaşıyor duruma gelebiliyor. Bu da kamuoyunda anti-Amerikanizme neden olabiliyor, yani askeri ilişkiler iyi giderken kamuoyu ilişkileri düzeliyor diyemiyoruz tam olarak. Genelde bir kötüleşme var. Fakat baktığımızda demokrasiye destek açısından Türkiye’de darbe istemediğini söyleyebiliriz Amerika’nın. Bu açıdan iyi bir gelişme.

ÇONGAR: Ama tabii, şimdi biraz siyasete girerek cevap verdin. Mutlaka bunu tartışmamız lazım. Böyle de sormak istiyorum. Henri, bunu sana yönelteceğim. Güvenlik konusu son derece öncelikli terörle mücadele çağında, hem Türkiye için hem Amerika’nın bu bölgedeki ilgilendiği sorunlar açısından. Bu kadar önemliyken askerlerin konumu, askeri konular, güvenlik kararları, güvenlik konusunda Irak olsun, bölgenin geri kalanı olsun, PKK olsun gündem, Türkiye’yle Amerika arasında askerden askere ilişkilerde ve iki ülkenin farklı yapılanmaları nedeniyle de Pentagon’un sivil yönetimiyle Türk askeri arasındaki ilişkilerde eski sağlamlığın olmamasının olumsuz yönü yok mu?

BARKEY: Tabii ki bir olumsuz yönü var. Şu açıdan olumsuz bir yönü var. İki taraf da birbirine güvenmemeye başladı. Bunu en açıklıkla gördüğümüz yer Irak. Irak’ta şu anda Türkiye ve Amerika’yla hem askerleri, hem siviller arasında büyük bir anlaşmazlık var aslında ne yapılacak diye. Son zamanlarda bir değişiklik gördük. Amerika PKK’ya karşı bir operasyon yapılmasına göz yumacak herhalde diye düşünüyorum. Herhalde ama öte yandan şu Türk-Amerikan ilişkilerindeki değişim aslında 1 Mart’ta başlamadı, 11 Eylül’de de başlamadı, daha önce Clinton döneminde başlamıştı aslında. Askerler ve siviller arasında. Clinton sivilleri arasında büyük bir rahatsızlık vardı. Önemli olan değişiklik 1 Mart’tan sonra başlayan değişiklik. O da Amerika’daki Cumhuriyetçiler’le, muhafazakar kesimle askerler arasındaki farklılaşma büyüdü. Fakat bunun son zamanlarda değiştiğini görüyoruz yine. Muhafazakarlar yani Amerika’daki muhafazakarlar ve Cumhuriyetçiler yavaş yavaş askerlere dönmeye başladılar. Onun için bir değişiklik görmek mümkün şu anda.

ÇONGAR.: Yeniden bir yakınlaşma var, diyorsun. Bunu ayrıntılarıyla tartışacağız. Özellikle dedin ki, “Türkiye’nin olası bir operasyonuna belki Amerika sıcak bakabilir ya da bir şekilde tolere edebilir bunu.” Bu çok önemli bir konu. Mutlaka Irak’ı da ayrıntılı tartışacağız. Ama onu tartışmadan ben şimdi ekranımıza bazı gazete kupürleri getirmek istiyorum. Hem Türkiye’den hem Washington’dan yazılan bazı yazılar.

Murat Yetkin Radikal’de yazmıştı; 18 Mart 2006’da dönemin Savunma Bakanı Yardımcısı Wolfowitz, Paul Wolfowitz’den alıntıyla başlıyor: “Ordu hangi nedenle olursa olsun o önemli ve oynaması gereken liderlik konumuna sahip çıkamadı. Yıllardır Türkiye ile ilişkilerinde askeri birinci derecede muhatap alan ABD yönetimi, şimdi ilişkileri dibe çeken bir gerilimden dolayı askerleri yani General Özkök’ü suçluyordu,” diyor Yetkin ve Özkök aleyhine Türk basınında başlayan kampanyanın da aslında bu sıralara tam denk düştüğünü vurguluyor. Eric Edelman, bügün Pentagon’un üç numarası, eski Ankara Büyükelçisi, Milliyet’te Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin’e verdiği mülakatta “Türkiye’nin son birkaç yüzyıldır Batılılaşma ve modernleşme sürecindeki itici güç Türk ordusu olmuştur. Avrupa Birliği’nin sivil-asker ilişkilerinin ne şekilde organize edilmesi gerektiği konusunda belli ölçüleri var. Türkiye’nin tam üyelik adaylığı ilerledikçe şüphesiz Türkiye’de bu normlar doğrultusunda yol olacaktır. General Özkök ve General Başbuğ ile çalışmaktan büyük memnuniyet duydum . Çok açık fikirli, ileri görüşlü komutanlar. Yurtsever insanlar,” demişti Eric Edelman. Ve Uluslararası Stratejik Etüdler Merkezi, CSIS’te Bülent Alirıza-Seda Çiftçi imzalı bir rapor yayınlandı 13 Nisan 2006’da: “Büyükanıt’ın önderliğini üstleneceği kurmay kadrosu Mart 2003’te Amerika ile işbirliği için açık bir liderlik ortaya koymayan askeri yönetimden farklı. Özkök ve Büyükanıt’ın Amerikan talebinin karşılanmasından yana oldukları yönünde haberler vardıysa da, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman dahil bazı dört yıldızlı generaller buna karşıydı. Onların çekincelerinin, Amerika ile ilgili kuşkuları kadar AKP’ye ve AKP’nin Washington’la bağlantılarına duydukları güvensizlikten kaynaklandığı anlaşılıyor. Ancak Yalman, görüşlerini paylaşan diğer generallerle birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri’nden emekli oldu. Dolayısıyla Büyükanıt’ın gelecekte, Amerika ile işbirliği yönünde tavsiyede bulunması daha kolay olacak,” demişti CSIS raporu.

Şimdi dilerseniz, bu alıntıları da göz önünde tutarak tartışalım. Ben yine 1 Mart’tan başlamak istiyorum. Paul Wolfowitz’in o meşhur, CNN Türk’e yaptığı açıklamayı bir kez daha dinledik. Gerçekten Amerikan yönetimi Türk Silahlı Kuvvetleri’ni eleştirdi. 1 Mart konusunda çok daha net tavır koymadığı için. 1 Mart’ın, yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nin orada oynadığı rolün yarattığı olumsuz etki aşıldı mı Henri?

BARKEY.: Bir dereceye kadar aşıldı. Şunu demek istiyorum: Unutmayın ki Paul Wolfowitz’in de söylemek istediği şuydu. Aslında, o aşamada Aytaç Yalman’ın Milliyet gazetesine, Fikret Bila’ya verdiği röportaj sayesinde 1 Mart tezkeresinin geçmemesine sebep olduğuna inandığı için o konuşmayı yapmıştı. Bence Özkök’ü tenkit etmiyordu Paul Wolfowitz. Bence askerlerin bir kısmını, askerlerin içinde bir bölünmeyi tenkit ediyordu. Bence biraz, bir dereceye kadar yanlış anlaşıldı Wolfowitz’in söylediği.

ÇONGAR: Murat Yetkin doğrudan Özkök’e yönelik bir eleştiri olarak yorumladı.

BARKEY: Evet. Murat Yetkin bence orada hatalı. Murat Yetkin bence anlamadı Wolfowitz’in çıkışını.

ÇONGAR: Anlıyorum, ama sonuçta Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik bir eleştiri gitti Pentagon’dan. Bu doğru ve bir ölçüde aşıldı, ama tamamen değil diyorsun. Bir de madalyonun öbür yüzü var tabii Türkiye açısından. Malum "çuval" olayı, Süleymaniye’de yaşanan olay, 4 Temmuz’da. Aynı yılın 4 Temmuz’unda. Bu da Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Amerika’ya çok tepkili kıldı. Bu aşıldı mı Zeyno?

BARAN: Aşılmadı ve kısa dönemde aşılacağını zannetmiyorum. Ve aşağı yukarı iki hafta önce Türkiye’deydim. Ve bu olay sürekli gündemde tutuluyor. Sadece hükümet ve askeri kannatta değil, genel olarak toplumun surekli konuştuğu bir olay. Ve sanki unutmak istemezcesine konuşulan bir olay. Burada aslında ne Amerikan halkının ne Türk halkının tam olarak ne olduğunu, Amerikalıların niye böyle bir hareket yaptığını, daha hala tartışılmadığını, bir takım gerçeklerin bilinmediğini ve bunların aslında ortaya cıkarsa belki bir sıkıntılı dönem geçireceğini, ama daha sonra ikili ilişkiler için daha iyi olacağını düşünüyorum. Bu konuda nedense hem Amerikan tarafı hem Türk tarafı hala biraz geçiştirme taraftarı.

ÇONGAR.: Süleymaniye olaylarının tam ayrıntıları ortaya dökülmedi diyorsun.

BARAN: Dökülmedi.

ÇONGAR: Ve iki taraf da bunu sanki tercih ediyor şu anda.

BARAN: Doğru, doğru, doğru.

ÇONGAR: Ama ortaya dökülse…

BARAN: Bence ortaya dökülse, en azından ne olduğu anlaşılacak. Çünkü genellikle Türk kamuoyundaki hava, “Amerika bize bunu nasıl yapar ve biz bunu torunlarımıza dahi nasıl anlatacağız ve asla unutmayacağız” yönünde. Ama belki Amerikalıların hatalı olarak hareket ettiğini, Amerikalılar da bazı yerlerde kabul ediyor. Ancak, böyle bir harekete Amerikalıları iten neydi? Ve orada hakikaten, Türkler ne yapmak istiyordu? Çünkü bunlar tartışılmazsa bu hem Amerika’daki hem Türkiye’deki özellikle askerle arasındaki güvensizliğin artmasına ve devam etmesine yol açacak.

ÇONGAR: Evet. Buradan Centcom’a dönelim, Amerikan Merkezi Kuvvetler Komutanlığı’na. Hem 1 Mart konusunda Türkiye’ye çok büyük tepki duydular, hem bu çuval olayına da aslında neden olan Türkiye’nin Kuzey Irak’taki varlığı, Kuzey Irak’a bakışı, belki Türkmen Partisi’nin oradaki rolü, gerçekten Amerikan askerlerini de özellikle üst düzey askerlerini rahatsız etmişti. Hepimiz biliyoruz Türkiye’de de okunan, tartışılan bir kitapta, Cobra II’de gerçekten Irak Savaşı’nı yöneten Amerikalı komutanın Türkiye ile ilgili son derece sert, yani ağıza alınmayacak lafları var. Kolay kolay kabul edilmeyecek laflar. Pentagon’un içine baktığımız zaman, Centcom’un yine Türkiye’ye en tepkili kesim olduğunu söyleyebilir miyiz?

TAŞPINAR: Zannediyorum üst kademede bir yumuşama olsa da stratejik düşünmek zorunda kalan, realist düşünmek zorunda kalan, üst kademede bir yumuşama olsa da alt kademelerde olayı bire bir yaşamış kademelerde hala bir burukluk devam ediyor olabilir. Genel anlamda baktığımızda TSK-Pentagon ilişkilerine, Kürt meselesi yapısal bir sorun haline geldi. Genel konu belki 1 Mart “çuval” meselesinden öte, iki tarafın Henri’nin de belirttiği gibi birbirine güvenmemesi sonucu Kürt meselesinin artık ilişkilerde Türk ve Amerikan ilişkilerinde bir numaralı gündem maddesi haline gelmesi. Belki 90’lı yıllardan en büyük farkı bu. 90’lı yıllarda, Clinton iktidardayken, Türkiye Kuzey Irak’a arka bahçesi gibi girdiğinde bir sorun çıkmıyordu. Bugünse en büyük sorunlar oradan kaynaklanıyor gibi gözüküyor.

ÇONGAR: Evet Kürt meselesi öncelikli. Bir de, Zeyno kısaca değindin, tekrar sana sorayım. Amerikan yonetiminin bu demokrasi gündemi nedeniyle, işte 11 Eylül sonrası “Türkiye’de ılımlı İslam” gibi bir söylemle AKP’ye sahip çıkması, en baştan belki fazlasıyla sahip çıkar gibi görünmesi de Türk Silahlı Kuvvetleri’ni rahatsız etmedi mi?

BARAN: Kesinlikle doğru ve hatta özellikle Erdoğan başbakan olmadan Beyaz Saray’a davet edilmiş olması herhalde bu sürecin başındaki en önemli etken oldu. Ve ben Amerikalılıarı bu konuda çok eleştirdim. Bu “ılımlı İslam” kavramını doğru düzgün anlatamadılar. Ilımlı Müslüman kavramı var, bir de İslam devleti, İslam Cumhuriyeti kavramı var. Hem Amerikalıların söylem yanlışlığı yapmaları, hem de Türkiye’de bunu “Amerika yeşil kuşak, bir İslami devlet istiyor Turkiye’de” gibi anlamaları ve Amerikan yönetiminin de hala daha hatta, tam Turkiye’deki bu rejim konusundaki hassasiyeti, endişelerini tam olarak anlamamasından geçiyor. Şu anda geldiğimiz noktada tabii yönetim yaptığı bir takım hataları daha iyi anlamış durumda, ama AKP’yle de askerle de ilişkilerini eşit derecede ve uygun şekilde tabii ki düzeltmeye ve geliştirmeye çalışıyor.

ÇONGAR: Evet bu AKP ile TSK arasındaki dengeleri konuşmaya devam edeceğiz. Şimdi Amerikan Dışişleri’nin üst düzey yetkililerinden, Türkiye ve bölgesinden sorumlu üst düzey yetkililerinden Matthew Bryza’dan kısa bir alıntımız var. Bakın Bryza, Türk ordusuyla ilgili bir soruyu yanıtlarken Washington’da ne demişti.

MATTHEW BRYZA (TEYP): "Türk ordusu hepimizin bildiği gibi Türkiye’deki en popüler kurumlardan biri. Avrupa tarihinin en büyük generallerinden olan Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde ordunun kendine özgü bir siyasi işlevi var. Dolayısıyla Türkiye’de ordunun rolü oldukça karmaşık bir mesele. Türkiye bir demokrasidir ve Avrupa Birliği’ne üye olmak istediğine göre, Avrupa Birliği’nin kriterlerine uymalıdır. Ordunun rolünün değişmesi, ordunun siyasetteki rolünün azalması da bu kriterlere dahildir."

ÇONGAR: Evet, Bryza Turk Silahlı Kuvvetleri’nin Türkiye’de ne kadar saygın, popüler bir kurum olduğundan bahsediyor. Tarihsel misyonunundan bahsediyor, ama bir yandan da Avrupa Birliği çatısı çerçevesinde bir sivilleşmeye aslında Washington’un da destek olduğunu belirtiyor. Şöyle sorayım, Amerika hala Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Türkiye’de rejimin güvencesi sayıyor mu sence Ömer?

TAŞPINAR: Bir kesim sayıyor. Hangi Amerika’dan bassediyoruz o çok önemli tabii. Fakat Pentagon’daki sivillerden bassedersek, neo-con’lardan bahsedersek, Türkiye’de İslami yönlenmeden rahatsız olanlardan bahsedersek bu kesimin gözünde bir, askere sempati var. Fakat Amerika’nın genel gidişatında demokrasiye önem veren, daha realist olmuş özellikle ikinci Bush yönetiminde bence askere bakış açısı çok olumlu değil. Demin dediğim gibi, darbe olsun istemiyorlar Türkiye’de. O açıdan baktığımızda AK Parti’sine belirli bir kızgınlık var. Fakat askere güven meselesi, yaşanan sorunların Kürt meselesi üzerinde olması nedeniyle ciddi bir darbe aldı. Askerler gelse veya Türkiye’de daha otoriter bir yapı olsa Kürt meselesi daha da ciddi bir sorun haline gelecek Türkiye ve Amerika arasında. O nedenle Ak Parti’ye bir bakıma ehven-i şer gözüyle bakıyorlar ve askerin daha güçlenmesini, otoriter bir Türkiye’yi istemiyor Amerika.

ÇONGAR: Henri buna katılıyor musun? Çünkü son dönemde Suriye olsun, İran olsun bazı kritik konularda Amerika, hükümetten duyamadığı mesajları öncelikle Türk Genel Kurmayı’ndan duydu.

BARKEY: İşte ben de onu diyecektim. Aslında millet yanlış anlıyor bence bu Amerika’nın Ak Parti’ye bakışını, işte Erdoğan’ın başbakan olmadan önce Beyaz Saray’a gelişini, Türkiye’de işte yeşil kuşak teorileri ortaya çıktı. Ama o zamanki gündeme bakmak lazım. Amerika o sırada Irak’ta savaşma kararı almış ve ona yaklaşıyordu çok çabuk bir şekilde. Dolayısıyla Türkiye’den yardım isteyecekti ve Türkiye’den dini hükümeti…

ÇONGAR: Ve yeni hükümeti, projenin bir parçası yapmak istiyordu.

BARKEY: Tabii, yeni hükümette önemli olan insan kimdi? Daha doğrusu şöyle söyleyeyim, yeni rejimdeki kimdi? Erdoğan’dı. Dolayısıyla başbakan olmadan önce, Erdoğan’ı buraya getirdiler, davet ettiler, ona önem verdiler ve onun Amerika’ya yardım etmesini istediler. Ve Amerika’nın bence o andaki bakışı tamamiyle pragmatik bir bakıştı. Şey değildi, işte yeşil kuşak gelsin, işte İslam hukukları gelsin, işte ılımlı İslam başa gelsin, işte Arap hükümetlerine bir çeşit model olacak düşüncesi bence hiç yoktu. Tamamiyle Irak üzerine endekslenmiş bir politikaydı. Ondan sonra zaten bunun bir bakıma kanıtlandığını görüyoruz, çünkü Erdoğan hükümeti 2005-2006 senelerinde gerek Suriye olsun, gerek Hamas olsun, gerek başka konularda, işte Amerika’nın Irak politikasını tenkit edişi açısından, bütün bu pürüzler ortaya çıktığı zaman Amerikan hükümeti çok sert bir şekilde Erdoğan’ı, kendisini tenkit etti ve Erdoğan’nın politikasını tenkit etti. Ortada askerlere dönmek meselesi değil, tamamiyle pragmatizmden geliyor. Bence Amerika’nın Türkiye’den istediği, kim olursa olsun yeterli derecede yeter ki demokratik bir rejim olsun, yeter ki pro-Amerikan demokratik bir rejim olsun. Onun istediği o. Yarın öbür gün yeni bir Cumhuriyet Halk Partisi ortaya gelirse, Baykalsız tabii, ve onlar seçimleri kazanırsa Amerika onları da şey yapacak.

ÇONGAR.: “Baykalsız Cumhuriyet Halk Partisi” tartışmasını başka bir programa bırakmak zorundayız, ama önemli bir şey söyledin; “Yeter ki demokratik bir rejim olsun.” Ama Zeyno, Türkiye’de çok yaygın bir inanç var. 28 Şubat müdahalesini Amerika yaptırdı, Amerikan desteğiyle yapıldı” diye. Senin izlenimin bu mu?

BARAN.: Ona geçmeden önce birşey söyleyeceğim. Bu, Erdoğan Beyaz Saray’a başkaban olmadan çağırılması bence, burada Henri’ye katılmıyorum, çünkü pragmatik dedi ama aslında bence Türkiye’deki dinamikleri iyi okuyamama. Çünkü 28 Şubat’a da giden süreçte de aslında Amerika’nın o zamanki Erbakan hükümeti, tabii içinde Tansu Çiller de vardı. Sadece “Yönetimde olan Türkiye’nin liderliğinde kim olursa olsun onunla iş yapmak zorundayız” yaklaşımı ötesinde verdiği bir takım sinyallerde bilinçli veya bilinçsiz sanki Erbakan’ı destekliyormuş gibi bir hava, öyle bir ortam yaratılmıştı. Dolayısıyla, yine bence Erdoğan’ın belki zamansız çağırılması diyeyim, askeriyeden de sağlanacak desteğin de önünü kesmiş oldu…

ÇONGAR: “Belki yanlıştı” diyorsun.

BARAN.: ... ve 28 Şubat sürecinde de o zaman çok yakın takip etmiştim burada aslında. Yönetimdeki pek çok kişi böyle bir, tabii buna darbe veya post-modern darbe diyoruz, Türkiye’nin böyle birşey yapmayacağı, yapamayacağı düşünülüyordu ve yönetim içinde ben buna ciddi bir destek olduğunu zannetmiyorum o zaman. Dışarıdan, ama yine yönetim üzerine etkili olan, şu anda da hep konuşulan bir takım neo-conlar veya vesaire, yönetim üzerinde etkili kişiler, tabii 28 Şubat sürecinde daha çok etkili oldu diyeyim, ama ben daha çok bu sürecin Türkiye’den yapıldığını düşünüyorum.

ÇONGAR: Evet, tam o zaman hatırlatmakta yarar var tabii Clinton yönetimiydi. Hatta Henri, sen o zaman Dışişleri Bakanlığı’nda görevliydin. Hatırlıyorum dönemin Dışişleri Bakanı Albright özellikle, demokrasi dışı bir müdaheleye karşı uyarıda bulunan açıklamalarda bulunmuştu. Öme,r sana çok kısa sözü vermek istiyorum bu bölüm çerçevesinde. Sence Türkiye’de sivil hükümetlerle, şimdi AKP, ama genelde sivil hükümetlerle Türk Silahlı Kuvvetleri arasında Amerika’nın yaklaşımları açısından, biri böyle aşağıya inince diğeri yukarı çıkıyor gibi bir ters orantı mı var? İkisi, neden ikisi de üst düzeyde ve iyi yürüyemiyor?

TAŞPINAR.: Çünkü Türkiye’nin kimlik sorunlarına baktığınızda Kürt meselesi ve siyasi İslam, yani laiklik meselesinde Amerika’nın politikaları şu anda sanki çatışıyormuş gibi Türkiye’nin laikliğiyle ve Türkiye’nin Kürt meselesiyle ilgili. Dolayıyla en büyük hassasiyeti laiklik konusunda ve Kürt meselesinde gösteren kurum TSK olduğuna göre, Amerika da bununla bir sorun yaşıyor, bu örgütle bir sorun yaşıyor ve kamuoyu da bunun farkında. Bu nedenle herkes Ak Parti’ye yakın olduğunu düşünüyor Bush yönetiminin.

ÇONGAR.: Anladım. Yani sonuçta “Türkiye’nin iç sorunlarından kaynaklı bu dengesizlik” diyorsun. Bir reklam arası almak zorundayız. Reklamlardan sonra Kuzey Irak’ı tartışacağız.

-----

ÇONGAR: Reklamlardan sonra tekrar birlikteyiz. Konumuz Kuzey Irak ve Kuzey Irak’ta PKK varlığının nasıl bitirilebileceğini tartışacağız. Bu tartışmaya ışık tutması, belki bazı fikirleri provoke etmesi açısından, yine bazı gazetelerden birtakım alıntılarla başlamak istiyorum ben. hem Türk basınında bu konularda çıkan yazılar, hem de Amerika’da yayınlananlar.

(Ekrandan okuyarak) Hasan Cemal Milliyet’te yazdı: “Amerika’nın kendi çıkarları açısından İsrail’i koruması, buna karşılık yine aynı gerekçeyle Türkiye’ye hayır demesi elbette çifte standart örneğidir. Türkiye Kuzey Irak’a karşı sınır ötesi operasyonu yapma hakkına sahiptir. Bugüne kadar PKK’ya karşı Kuzey Irak’ta yürütülmüş olan sınır ötesi operasyonda alınan sonuçlar nedir? Askeri bakımdan PKK’ya büyük darbe indirmenin yolu acaba böylesi operasyonlardan mı geçiyor? Böyle bir operasyona yalnız Amerika’nın değil, Avrupa Birliği’nin, Irak Kürtleri’nin, Irak’in hatta birçok Arap ülkesinin de karşı çıkacağı anlaşılıyor.” Mehmet Ali Kışlalı’ya geçiyorum, Radikal’de yazdı: “Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ile çatışma olarak tanımlanabilecek girişimde bulunabilir mi? Barzani ve Talabani’ye ortaklık mı önerir? Yoksa her zaman gizli gündeminde tuttuğu PKK’nın Kandil Daği’ndaki unsurlarına bir genel af mı ilan eder? Yine Amerika’nın bir üst düzey diplomatının teklif ettiği Kürt siyasi partisinin kurulmasına mı izin verir? Bunlar iktidardaki AKP’nin gücününün yeteceği çözümler midir? Değilse, AKP çözümü daha önceki iktidarlar gündeminde olduğu gibi Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ihale eder mi?” diye sormuştu Mehmet Ali Kışlalı. Ve JINSA, Musevi Ulusal Güvenlik İşleri Enstitüsü’nden bir rapor, temmuzda yayınlandı: “Başkan Bush’a ve Dışişleri Bakanı Rice’a, İsrail’in Lübnan’daki eylemlerinin meşru müdafaa olduğunu savunmalarından ötürü mütteşekkiriz. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye Büyükelçisi Wilson’ın Irak’a tek taraflı sınır otesi operasyonun akıllıca olmayacağını defalarca söylemesini anlayabiliyoruz. Irak’ta merkezi hükümetin otoritesini, ülkenin her yanını yerleştirmeye ve milisleri, teröristleri temizlemeye yardım amaçlı 130 bin Amerikan askeri var. Eğer Maliki, Irak’a, İsrail’e ve Türkiye’ye karşı politikamızın kesiştiğini kavrayamıyorsa kendimizi iyi anlatmamışız. Bunu daha iyi yapamazsak, Maliki, ülkenin, Türkiye’den, akılsızca bile olsa, hak edilmemiş olmayacak bir ders aldığını görebilir” diye yazdı JINSA.

Şimdi, şuradan başlamak istiyorum tartışmamıza. Türkiye’de hatta Vatan Gazetesi’nin öyle bir manşeti vardı. İsrail’e büyük bir öfke var Lübnan’a yaptıklarından dolayı ama bir de kıskançlık var. “İsrail yapıyor, Hizbullah’ı hedef alabiliyor, biz neden Irak’a gidip PKK’ya karşı bu eylemi yapamıyoruz” diye. Henri, sen geçen hafta Los Angeles Times’da yayımlanan bir yazında, aslında Türkiye’nin Kuzey Irak’ta sınırlı bir operasyonunu Amerika’nın belki de hoşgörebileceğini yazdın. Neden böyle düşünüyorsun?

BARKEY: Şimdi operasyondan operasyona büyük fark var tabii. Benim tasarladığım, yani düşündüğüm operasyon tabii, çok limite bir operasyon olacak. Tabii, gerek savaş uçakları ve topları, sınır ötesi toplarla bazı PKK kamplarını vurmak. Ama bunun ötesinde yani asker sokmak Kuzey Irak’a bence gerçekçi olmaz…

ÇONGAR: Kara harekatına “evet” demesine imkan yok.

BARKEY:… İmkan yok. Amerika şu anda Türkiye’deki hükümetin muazzam bir güçlük içinde, bu konuda çok güçlük içinde olduğunun farkında ve Türkiye’de uzun zamandır bir istek olduğundan böyle bir operasyon yapılırsa, hiç olmazsa Türkiye’deki tansiyonun düşmesine sebep olur ve bu zaman kazandırır aslında. Bu PKK problemine başka bir sonuç üretmek için zaman kazandıracak, çünkü PKK devam edecek aslında.

ÇONGAR: Evet, zaman kazanmak başka birşey, sorunu çözmek başka birşey. Operasyon, sence Ömer, sorunu çözer mi?

TAŞPINAR: Kesinlikle çözmez. Henri’ye katılmıyorum, çünkü en basit uçak harekatı bile bir Türkiye’deki havayı gerecektir. Kürt oluşumlarla Türk demokrasisi arasındaki havayı gerecektir ve Amerika’nın böyle bir şeye sıcak bakması, Türkiye’deki hükümetin elini güçlendirmesi açısından eğer gerçekten böyle düşünüyorsa, kendilerinin yapması lazım. Kozmetik birş ey yapılacaksa, sadece havadan vurmakla Amerika’nın bunu kendisi yaparak bir bakıma Barzani’yle Talabani arasında daha fazla açılmamasını, Türkiye’de zaten gerginleşmiş olan Kürt meselesinin daha da gerginleşmemesi gerekir. Bir de işin içinde Avrupa Birliği var. Türkiye’ye diyelim Amerika tolerans gösterdi, Avrupa Birliği göstermeyecektir. Bir fırsat arıyorlar Türkiye’ye kapıyı kapatmak için. Bunu yaptığımız anda çok daha meşru bir şekilde diyecekler ki, “Siz henüz Kopenhag kriterlerini yerine getirmiş durumda değilsiniz . Kendi sınırlarınız dışında agresif şeyler yapıyorsunuz.” Dolayısıyla o kapı da kapanır. Yani her açıdan Türkiye kaybeder diye düşünüyorum.

ÇONGAR: Peki, Zeyno aslında demin kısaca okuduk Mehmet Ali Kışlalı’nın yazısını, ama o yazısının devamında, Türkiye’nin İran’la birlikte hareket ederek belki Kuzey Irak’a bir müdahale yapabileceği veya PKK işini İran’a havale edebileceği gibi en azından bir öneri vardı. Buna ne diyorsun? Tabii, Amerika açısından nasıl olurdu?

BARAN: Bence hem Amerika açısından, hem Türkiye açısından çok yanlış olur, çünkü daha önce dediğin gibi, Yasemin, hem öfke var İsrail’e karşı hem de bir kıskançlık var. Ama aslında İsrail’in Hizbullah’a saldırısından sonra Lübnan’a yaptığı saldırılar sonucunda geldiği noktaya ve Ortadoğu’daki duruma bakarsak havadan sınırlı da olsa birtakım saldırıların sonucunun bazen nereye gittiği belli olmuyor. Dolayısıyla Henri’ye ben de katılmıyorum Ömer gibi. Çünkü havadan sınırlı bir operasyonla başlasanız dahi orada, Kuzey Irak’ta sivillerin, çocukların ölmesi durumunda çok daha büyük sıkıntıların olacağını düşünüyorum ve yine bu İran konusunda da çifte standart konusuna geri dönmek istiyorum. Çünkü tabii ki bir yandan da çifte standart var Amerika’nın İsrail’e yaklaşımında, ancak Hizbullah’ın yaptığına bakarsak bunun arkasında Suriye’yle İran ve aslında İran’ın Amerika’yla hesaplaşması ve de İsrail’in varlığına karşı çıkması. Dolayısıyla İran, Suriye, Hizbullah ve hatta Irak’taki bazi Şii grupların birleşmesi bir yönde giderken, Türkiye’nin İran kampında yer alması belki kısa vadede soruna az da olsa bir katkısı olur, ama çok da büyük sıkıntılar yaratır diye düşünüyorum ve zaten İran’ın da Türkiye’yi yanına çekmek için de böyle bir harekete olumlu sinyaller verdiğini düşünüyorum.

ÇONGAR: Evet. Tabii, bu konu son günlerde biliyorsunuz Türk başbakanıyla, Başbakan Erdoğan’la Başkan Bush arasında doğrudan ele alındı. Amerika’nın yaptığı yeni vaatler var. Bunların hepsi henüz kamuoyuna açıklamadı. Ama bakın Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley gazetecilerin sorularını yanıtlarken Washington’da ne dedi?

STEPHEN HADLEY (TEYP): "PKK sorunuyla baş etmek için bir planımızın olduğunu hem Iraklılara hem Türklere göstercek somut adımlar olmalı. Bu bizim daha girişken bir şekilde üzerine gitmemiz gereken bir mesele. Başkan, Başbakan Erdoğan’a güvence verdi ve bence Başbakan rahatladı. Şimdi bunun gereğini yapmalıyız."

ÇONGAR: Evet, Zeyno ne diyorsun? Bunun gereği nedir? Amerika ne yapacak PKK’ya karşı?

BARAN: Açıkçası “Bunun gereğini yapacağız” laflarını epey bir süredir duyuyoruz ve Amerika’nın aslında hakikaten Türkiye’ye yardım etmek istediğini de biliyoruz. Ancak tabii ki, Irak’ta zaten kendi sorunlarıyla baş etmekte zorluk yaşıyor. Tabii, yönetimden açık birşey herhangi bir strateji olduğu konusunda hiç bir şey sızmıyor ve benim düşüncem, aslında özellikle Türkiye’deki hem basında hem bilinen askerin belki bir operasyon yapacağı yönündeki çok ciddi bir takım gelişmeler sonucunda yönetimin üst düzeyinde sonunda hani, “Şu ana kadar yaptıklarımızın ötesinde bir şey yapmamız lazım” konusuna geldiklerini, ama ben açıkçası hala Amerika’nın tam olarak ne yapabileceği konusunda bir noktaya vardığını zannetmiyorum.

ÇONGAR: Galiba şunun gündemde olmadığını söyleyebiliriz ama değil mi? Yani, Amerika’nın orada bir askeri operasyonla PKK kamplarını vurmasını beklemiyoruz. Böyle bir şey sanırım gündemde değil.

BARKEY: Gündemde değil çünkü yapılamaz zaten. Amerika’nın şu anda Kuzey Irak’ta pek bir askeri güçü yok ve unutmayın ki zaten İsrail’le Hizbullah’la gördüğü gibi hava harekatıyla da bir, öyle bir örgütü de sindirmek çok çok zor bir olay. Fakat yapılabilecek başka şeyler var. Örneğin, hem Kuzey Irak‘taki Kürt oluşumları, gerek Barzani’nin olsun gerek Talabani’nin olsun, onlar PKK’ya olan fakat kendilerinin yapmadığı fakat doğal olarak orada PKK’nın varlığından yaralanıp, işte gerek bir türlü zahiyat ve yemek, içecek gibi…

ÇONGAR: Lojistik…

BARKLEY: …lojistik yardımın ortadan kaldırılmasını sağlayabilir ama birkaç kişiyi de tutuklayıp Türkiye’ye de teslim edebiliriler.

ÇONGAR.: Evet. Henri, sen yine Los Angeles Times’daki yazında bahsetmiştin. “Bu lojistik desteğin kesilmesi yönünde bir anlaşma olabilir Türkiye ile Kuzey Irak arasında” diye haberler var. Ömer, sana sorayım. Bir kere, bir genel af olmadan eve dönüş mümkün mü? Dağdakileri indirmek mümkün mü? İkincisi de, bu çözüm çerçevesinde PKK liderlerini Avrupa’ya göndermekten söz ediliyor. Bu çözüm olur mu? Sıkıntıyı giderir mi?

TAŞPINAR.: Hemen ona gelmeden önce, “Amerika ne yapabilir” sorusuna dönecek olursak, Kuzey Irak’ta, eğer Türkiye’de büyük bir terörist saldırısı olursa, diyelim biz İstanbul’da Allah korusun, PKK ciddi bir saldırı yaptı ve çok sayıda vatandaşımızı kaybettik. O zaman Türkiye’nin birşey yapacağından korkan Amerika, kozmetik de olsa kendisi vurmak mıdır, birkaç uçak kaldırıp havadan saldırmak mıdır, bir şey yapmak zorunda hissedecektir kendini. Yani bir bakıma, Amerika’nın stratejisi bence Türkiye’den çok kötü bir haber gelmedikçe idare etmek durumu. Fakat, Türkiye’de işler kötüye giderse ve asker kendisi girmeye karar verirse, o aşamaya gelirse Amerika kendisi bir şey yapmak zorunda kalacaktır. Bu kadar askeri varken, Irak’ta ben bir şey yapamıyorum demesi çok inandırıcı gelmiyor, çünkü askerle girmek zorunda değil. Henri’nin dediği gibi kozmetik birşey yapabilir üstten. Ayrıca, siyasetle de. Amerika Türkiye’nin af ilan etmesini istiyor. Dışişleri’ndeki yetkililerle de konuştuğumuzda, burada State Department’ta, “Bu işin siyasi boyutu çok önemlidir, siz önce Kürt meselesine siyasi, sosyal ve kültürel bir çözüm düşünün. Avrupa Birliği’nde yaptığınız reformları daha ciddi bir hale getirin ve af ilan edin, ondan sonra görelim.” Gerçek bir af, Türkiye’nin gündemine bir ara girdi gibi gözüküyor, fakat maalesef yavaş yavaş ortaya çıkan bu Türkiye’deki bu karışıklıklar
ve belki bir savaş lobisinin devam ettirmesi nedeniyle bu PKK meselesi halledilmiyor. Amerika’nın bakış açışı bence kesinlikle aftan yana. Afla başlasın bu işler, ondan sonra görelim nereye gidiyor şeklinde.

ÇONGAR: Tabii, ama belki de adı “af” olmayan, fiili bir “eve dönüş” düzenlemesi de gündeme gelebilir deniliyor.

TAŞPINAR: Amaç, bir şekilde orada eli çok kana bulaşmamış gerillaları içeri çekip bu olaya “Türkiye bakın size elini uzatıyor. Siz de karşılığında yine birşey yapın,” diyebilmek. “Af” denmesin. “Af” şu anda Türkiye’de radyoaktif bir kelime haline geldi. Kimse istemiyor seçim döneminde, ama Amerika’nın bakış açısını yansıtmak gerekirse Türk seyircilere, burada Türkiye’nin af ilan etmesinin de çok mantıklı olacağı tartışılıyor.

ÇONGAR: Evet, evet. Konuyu biraz olsun değiştireceğim. Başbakan Kuzey Irak’a NATO gücü gönderilmesinden söz etti. Zeyno bir cümleyle sorayım. Bu gerçekçi mi? Kuzey Irak’ta NATO gücünün bir işi olabilir mi?

BARAN: Kesinlikle gerçekçi değil. Çünkü Kuzey Irak, bir kere NATO zaten birçok yeni alana girmek konusunda sıkıntılı. Bir de orada, özellikle Kürtler’in istemediği herhangi bir NATO gücü olsun, askeri gücün mümkün olmadığını düşünüyorum.

ÇONGAR: Evet. Tabii NATO gücünün tartışıldığı başka bir alan, şimdi Lübnan. Lübnan’daki uluslararası gücün hangi komuta altında olacağı tartışılıyor. Bu konuyu ayrıntılı tartışacağız. Ama önce bakın, Lübnan konusu çerçevesinde Amerikan Dışişleri Bakanı Dr. Condoleezza Rice’ın söylediği ve Türkiye’de çok tartışılan şu sözleri dinleyelim.

CONDOLEEZZA RICE (TEYP): "Artık yeni bir Ortadoğu’nun zamanı geldi. Farklı bir Orta doğu isteyenlere, onların değil bizim galip geleceğimizi söylemenin zamanıdır."

ÇONGAR: Henri, Rice’ın yeni Ortadoğu dediği şey nedir?

BARKLEY: Vallahi, tam ne olduğunu ben bilmiyorum. Şunu söylemek lazım, Rice’ın kastettiği Ortadoğu, tabii daha barışçıl bir Ortadoğu. İran’ın nüfuzu bu kadar olmayan bir Ortadoğu‘yu kastediyor bence ve bazı dengelerin değişmesini istiyor. Bunların arasında en önemli denge, tabii İsrail-Suriye, İsrail-Lübnan ve o ileride işte İran’ın nasıl bir rol oynayacağı. Bence onun düşündüğü en önemli denge bu. Demokratikleşme açısı, Büyük Ortadoğu Projesi, onlardan uzak bir düşünce bu bence.

ÇONGAR: Ama şu da bunun bir parçası değil mi Zeyno? Hizbullah’ın silahsızlandırılması, İsrail’in varlığını kabul eder hale gelmesi. Yani Amerika’nın ve aslında Avrupa Birliği’nin de ve Türkiye’nin de “terörist” saydığı örgütlerin biraz kimlik değiştirmesi, kılık değiştirmesi.

BARAN: Aslında şöyle diyebiliriz, tabii bu yeni Ortadoğu yeni değil. Bush’un özellikle ikinci döneminde ortaya koydu. Hatta 11 Eylül’den sonra Ortadoğu’yu değiştirme ve demokratikleştirme ve burada da öndeki problemler ilk başta Saddam olarak düşünülmüştü, ancak hemen arkasından Suriye ve İran olduğu ve burada Hamas ve Hizbullah gibi örgütlerin olduğu da bilinmekte. Ve aslında şu anda yaşanan bütün bu örgütlerin belli anlamda bir araya gelip biraz Amerika’ya karşı, biraz bu Batı’nın yeni bir, Ortadoğu’da bir değişiklik, ciddi bir değişiklik yapması karşısındaki hareketi ve o açıdan zannedersem, hem Rice hem Amerikan yönetiminin diğer birimleri İsrail’e bu kadar destek oldular. Çünkü sonuçta, hem bütün Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi hem de İsrail’in varlığıyla sorun yaşayan bu tip rejimlerin, diyelim bu tip örgütlerin Ortadoğu’da mevcut oldukça düşünülen o demokratik daha barışsal ve terörist üretmeyen Ortadoğu’nun olamayacağı.

ÇONGAR: Evet. Ömer tek cümleyle yanıtlayabilirsen, Türkiye’de biliyorsun “yeni Ortadoğu,” “sınırlar değişecek” diye algılandı. Emekli asker Ralph Peters’ın makalesi ve kitabı buna bir anlamda tuz biber ekti diyeyim. Böyle bir sınır değişikliği, koca bir Kürdistan ortaya çıkması, Suudi Arabistan’dan Mekke –Medine’nin alınması gibi harita değişikliği herhangi bir şekilde Amerika’nın gündeminde mi?

TAŞPINAR: Aslında gündeminde değil, fakat Türkiye endişelenmekte haklı. Çünkü bunlar, Amerika bir şekilde transformasyonvari bir dış politika izliyor. “Yeni Ortadoğu’nun doğum sancıları” da denen şey de demokratikleşme gelecek, gerekirse belki sınırlar da değişebilir bunun sonucunda. Siyasi harita kesinlikle değişecek. Belki sınır değişmese bile. Mesela Hamas’ın gelmesine belki bir şekilde Amerika göz yumdu ve geldi. Şimdi demokrasiden geri adım atmak istemediği için hala biz “Yeni Ortadoğu’yu istiyoruz” diyor Amerika. Bir bakıma kararlılığını göstermek istiyor. Gerekirse Hizbullah’a karşı silah kullanılır, ama biz demokratikleşme projesinden geri adım atmayacağız mesajını vermek istiyor “yeni Ortadoğu” derken.

ÇONGAR: Tamam seni orada durdurayım. Sohbetimize devam edeceğiz, ama önce kısa bir reklam aramız var. Ekran başından ayrılmayın.

-----

ÇONGAR: Burası Washington ve biz stüdyo konuklarımızla Lübnan’a uluslararası güç meselesini, Türkiye’nin bu güçte yer alıp yer almamasını tartışıyoruz. Bu tartışmaya ışık tutması için Türk basınında çıkmış iki yazının kupürünü ekrana getirmek istiyorum.

(Ekrandan okuyarak) İki farklı görüş, birincisi Cengiz Çandar’dan. Bugün’de 7 Temmuz’da yazdı: “Türkiye’nin Kuzey Irak’a destursuz girmesini hararetle savunan anti-Avrupa Birliği ve anti-Kürt unsurlarımız, konu Güney Lübnan’da Türkiye’nin askeri rol üstlenemesine gelince ‘kaygı’ beyan etmekte ve ‘ihtiyat’ tavsiye etmekte birbiriyle yarışıyor. Türkiye’yi uluslararası siyaset sahnesinde zora sokacak maceraların ardında duracağız. Türkiye’nin uluslararası profilini güçlendirecek adımlara karşı cıkacağız. Bu işin geçerli bir mantığı var mı? Türkiye’nin en önemli stratejik kozunun disiplinli ve güçlü silahlı kuvvetleri olduğu doğrudur. Güney Lübnan’da rol üstlenmesi, Amerika’nın talebi olabilir. Ama bu, Türkiye’nin böyle bir misyon üstlenmesine itiraz olamaz,” demişti Çandar.
Fehmi Koru, Yeni Şafak’ta, 27 Temmuz’da çok farklı bir yazı yazdı: “Rice’ın ‘Yeni Ortadoğu’nun zamanı’açıklamasıyla bizdeki birilerinin ‘Türkiye bu firsatı kaçırmamalı’ kampanyası üst üste geldi. Ülkemizi illa bir yanlış tablo içine sokacaklar. Irak olmadı, hiç değilse Lübnan olsun. Utanmasalar ‘Birleşmiş Milletler, NATO’ya gerek yok, Amerika ve İsrail’in çağırması yeterli’ diyecekler. Irak’ın kuzeyinde yuvalanan örgütün önemli isimlerinden birini Türkiye’ye teslim etmeyi düşünüyormuş Amerika. Kuzey Irak’ta işgalci güç konumundaki Amerika’nın bugünlerde yapmaya yanaştığı, PKK’ya karşı sertleşme eylemini daha önce neden yapmadığını sormayacağımızı sanıyorlar,” diye sert bir yazı yazdı Fehmi Koru. Evet, sizce Lübnan gücüne Türkiye’nin katılması Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl etkiler? Ömer senden başlayalım.

TAŞPINAR: Bence olumlu etkiler. Burada 1 Mart’la Irak’la parelellik kurmamak gerek. Burada bambaşka bir misyon var ortada. Eğer Birleşmiş Milletler süreci içinde Fransa gibi, Kanada gibi bir ülke yer alırsa Türkiye’nin bu konuda yer alması Türkiye’nin elini güçlendirir. Fakat, ön şartlar koyması gerek Türkiye’nin. Bunlardan bir tanesi bence sadece askeri yardım değil, aynı zamanda siyasi profilini de yükseltecek, Ortadoğu’da eninde sonunda tekrar başlaması gereken barış sürecine ciddi bir ev sahipliği yapmak gibi. İstanbul’da bir konferans da olabilir bu veya bir şekilde Türk diplomasisinin daha aktif bir rol oynaması olabilir.

ÇONGAR: Yani sen diyorsun ki, “Bu güce girsin, ama gerekirse pazarlık yapsın.”

TAŞPINAR: Pazarlık etsin ve sadece Kuzey Irak’ta karşılık beklemek açısından düşünmesin. Ortadoğu geneline bakarak Israil-Filistin meselesinde özellikle AKP’nin zaten oynamak istediği, Ak Parti’nin oynamak istediği rol için bir fırsat bu. Yani burada yapıcı bir rol oynamak isitiyoruz. Hamas’ı çağırdık konuştuk. Bunu yaptıktan sonra, buna girişmeyiz demek bence abesle iştigal olur.

ÇONGAR.: Peki, böyle bir gücün orada sadece tampon oluşturmakla yetinmeyeceğini, muhtemelen Hizbullah’ın silahsizlandırılmasında da birinci derecede rol oynayacağını düşünürsek… Türkiye’de özellikle de son yaşananlardan sonra bir Hizbullah sempatisi var kamuoyunda. Meydanları görüyoruz. Nasrallah’ın posterleriyle dolaşıyor halk; öyle protesto ediyor İsrail’i. Böylesi bir kamuoyu nabzı varken, gidip Lübnan’a, bu görevi üstlenmek Türk kamuoyuyla, Türkiye’nin dış politikası arasında çok büyük bir uçurum doğurmaz mı?

BARAN: Şimdi tabii çok ciddi, duygusal açıdan bakarsak doğru öyle sıkıntılar var. Bir de Hizbullah’ın silahsızlandırılması gibi bir operasyon üstlenecekse, o zaman bence Türkiye’nin o şekilde gitmesini ben doğru bulmam. Ama bunlar daha tartışılıyor tam olarak ne yapılacağı. Örneğin Türkiye, Afganistan olsun, pek çok yerde Türk askeri halklar tarafından da çok desteklendi. Lübnan’ın da Türk askerine son derece olumlu baktığını biliyoruz. Şimdi tabii, Türkiye’de uzun vadeli de düşünmek gerekir. Kuzey Irak’la, katılıyorum Ömer’e, kesinlikle aynı değil. Ayrıca Türkiye Kuzey Irak’a veya Irak’a girmeyerek, Irak’ın ve o bölgenin geleceğinde söz hakkını biraz kaybetmiş oldu. Şimdi de Ortadoğu’da ve Lübnan’da bu kadar önemli bir gelişme varken, eğer yine söz hakkını reddederse eğer kendisi, o zaman aslında Türkiye’nin de korktuğu bu Şiilerin güçlenmesi Sunnilere karşı veya Ortadoğu’da istediği söz hakkını elde edememesi de uzun vadeli yine düşünmesi gereken konular içinde.

ÇONGAR: Evet, Afganistan’dan bassettin. Ben yeni döndüm Afganistan’dan. Gerçekten orada Türkiye’nin üstlendiği iki dönemlik komuta gorevi olsun, genelde Türk askerlerinin katkısı olsun, hem Afgan halkı ve NATO tarafindan çok olumlu karşılanıyor, hem de Türk-Amerikan ilişkilerinde olumlu bir faktör olduğunu Afganistan’daki görevin biliyoruz. Ama Lübnan gücünde belli bir görev alması Türkiye’nin belli riskler de içermiyor mu Henri?

BARKEY: Şimdi tabii ki belli riskler içeriyor. Şöyle bakmak lazım: Eğer Amerikan-Türk ilişkileri açısından bakacaksak Amerika’nın istedikten sonra Türkiye’nin evet demesi tabii iyi olur. Ama öte yandan, şunu da unutmamak lazım; bu biraz Afganistan’a benzemiyor. Şu şekilde benzemiyor, Türk askerleri Afganistan’da pek savaşmadı gibime geliyor. Onu sen benden daha iyi biliyorsun, ama Lübnan’a böyle bir güç giderse oraya Hizbullah’la çarpışması çok mümkün. Bu büyük riskler doğuracak bence. Ömer’in söylediğine katılmıyorum. “Türkiye pazarlık yapsın” diyor. Unutmayın ki, 1 Mart sürecine giden, halkı rahatsız eden, Amerika’daki ileri gelenleri de rahatsız eden olaylardan bir tanesi pazarlık süreciydi ve bu pazarlığın yarattığı kötü bir sürü karikatürlerden tutun, yorumları gördük. Dolayısıyla Türkiye’nin bu anlamda pazarlık yapması ve unutmayın ki, Türkiye tek ülke olmayacak oraya giden. Dolayısıyla Avustralyalılar da mı pazarlık yapsın? Onların istediğini de mi istesinler? Konferansı…

ÇONGAR: Yani yeniden “Bir Irak Savaşı öncesindeki durum yaşanabilir” diyorsun.

BARKEY: …ama öte yandan şunu söylemek istiyorum. Yani Türkiye oraya asker yollayacaksa ve ciddi bir şekilde asker yollayacaksa şunun farkında olmalı, Hizbullah’la savaşmak zorunda kalabilir. O riski aldıktan sonra gitsin, almayacaksa gitmesin.

ÇONGAR: Evet, bir pazarlık da biz yapalım burada; 15’er saniye söz hakkı veriyorum.

BARAN: 15’er, evet. Pazarlık süreci. Aslında pek çok açıdan Türkiye’nin istedikleri olmuştu pazarlık sürecinde . Orada sıkıntı yaşanmadı benim gördüğüm kadarıyla böyle bir ciddi pazarlık süreci ve bir çok konuda anlaşılması sonucunda Türkiye’nin “hayır” demesi büyük rahatsızlık yarattı. İlk baştan “Yapamayız” yaklaşımı değil de, hatta gemiler gönderildi, pek çok şey yapıldı. Oradan sonraki bir…

ÇONGAR: Irak için ayrıca bir hata yapıldı diyorsun.

BARAN: …dolayısıyla evet ve ayrıca Türkiye’yle Avustralya’nın yapacağı pazarlık aynı olmayacaktır.

ÇONGAR: Ömer, 15 saniye.

TAŞPINAR: Bir şey söyleyeceğim. Parasal pazarlık yapmasın Türkiye. Karikatürlere neden olan şey parasal pazarlıktı. İkincisi, Türkiye Avustralya değil, bir şekilde bu bölgede rol oynamak istiyor. Barış Konferansı’nı o nedenle söyledim ve eğer Hizbullah’la savaşacaksa zaten girmesin. Amaç orada barışı korumak olacak. Önce bir ateşkes sonra belirli bir denge, barış, ondan sonra barışı korumak için girecek, savaşmaya gitmeyecek herhalde.

ÇONGAR: Yönetmenimiz uyarıyor, sözünü kesmek zorundayım hemen. Ama işte bu konular bitmiyor. Ortadoğu’yu daha çok tartışacağız. Kuzey Irak’ı da öyle. İnşallah önümüzdeki programlarda yeniden birlikte olacağız. Ben hepinize teşekkür etmek istiyorum. Henri Barkey, Lehigh Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı. Zeyno Baran, Hudson Enstitüsü’nde Avrasya Merkezi Direktörü ve Ömer Taşpınar Brookings Kurumu’nda Türkiye Programı’nı yönetiyor.

Evet, sevgili izleyicilerimiz, sizlere de çok teşekkür ediyoruz bizlerle birlikte olduğunuz için bu programımızda. Biliyorsunuz Burası Washington’un artık bir websitesi var. Daha doğrusu CNN Türk’ün websitesinde “Burası Washington,” programlar bölümünün altında karşınıza çıkıyor ve bütün programlarımızın tam metinlerine oradan ulaşmanız mümkün. Bir de sizden bir ricamız var. Daha önce yaptığınız gibi, bir sonraki programımıza yine mesajlar gönderin. burasiwashington@cnnturk.com.tr adresine yazın. Amerika’yla ilgili ne düşünüyorsunuz? Nelerin tartışılmasını istiyorsunuz? Türk-Amerikan ilişkisinde gündeme getirilmesini düşündüğünüz konular, bu masada tartışılmasını istediğiniz konular neler? Mesajlarınızı bekliyoruz. Eylül ayında yeniden buluşacağız ve buluştuğumuzda da 11 Eylül’ün beşinci yıl dönümünde, Türk ve Amerikan ilişkilerinin nereden nereye geldiğine bakacağız. Bizlerle birlikte olduğunuz için sağolun. Ben Yasemin Çongar, burası Washington.
POSTED BY HANDE ATAY ALAM AT 7:28 PM

BW 2 - ABD ile “stratejik ortak” mıyız?

Yayın tarihi: 16 Temmuz 2006

SUNAN:

YASEMİN ÇONGAR

KONUKLAR:

ABDULLAH AKYÜZ: TÜSİAD AMERİKA TEMSİLCİSİ

ÖMER TAŞPINAR: BROOKINGS TÜRKİYE PROGRAMI YÖNETİCİSİ

SOLİ ÖZEL: BİLGİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM GÖREVLİSİ


ÇONGAR: Amerika'dan hepinize merhaba. Burası Washington. Ben Yasemin Çongar. Amerikan başkentinde şu arkamda gördüğünüz Washington'un simgesi olan Kongre binasının bir kaç yüz metre ötesindeki stüdyomuzda yeniden beraberiz. İlk programımızı izliediyseniz hatırlayacaksınız, bu buluşmalarımızın amacı Türk-Amerikan ilişkisinin gidişatını irdelemek, Amerika'yı ve Türkiye’yi yakından ilgilendiren politikalarını tartışmak ve Türkiye'nin dış politikasının Washington'dan nasıl göründüğüne bakmak. İşte bu ikinci buluşmamızda da yine bu konuları tartışmak için hem Amerikan başkentinde Amerikan politikasını yakından yerinde izleyen, hem de Türk politikasını yakından takip eden konuklarla beraberiz.

Ben hemen Soli Özel'den başlamak istiyorum. Soli Özel, Bilgi Üniversitesi'nde öğretim görevlisi, 1990'lı yıllarda Washington’da Johns Hopkins Üniversitesi'ne bağlı, kısaca SAIS diye bilinen Uluslararası İlişkiler okulunda hocalık yapmıştı. Şimdi özel bir araştırma bursu ile yeniden Washington'da. Woodrow Wilson Merkezi adlı fikir kuruluşunda çalışıyor. Tabii kendisini Sabah gazetesi yazılarından tanıyorsunuz. Ömer Taşpınar Washington'un en seçkin fikir kuruluşlarından Brookings'de Türkiye programını yönetiyor. Kendisi yine SAIS'te hoca. Amerikan Ulusal Savunma Üniversitesi’nde de hocalık yapıyor. Ve Radikal'de de düzenli yorum yazıları yazıyor. Ve Abdullah Akyüz, ilk programımızı izleyenler kendisini hatırlayacaklar; Akyüz "Burası Washington"un demirbaşlarından olmaya aday. Kendisi Türkiye Sanayicileri ve İşadamları Derneği'nin (TÜSİAD) 1999'dan beri Amerika temsilcisi. Ve bu konumuyla hem Türk-Amerikan ilişkilerini yakından izliyor, hem de bir anlamda özel sektör bazında yönlendirici rol oynuyor. Hepiniz hoşgeldiniz.

Bugünkü gündemimiz yoğun. Son Türk-Amerikan ilişkilerindeki güncel meseleleri, Ortadoğu’daki durumu konuşacağız. Çok kısaca, önce gündemi bir kaç soru ile özetleyerek başlamak istiyorum. Türkiye ile Amerika stratejik ortak mı değil mi? Önce bunu ele alacağız. Ortadoğu’da yeniden savaş hali var mı, buna bakacağız. Arap-İsrail gerginliğine bakışta Ankara ile Washington arasında bir uyum mu var yoksa uçurum mu? Bunu tartışacağız. Ve tabii toplumumuzun batıya, özellikle Amerika'ya belli bir öfkesi var . Bu öfkenin siyasi sonuçlarını ele alacağız hep birlikte. İsterseniz stratejik ortaklık meselesinden başlayalım. Ben ilk başta açıkçası basit bir soruyla stratejik ortaklık nedir, bunun bir tanımı var mı? Olmazsa olmaz bileşenleri var mı diye sana sormak istiyorum Ömer. Biraz akademisyen şapkanı başına takıp basit bir şekilde bize anlatır mısın?

TAŞPINAR: Evet, kavram olarak düşünürsek stratejik ortaklık aslında müttefiklik ötesi bir kavram. Yani çıkar ortaklığı olması gerekiyor fakat bence en önemli iki unsuru ülkelerin birbirine güvenmesi; bürokrasilerinin, halklarının, devlet yapısının birbirine güvenmesi. Bu açıdan bakılacak olursa Türkiye ve Amerika stratejik ortak mı sorusunda, çıkar ortaklığı varsa bile belirli bir güven eksikliği olduğu için orada bir kavramsal sorun görebiliriz.

ÇONGAR: Evet, "güven eksikliği" diyor Ömer. Abdullah katılıyor musun? Hakikaten de mesela, Amerika'nın stratejik ortağı deyince benim aklıma İngiltere ve İsrail geliyor. Türkiye ile Amerika arasında böyle birşey var mı sence?

AKYÜZ: Bence aslında Amerika'nın İsrail'le, İngiltere'yle hatta belki başka bir anlamda da olsa Kanada ve Meksika ile çok farklı ilişkileri var. Stratejik ortaklık diye mesela Google'da bir arama yaptığınız zaman hiç bu ülkeler çıkmıyor.

ÇONGAR: Artık herşey Google ile biliyorsun çözülüyor…

AKYÜZ: Orada mesala Hindistan çıkıyor, Türkiye çıkıyor, Pakistan, Afganistan çıkıyor, Ukrayna çıkıyor bütün ülkeler, hatta Rusya 1990'larda...

ÇONGAR: Ne kadar anlaşamadığı ülke ya da pürüzlü ülke varsa "stratejik ortak" olarak çıkıyor.

AKYÜZ: Ben aslında Ömer'den biraz farklı düşünüyorum. Stratejik ortaklığı biraz daha Amerika'nın diğer ülkelerle olan ortaklığının ya da ilişkisinin altında bir yerde görüyorum. Ve daha gevşek bir işbirliği imkanı, yani herkes kendi ana politikalarında, kulvarlarında giderken belirli konularda işbirliği yapmaları diye bakıyorum. Ve bu anlamda Türkiye ile Amerika arasında çeşitli işbirliği alanları var. Ama mesela bu son ortak vizyon belgesinde belirlenen alanların bir kısmında da Ömer'e katılıyorum, burada güvensizlik var. Bu alanlar belirlenmişse bile ben buralarda çok fazla aşama kaydedilebileceğine inanmıyorum.

ÇONGAR: Vizyon belgesine birazdan geleceğiz. Senin gözlemin tabii mevcut duruma ilişkin. Ömer daha genel, nasıl olması gerektiğinin tanımını yaptı. Peki Soli, stratejik ortaklık aslında güven ilişkisine dayanan çok yakın bir ilişki biçimi diyoruz. Birçok ülke de 'stratejik ortak' olarak adlandırılıyor Amerika tarafından. En son Dora Bakoyanni- Yunanistan Dışişleri Bakanı- kısa bir süre önce Amerikada'yken Yunanistan da şimdi artık "stratejik ortak" oldu. Neden bugünün dünyasında Amerika'nın stratejik ortağı olmak bu kadar makbul?

ÖZEL: Aslında çok makbul olmaması gerekir, çünkü ABD'nin bütün gücüne rağmen dünyadaki prestiji zayıflamış durumda. Fakat galiba iki şey var; Ömer kavramsal olarak bunun ne olduğundan bahsetti, Abdullah'ın değindiği ise ne kadar ülke varsa Amerika'yla olan ilişkisini, en azından kendi kamuoyuna özel bir ilişki diye satmak isteyen biz stratejik ortağız diye çıkarıyor. Amerikalılar da onu mutlu etmek için bu deyimi kullanıyorlar. Bence bu deyimin kullanılması o kadar önemli değil. Yani Yunanistan Amerika'nın stratejik ortağı olsa ne olur olmasa ne olur... Hindistan farklı bir şey ama burada asıl mesele galiba şu; stratejik ortak diye tanımlayacağınız ülke sizinle anlaşmasa bile sizin çok önemsediğiniz birşeyde sizinle ortaklık yapıyor. İşte İngiltere'nin Irak savaşına girmesi. İsrail-Amerika ilişkisinde de bunun tam tersi oluyor, İsrail çok önemli bulduğu herşeyde Amerika'yı peşine takıyor. Bunu heralde Ortadoğu bölümünde tartışırız.

ÇONGAR: Evet, onu Ortadoğu'da tartışıcağız. Belgeye zaten Abdullah sözü getirmişti. Gerçekten son günlerin Türk-Amerikan ilişkisindeki en önemli gelişmelerinden biri bu belgenin açıklanması oldukça uzun bir adı var. Ben size önce adını okuyayım, aklımda kalmasına imkan yok: "Türk Amerikan Stratejik Ortaklığını İleri götürmek İçin Ortak Vizyon ve Yapılandırılmış Diyalog." Şimdi biraz içeriğine bakalım, bu belgeyi ekrana getirelim. (Ekrandan okuyarak) Görüyorsunuz, belgede bir "ortak vizyon" tanımı yapılıyor; bölgesel ve küresel hedeflerde aynı değerlerden, aynı ideallerden söz ediliyor. Ve tabii belge çok geniş bir işbirliği alanını da tanımlıyor aslında. Şimdi onlar da ekrana geliyor... Örneğin, Geniş Ortadoğu, İsrail-Filistin, Birleşik Irak, İran, Karadeniz, Kafkaslar, Orta Asya ve Afganistan, Kıbrıs'ta Çözüm ve İzolasyonun Kaldırılması, Enerji Güvenliği, Transatlantik ilişkiler ve NATO, PKK ile mücadele ve Türkiye'nin AB üyeliğine Amerika'dan destek. Bir de dört tane diyalog kanalı tanımlanıyor: Uzman Danışmaları, Siyaset Planlama Toplantıları var, Geniş Tabanlı Diyalog var, Dışişleri Müsteşarları’nın yıllık revizyonu var bunlar arasında. Şimdi bu belgeye baktığımızda, özellikle işbirliği alanlarında baktığımızda dikkat çeken bazı unsurlar var; bir tanesi Birleşik Irak vurgusu. Irak herhalde Türkiye'nin en önemli dış meselelerinden biri, komşusu; iç politikasını doğrudan ilgilendiren bir mesele. Amerika açısından da tabii öyle.. Irak'ta çıkarlar ortak mı? Yani Amerika gerçekten Birleşik Irak, tek Irak hedefine Türkiye kadar bağlı mı Soli?

ÖZEL: Benim anladığım kadarıyla Amerikalılar Irak'ın toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesini istiyorlar. Ve tabii bu konudaki samimiyetlerine Türkiye'yi ve Türk kamoyunu ikna edebilmeleri üç yıl sürdü. Irak'ın bir arada tutulabileceği bence gayet sorgulanabilir bir hale geldi. Her ne kadar ben Irak'ta Türkiye'yle Amerika'nın çıkarlarının ortak olduğunu düşünüyorsam da, toprak bütünlüğünün muhafazası, işte Kerkük'ün özel bir statüde kalması vs. gibi Kürtlerin asıl tam konumu konusunda bir rahatsızlık olsa bile bence Irak'ın parçalanması üzerinde düşünmemiz gerekir. Ve Irak'ın parçalanması durumunda bu çıkarları birbirine yakın şekilde tanımlayabilecekmiyiz? O bence bir mesele olarak önümüze ortaya çıkacak.

ÇONGAR: Bir de Irak'ın ötesinde geniş bir coğrafya tarif ediliyor. Belgeye beraber baktık. Karadeniz ve Geniş Ortadoğu denen o sınırları pek de belli olmayan alanda ortak vizyon tanımı var. Ömer, Ankara örneğin Karadeniz havzasında o "renk devrimleri"ne hiç de sıcak bakmadı, değişimin zorlanmasını hiç de sıcak bakmıyor. Nesi ortak bu bakışın?

TAŞPINAR: Burada bence güven sorunu ortaya çıkıyor. Bir bakıma gerek Gürcistan'daki, gerek Ukrayna'daki devrimlerin sanki Amerika tarafından, Soros tarafından itilircesine yapılmış olması Türkiye'nin statükocu refleksleriyle çakışıyor. Türkiye bölgesinde gerek Ortadoğu olsun, gerek Karadeniz'de çok ciddi siyasi buhranlar görmek istemiyor. Demokratikleşme dediğimiz olguysa belirli bir siyasi istikrarsızlık getiriyor. Demokratikleşme sancısız bir dönem değil. Oysa Türkiye bunun nasıl olacağından son derece şüpheli ve bir bakıma güven sorunu yaşıyor. Uzun dönemde de Ukrayna ve Gürcistan'ın NATO'ya girmesi, sonrasında da AB'ye başvurmaları gibi konularda acaba bize rakip doğar mı, AB konusunda özellikle Hristiyan kulübü gibi görüyor. Türkiye AB'yi, dolayısıyla Ukrayna ve Gürcistan'ın Hristiyan olması belirli bir rekabet getirebilir. O nedenle Türkiye'nin bakış açısında NATO ve AB konusunda Ukrayna'nın ve Gürcistan'ın gidişi konusunda bir soru işareti var. Karadeniz'de ise belirli bir statükoculuk hakim.

ÇONGAR: Statükoculuk dedin de, orada ben Türkiye'yi hep Rusya'yla anlaşır buluyorum statükoculuk açısından. Zaten Ukrayna-Gürcistan konusuna çok sıcak bakmaması da Türkiye'nin bu hızlandırılmış değişim sürecine biraz Rusya'yla paralel. Ama yine belgede önemli bir nokta, Rusya doğrudan vurgulanmıyor ama "enerji işbirliği" vurgulanıyor biliyorsunuz. Enerji işbirliğinde aslında Rusya'ya rağmen algılamak mümkün. İşte Bakü-Ceyhan-Tiblis için çok önemli bir projenin töreni daha yeni yapıldı. Bunu aslında Amerika ve Türkiye başardı demek pek de yanlış olmaz ama.

AKYÜZ: Clinton yönetimiydi...

ÇONGAR: Evet, Clinton yönetimi çok doğru, çok büyük destek verdi. Rusya'nın enerji hegemonyasını kırmak anlamında işte Azeri gazını bir alternatif olarak Türkiye'yi kullanarak, batıya ulaştırmak anlamında, Ankara ile Washington tam bir iş birliği içinde mi sence?

AKYÜZ: Bence tam bir işbirliği içinde çünkü bugüne kadar tanımlayabileceğimiz birkaç stratejik işbirliği alanı varsa bu belki onların birincisi veya ikincisi. Gerçekten belki çıkış noktaları veya varış noktaları farklı ama burada iki ülke de tam bir işbirliği içindeydi. Amerika'nın tabii ki buradaki temel amacı Rusya'nın özellikle çevresindeki ülkeler üzerinde, Kafkaslar ve Orta Asya ülkeleri üzerindeki hegemonyasını kırmak. Bir enerji imparatorluğu haline gelmesini bir parça engellemek. Oradaki siyasi açıdan yarattığı hegemonyayı da kırmak bunun üzerinden. Türkiye'nin belki bu anlamda çok büyük bir amacı yoktu fakat Türkiye'de bu yolla hem ciddi bir batıya karşı enerji koridoru olmasının getireceği avantajı kullanmak istedi, iki; ekonomik olarak bundan sağlayacağı faydalar var, üç; kendi kullanacağı petrolü, doğalgazı bu sayede daha ucuza almak.

ÇONGAR: Yani enerji işbirliği konusunda yıldız aldı sizlerden belki en azından. Şimdi ikili işkiler konusunda son dönemde Türk ve Amerikan gazetelerinde çıkan yazılara kısaca baktık. Size bazı makaleleri hatırlatmak istiyorum. Örneğin Semih İdiz, Milliyet'te doğrudan belge konusunda yazarken dedi ki, "Belgeyi önemli kılan PKK'ya ve Kıbrıslı Türkler'in üzerindeki izolasyonların kalkması gereğine yer vermesidir. Bunun bir dostlar alışverişte görsün belgesi olmadığını ortaya koyacak olan Washington'un önümüzdeki aylarda bu konularda atacağı adımlardır." International Herald Tribune'de bir makale vardı, Steve A. Cook-Elizabeth Sherwood Randall imzalı, "Irak'ta gerilim tırmandıkça Türk-Amerikan ilişkilerinde pozitif bir ivme yaratma şansı azalıyor. Yönünü kaybetmiş bir Türkiye'nin getirecekleri Irak'ta başarısızlıktan bile daha önemli. Amerika ve Avrupa, Türkiye'yi sağlamca Batı'ya demirlemek için her şeyi yapmalı" diyor bu makale ve Mehmet Ali Birand'ın bir makalesine de baktık, o da Posta gazetesinde yayınlandı. "Türk Amerikan ilişkilerinin ağırlığı Pentagon Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ekseninden, Dışişleri Bakanlığı'na kayıyor. Teskere olayından bu yana Pentagon Türkiye'ye daha mesafeli. Rice'ın başa geçmesiyle birlikte Dışişleri ön planda. İlişkiler giderek sivilleştiriliyor" demişti Birand. Şimdi bu makaleler üzerinden de biraz tartışacak olursak iki noktayı ön plana çıkarmış Semih İdiz, ben de katılıyorum hakikaten PKK ve Kıbrıs bir anlamda bir turnusol kağıdı gibi ilişkilerde. Yani PKK'da ve Kıbrıs'ta Türkiye'nin beklediklerini Amerika yaparsa, ilişkiler daha da iyi bir noktaya gelecek gibi. Bu doğru bir yaklaşım mı? Bu konularda Amerika'nın Türkiye'nin istediği denli kararlı adımlar atması mümkün mü? Yani stratejik ortaklığı böyle test etmek doğru mu sence Ömer?

TAŞPINAR: Bence doğru. Çünkü Türkiye'nin beklentisi bu. Kamuoyundaki algılama da bu. PKK konusunda birşey yapmadıkça kolay kolay Türkiye'deki Amerikan karşıtlığı, Anti-Amerikanizm azalmayacak. Kıbrıs konusunda da Türk kamuoyu, devlet, hükümet belirli sözler olduğuna inanıyor ve Amerika'nın en azından bir İngiltere kadar bu konuda yardımcı olmasını bekliyor. Dolayısıyla bu iki konuya toplumun algılaması açısından baktığımızda gerçekten turnusol kağıdı, litmus test olarak bakmak mümkün.

ÇONGAR: Ama örneğin PKK konusunda sence Türkiye tam tatmin edecek adımları Kuzey Irak'ta atabilecek mi?

TAŞPINAR: Atamayacağı için de zaten Türkiye'nin güven eksikliği devam edecek. Atamayacağı ortada. Irak'ta bu şekilde bir sivil savaşa doğru gidişat varken PKK öncelikli bir konu değil Amerika için.

ÇONGAR: Evet, tabii bu askeri bir mesele. Askeri mesele deyince bu Birand'ın vurgusu bence çok ilginç, ilişkiler sivilleşiyor vurgusu. Buna katılıyor musun Abdullah?

AKYÜZ: Katılıyorum. Kesinlikle katılıyorum. Zaten 2003 yılında 1 mart teskeresiyle bir anlamda ilişkinin temel ekseni olan askeri güvenlik ağırlıklı olan eksen bozulmuştu ve onun bocalamasını yaşadı bu ilişki, yaşıyor da hala. Nereye kim sahip çıkacak, kim adresi bu ilişkinin diye. O anlamda Sivilleşme ve Dışişleri Bakanlığı'nın devreye girmesi zaten gündemdeydi. Bu belge bir anlamda bunun tescil edilmesi yönünde atılan bir adım oldu.

ÇONGAR: Biraz da Rice sayesinde galiba oldu.

ÖZEL: Tabii tabii. Yani orada kurumsal olduğu kadar bence kişisel olan ilişkiyi de biraz ön plana çıkarmak gerekiyor. Burada benim anladığım konuştuğum kişilerden iki Dışişleri Bakanı'nın kişisel olarak da kendi aralarında iyi bir ahenk oluşturmuş oldukları. Bir de tabii burada...

ÇONGAR: Onlardan "arkadaş" diye söz ediyor zaten Amerikan Dışişleri.

ÖZEL: Burada tabii önemli olan bir de şu var: Rice’ın Amerikan dış politikasında dizginleri ele geçirmiş olması da bu sivilleşmeyi etkiliyor. Çünkü eskaza Rice’ın elinden bu dizginler kaçacak olursa, Pentagon’la Türk Silahlı Kuvvetleri’nin şurada iyileşmeye başlayan ilişkilerine rağmen...

ÇONGAR: Onu da vurgulamak çok önemli. Askerler arasında da iyileşme var.

ÖZEL: İyileşme var ama Pentagon’da her şeye rağmen, anlayabildiğim kadarıyla, bu PKK konusunda özellikle Türkiye’ye yardım edelim diye pek bir niyet yok. Şu ya da bu neden...

ÇONGAR: Düğüm orada zaten, ana düğüm. Peki bu International Herald Tribune’deki "Türkiye’yi Batı’ya demirlememiz lazım, eyvah Türkiye elden gidiyor" kaygısı, neden yani, bu kadar yıllık Batılılaşma projesi ardından Türkiye hala yönü belli olmayan bir ülke gibi görünüyor? Ömer?

TAŞPINAR: Neo-konservatif, yeni muhafazakar akıma baktığımızda bir Kemalist nostalji var Türkiye’ye bakış açısında. Dolayısıyla Türkiye’nin İslamlaştı, Batı dünyasından uzaklaştı, NATO’dan uzaklaştı Transatlantik ittifaktan uzaklaştı konusunda çok ciddi bir kaygı var. Sorunu İslamlaşma olarak gördükleri oranda da Türkiye’yi AB’ye demirlemek gerekiyor. Bence burada yaptıkları hata Türkiye’deki İslamlaşma olarak gördükleri şey aslında Türkiye’de bir nevi bir milliyetçi tepki. Yani ulusalcı tepki...

ÇONGAR: Ama o da sonuçta Batı'dan uzaklaşması anlamına gelebilir, yani bu makale üzerinde...

TAŞPINAR: Evet, ama mesela Rusya’ya yakınlaşma anlamına gelebilir bu. İlle de İslam dünyasına yaklaşma anlamına gelmez. Türkiye’de mesela sivilleşme, askerin güçlendiği bir Türkiye’de, otoriterleşen bir Türkiye’de Kürt sorununun tekrar ciddi yaşayan bir Türkiye, Avrupa ve Amerika’dan uzaklaşıp Rusya’ya demir atabilir bir bakıma.

ÖZEL: ..diye düşünenler var.

ÇONGAR: Evet, sen katılıyor musun Abdullah?

AKYÜZ: Ben katılıyorum bir ölçüde, fakat buna bir boyut daha eklemek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye artık eski Türkiye değil, dünya da artık eski dünya değil. Bu anlamda özellikle AB yolunda ilerleyen bir Türkiye’nin AK Parti iktidarda olsaydı da olmasaydı da bence farklı bir Türkiye olacağını biraz da kabul etmemiz gerekiyor. Amerika’da biraz zor anlaşılan veya anlaşılmak istenmeyen konulardan biri de bu. Dolayısıyla artık Türkiye farklı bir Türkiye. AK Parti’nin tabi getirdiği bir üslup dil farklılığı da var, bir İslamcı söylem de var ama tamamen ondan da kaynaklanmıyor.

ÇONGAR: Peki, yani "Türkiye’nin yönü belli ama bu yeterince algılanmıyor Washington’da," öyle mi diyorsun?

AKYÜZ: Hayır, bence Türkiye’nin yönünde, evet, büyük bir değişme yok. Bir çeşitlenme var, bir kafa karışıklığı da var,

ÇONGAR: Bir kafa karışımı var...

AKYÜZ: Bir milliyetçilik akımı da var, bunu da belki tartışacağız çünkü şu anda siyaset tamamen milliyetçilik üzerinden yapılıyor Türkiye’de ve bundan Amerika ve Batı nasibini alıyor. Ama temelde ben büyük bir yönetim farklılığı olmadığını düşünüyorum.

ÇONGAR: Bunu ayrıntılarıyla konuşacağız. Az önce Ömer, kamuoyu faktörünü gündeme getirmişti anti-Amerikanizm’den söz ederken, zaten bu belgenin kamuoyuna yönelik bir işlevi de var. İşte, geçtiğimiz hafta zaten Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice bu işleve de dikkat çeken bir açıklama yapmıştı.

CONDOLEEZZA RICE (teyp): "Bazen günübirlik konulardan bir adım geriye çekilip ilişkinin bütününe bakmak ve kendimize, halklarımıza bu ilişkinin geniş kapsamlı ve derin olduğunu, stratejik çıkarlara dayandığını hatırlatmak çok önemlidir. İşte bu belge de bizim bunu yapmamıza olanak veriyor."

ÇONGAR: Evet, Rice diyor ki, “Sonuçta bu belgeyle, biz kamuoylarımıza da bir mesaj götürüyoruz, kamuoylarımıza ilişkinin önemini anlatmaya çalışıyoruz.” Şimdi bu belge çıktı, Türkiye’de muhalefet buna "teslimiyet belgesi" dedi. Medyanın bir kısmı son derece eleştirdi. İşte, "işe yaramaz kağıt parçası" dediler. Hani belgeyi abartmamak gerektiği kanısındayım ben, sizlerin sözlerinden de onu çıkardım, ama bu metnin kamuoyuna yönelik diplomasi açısından bir kullanımı var mı, bir değeri var mı? Abdullah?

AKYÜZ: Kesinlikle var. Bunu zaten bence AK Parti hükümeti de istiyordu, böyle bir belgenin olmasını. Bu bir anlamda Türkiye’de siyaset yapmanın Washington merkezde odaklı olmasının da bir sonucu belki, biraz Türkiye’nin seçim sathı mahalline girmesinin de belki bir sonucu ama biraz da bu ilişkinin rotasının bir parça bozulmuş olmasından da kaynaklanan bir şey 2003’ten beri.

ÇONGAR: Bu kağıt üzerinde en azından bir rota, bir referans var.

AKYÜZ: Evet, evet bu hem hükümet için bence önemli hem de kamuoyuna bizim ABD ile iletişimde ve ilişkide bir sorunumuz yok mesajı vermek açısından bence önemli.

ÇONGAR: Bir de galiba, Soli sana sorayım, çok kısa, o belgenin diyalog mekanizmaları tanımlaması da önemli. Yeterince konuşmuyor sanki Amerika’yla Türkiye, başkentler düzeyinde konuşsalar bile toplumlar düzeyinde çok da iyi bir diyalog yok sanki...

ÖZEL: Toplumlar düzeyinde iyi bir diyalog yok, toplumları birbirine anlatacak odakların da nasıl anlattığı konusunda bence ciddi bir sorun da yaşanıyor. O bakımdan bu bir çerçeve olarak bizatihi bence bir önem taşıyor. Bu çerçeve içinde kalınacak mı bu mekanizmalar işletilecek mi, onu da göreceğiz, en azından ilişkilerin nereye ve nasıl gittiğini tartabileceğimiz bir ölçümüz çıkartıyor ortaya.

ÇONGAR: Evet, evet. Belgeyle ilgili tartışmaya burada noktalı virgül koyalım diyorum, nokta demiyorum, ama tabii, Gül ziyaretinde sadece belge değil, özellikle Ortadoğu’daki gelişmeler Türkiye’nin İsrail’le Suriye arasında, İsrail’le Hamas arasında bir tür arabuluculuk yapması da çok gündemdeydi. Şimdi bir reklam arası vermek zorundayız ama sakın bir yere ayrılmayın, çünkü reklamlardan sonra Ortadoğu meselesini, sıcak gelişmeleri konuşacağız.

-----

ÇONGAR: Tekrar merhabalar, Washington’da yine beraberiz ve konumuz Ortadoğu, son derece sıcak gelişmeler, savaş hali bölgede hüküm sürüyor. Bunu ayrıntılarıyla ele alacağız. Ancak arkadaşlar Ortadoğu’yu konuşmadan önce, Abdullah Gül’ün ziyaretinde özellikle gündeme gelen Türkiye’nin arabuluculuk çalışması, işte Şam’a Profesör Davutoğlu’nun gitmesi konusunda Türk gazetelerinde çeşitli makaleler yer aldı, değişik fikirler vardı, onlara kısaca bir göz atmak istiyorum. (Ekrandan okuyarak) Örneğin, Ruşen Çakır’ın makalesiyle başlıyoruz, Vatan’da yazdı Ruşen. AKP’nin Hamas’ta rövanşı aldığını inandigini aktardı ve dedi ki, “Şam seferi Bush ve Olmert’in talebi üzerine yapılsa da orada Türk pozisyonu anlatıldı, Meşal’ın Ankara’ya gelmesini eleştirenler haksızlık etmişti. Ziyarete o kadar tepki gösterilmese bugün daha etkili bir rol oynayabilirdik.” Cengiz Çandar aslında Ruşen’e cevap veren bir makale yazdı, o da Bugün gazetesinde, 7 Temmuz’da, ekranda görüyorsunuz, dedi ki, “Şam seferi stratejik vizyon belgesinin öncesine denk düştü. Erdoğan Beyaz Saray’dan kabul bekliyor, bu nedenle de Şam seferi Amerika’nın isteği yerine getirilerek yapıldı, Rice’ın övgüsünü kazandı, Bush ve Olmert’in isteğiyle yapılan bu sefer aslında hükümetin ortadoğu politikasından yumuşak bir u dönüşüdür” diyerek aslında daha önceki Hamas ziyaretini eleştirdi. İsrail’in liberal, Haaretz gazetesinde Ze’ev Schiff’ten de okuduk bu konuyu. O da, “Suriye’yi içine katmayan herhangi bir arabuluculuğun etkili olması mümkün değil. Suriye’nin Meşal’i etkilemesi yönünde Türkiye’nin herhangi bir ülkeden daha fazla nüfus sahibi olduğu belirtiliyor. Ancak Türkiye’ye şu açıkça söylendi, İsrail’in muhattabı Filistin yönetimi başkanı Abbas’tır, Hamas değil” diyordu Ze’ev Schiff.

Şimdi bunları da konuşacağız, Suriye’nin rolünden esas başlamak istiyorum, Türkiye’nin diplomasisine daha geçmeden. Beredeyse topyekun bir savaş hali var Soli, Ortadoğu’da. Amerikan bakışı pek İsrail’i fazla eleştirmeden, doğrudan Suriye’yi sorumlu tutan bir bakış. Başkan Bush’un bu yönde bazı lafları oldu, Birleşmiş Milletler’deki büyükelçileri Amerika’nın yine böyle bir konuşma yaptı. Burada sen Suriye’nin ve biraz da İran’ın rolünü nasıl görüyorsun, bu tırmanışta Hizbullah’ın devreye girmesinde?

ÖZEL: Şimdi burada da Washington’da da benim konuştuğum kişilerde de rivayet muhtelif. Yani işte mutlaka bir dahil olduğunu düşünenler olduğu gibi İran’ın dahil olmadığını, Suriye’den sorulması gerektiğini düşünenler var. Fakat şu ara şu kadarını biliyoruz ki, Hizbullah, gerek Suriye gerek İran’la ilişkileri çok iyi olan, İran’dan para Suriye’den lojistik destek alan bir örgüt ve her ne kadar beş aydır bu işi planladığını söylüyorsa da Şam’a veyahut Tahran’a hiç haber vermeden bu işi yapıp aradan çıkabileceğini düşünmesi çok akla yakın gelmiyor. Yahut da Hizbullah büyük bir yanlış hesap yaptı, bu da herkesi işin içine getirmeye, getirebilecek bir karmaşanın önünü açtı. Henüz topyekun savaşta değiliz, burada çünkü klasik bir savaş yok, çünkü ordular savaşmıyor. Eğer İsrailliler Şam’ı bu işin sorumlusu olarak görüp Şam’dan bunun hesabını soracak olurlarsa o zaman ordular da karşı karşıya gelir.

ÇONGAR: Şu an iki cephede savaşılıyor, üçüncü cephe de açılabilir mi...

ÖZEL: Üçüncü cephe açılacak olursa, sanmıyorum ama, yani çünkü ben bu noktadan sonra oyuncuların hiçbirinin bir sonraki ya da üç sonraki adımı bildiklerini ya da kontrol edebildiklerini sanmıyorum. Yani, normalde bu tür ilişkiler bir satranç ilişkisi idiyse, bugün bana sorarsanız biraz tavlaya döndü, yani zar atıldı biraz da zara bağlı olarak hareket edecek.

ÇONGAR: Ortadoğu’ya özgü ve gayet kaotik...

ÖZEL: Hayır, ama Ortadoğu’ya o kadar da özgü değil, çünkü genelde bu çok hesaplanarak atılıyordu, şimdi tavlada şans faktörü ya da zar faktörü işin içine girdi.

ÇONGAR: Tavla derken, Ortadoğu diyorum ama o kaotik ortamda, hele Suriye’ye bir cephe açılmasını en azından olasılık düzeyinde konuşabildiğimiz bir ortamda, Ömer, Amerika ile Türkiye’nin Türkiye’nin bu gerginliğe bakışları nerede birleşiyor, nerede ayrılıyor?

TAŞPINAR: Amerika’nın bakış açısı bir bakıma nasıl bölgede tekrar rol oynayabilirim, nasıl bölgeye giriş yapabilirim sorusu üzerine kurulu ve kendilerini İran konusunda manevrasız bıraktılar. Zaten İran’da konuşmuyorlar. Suriye konusunda fazla bir diyalog kalmadı ortada, dolayısıyla burada aslında çok kızmış olmalarına rağmen Türkiye’nin Hamas’la konuşması Suriye’yle konuşması belirli bir avantaj sağlıyor konuma geldi. Burada tabii asıl mesele Türkiye’nin gerçekten beklentileri yükseltmesi meselesi. Eğer Amerika’ya biz bu işi hallederiz şeklinde bir mesaj veriliyorsa ve sonucunda bir şey çıkmıyorsa Türkiye’nin bir şey yapamayacağı ortaya çıkacak.

ÇONGAR: Aslında, diplomatik çabayı da tartışacağız ama ben şunu da soruyorum, gerginliğin nedenine bakışta Türkiye olayı plajdan başlatıyor. İsrail’in plaja saldırısından başlatıyor. Amerika olayı İsrailli askerin kaçırılmasından başlatıyor. Amerika ağzını Hamas, Hizbullah, Suriye, İran diye açıyor. Türkiye haklı olarak, yani Türk kamuoyunun da böyle baktığını biliyoruz, önce İsrail’in önce bu orantısız güç kullanımını eleştiriyor. Bu bir uçurum değil mi sence?

TAŞPINAR: Tabii, kesinlikle Amerikan kamuoyu İsrail-Filistin meselesinde mağdur durumunda genelde İsrail’i görüyor. Çünkü İsrail’i sadece Filistin’le kıyaslamıyor, İsrail’in karşısında 350 milyonluk bir Arap dünyası, Acem dünyası görüyor ve İsrail’in beka sorunu olarak bakıyor. Türkiye de Müslüman bir ülke olarak, İslam dünyasının bir parçası olarak Filistinliler’in mağduriyetine beka sorun olarak bakıyor meseleye.

ÇONGAR: Peki, o zaman Amerika’nın bu pasif durumu, bir türlü devreye girmemesi bu tırmanışı durdurmak için, bu İsrail sempatisinin bir sonucu mu, yoksa başka bir nedeni var mı?

AKYÜZ: Bence başka nedenleri de var. Şu anda bir de İsrail’in bir saldırı altında kalması söz konusu değil. Bir anlamda İsrail, Amerika’nın bakış açısına uygun bir şekilde kendi güvenliğini sağlamak için cevap veriyor diye algılanıyor ama Amerika’nın bir süredir zaten Ortadoğu meselesinde çok aktif olmadığını görüyoruz, şimdi de hiç aktif değil. Tabii ki bunun bir nedeni Irak’ta işlerin çok kötüye gitmesi ve Irak’ın enerjinin çok büyük bir kısmını alması. İran’ın tabii gündeme gelmesi, özellikle son altı ayda çok yoğun bir şekilde. Bir de bence yaklaşan seçimlerin de etkisi var, önümüzdeki kasım burada seçimler var. Şimdi Amerika’nın atacağı adımlar seçim sonuçları üzerinde de bazı etkiler yaratabilir. Birazcık da bence o temkinli düşünce biçimini görüyoruz.

ÇONGAR: Evet, sadece galiba oyların değil ama, genelde Amerikan toplumunun İsrail’e sempatisi oylara da yansıyacağı için bunun hesabını yapıyorlar.

AKYÜZ: Ve benim dikkatimi çeken bir nokta daha var, onu da belirtmek istiyorum. Bunu şu ana kadar tartışıldığında da pek görmedim. Buradaki Amerika’nın pozisyonunun ve İsrail’in cepheyi genişletme çabasının, kendini savunma adına, Amerika’nın Irak’taki mücadeleye, karşı karşıya olduğu mücadeleye veya direnişe nasıl bir etki yapacağı daha tam anlamıyla tartışılmıyor. Bence orada da çok ciddi etkileri olacak bunun.

ÇONGAR: Soli sözünü unutma, bunu tartışmaya devam edeceğiz ama kısaca bir şeyi hatırlatmak istiyorum, çünkü Ömer sözü Meşal’le temasa, Hamas’la temasa getirdi. Biliyorsunuz, Hamas’ın siyasi lideri Meşal’in Ankara’ya gelmesi çok eleştirilmişti. Şimdi Suriye’de yapılan temas ise önce gizlendi Türkiye tarafindan, sonra açıklandı. "İsrail istedi" deniliyor, ama Amerika ve Türkiye’nin bu Meşal’le temaslara bakışı hala çok farklı. Bakın ben geçen hafta hem Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül’e hem Amerikan Dışişleri Bakan yardımcısı Daniel Fried’e aynı gün aynı soruyu yönelttim. "Meşal’le görüşmenin yararı nedir" diye sordum, bakın bize verdiği cevapları hep birlikte hatırlayalım.

ABDULLAH GÜL (teyp): "Her şey olabilir. Niye olmasın, her şey olabiliyor. Onunla başkasıyla eğer gerçekten barışa bir hizmet edecekse eğer durum kontrol altına alınmasına faydası olacaksa her şey yapılabilir."

DANIEL FRIED (teyp): "Bence bu aşamada bu çok iyi bir fikir değil. Şam’a yapılan ziyaret Hamas’a değil, Suriye hükümetine yapıldı."

ÇONGAR: Fried bunu söylerken, Suriye'de Meşal’le temas olduğunu biliyordu. Türkiye, Esad’a gitti. Esad’a gitmişken Esad’ın isteğiyle Meşal’le görüşüldü, ama bunun dışında doğrudan görüşme olmamasını kastediyordu daha sonraki sohbetimizden bildiğim kadarıyla. Şimdi Soli senin bir lafın vardı, onu kesmiş oldum.

ÖZEL: Ben Abdullah’a destek vermek için bir şey söylemek istiyorum. Benim burada gördüğüm, bu hükümetin, bu yönetimin başa geçtiğinden beri, İsrail-Filistin meselesi konusunda kafasında doğru dürüst hiçbir plan olmaması ve bugüne kadar uygulanmış olanların da hepsinin iflas etmiş olması şu andaki hareketsizliklerinin de bir parçası ve dediğim gibi bunun bölgede ne tür ne boyutlarda etkisi olabileceğini tam kestirebildiklerini sanmıyorum. Son laf Arap ülkelerinin Hizbullah’ın bu yaptığına ve Lübnan kamuoyunun da Hizbullah’ın bu yaptığına verdiği tepkileri düşünecek olursanız kimsenin kontrol edemeyeceği bir noktaya gitmesi ihtimali yüksek ve o yüzden Amerika’nın işin içinde aktif olarak bulunmaması bana kolay açıklanabilecek bir şeymiş gibi gelmiyor.

ÇONGAR: Peki "Amerika biraz ne yaptığını bilmiyor" diyorsun, Türkiye ne yaptığını biliyor mu? Bu Şam’la Meşal’le temas işlevsel mi sence Soli?

ÖZEL: Ben olacağını sanmıyorum yani Ze’ev Schiff’i hep dikkatle okurum her zaman ve Türkiye'nin Şam üzerinde etkisinin ne olduğunu ve en kritik noktalarda nasıl bir etkisi olduğunu bilmiyorum yani. Herhalde Suriye’nin Lübnan’dan çıkarılması başbakanımızın Esad’a konuşması neticesinde olmadı.

ÇONGAR: Ama öyle olduğunu iddia etti...

ÖZEL: Türkiye o şeyleri, o çabalara destek verdi. Şimdi eğer Hizbullah’ın yaptığından Şam’ın haberi var idiyse herhalde Türkiye Başbakanı’nın temsilcisi Beşar Esad’a, “Aman bir de Hizbullah’a söyleyin onlar bir iş yapsınlar” dememiştir. Dolayısıyla yani, Türkiye’nin tabii ki bir ağırlığı var ama yani bunu abartarak Suriye’yi yönlendirebilir diye düşünmek bana en azından bugüne kadar gördüklerim ışığında bana doğru gelmiyor.

ÇONGAR: Peki, diyelim ki hani çabalar sonuç vermeyebilir ama çaba göstermenin bir zararı var mı? Ya da şöyle sorayım, bu odaklarla Hamas olsun, Hamas’ın siyasi kanadı olsun, Şam’la olsun biraz içli dışlı olmanın, yakın görünmenin bir riski var mı?

AKYÜZ: Bence hiçbir riski yok, yani aslında Amerika’nın da, Batı'nın da bu tür diyalog kanallarına ihtiyacı var. Türkiye’nin bu diyaloğu yürütmede aracı olmasına destek veren burada birçok insan da var. Ama burada, ben de soruya katılıyorum, bu rolü büyütmemek abartmamak lazım. Sonuçta Türkiye burada arabuluculuğa katkıda bulunuyor. Kendi insiyatifiyle yaptığı bir şey yok. İki tarafın mesajlarını birbirine taşıyor ve ortak nokta bulunmasına yardımcı olmaya çalışıyor.

ÇONGAR: Bu bir risk değil mi? Türkiye devreye giriyor, Suriye’ye bir şeyler söylüyor, Suriye Türkiye’yi dinlemiyor veya Meşal’i dinlemiyor, bu bir risk değil mi?

ÖZEL: Hayır, olabilir, yani başka bir şey daha var şimdi, benim anlayabildiğim kadarıyla son iki üç haftada olup bitenleri, Suriye’deki Meşal ile Filistin’de yönetim sorumluluğunu taşıyan Haniya arasında ciddi bir çıkar kavgası da var çünkü birisi bir yeri yönetmeye çalışıyor, diğeri ise kendi sözünün geçerli olmasını istiyor ve onların üzerinde kimlerin etkili olduğu meselesi de hayli açık. Dolayısıyla Hamas diye monolitik bir blok var ve onlarla da konuşuyor değilsiniz, farklı ve sizin amaçlarınıza ters düşen birisi olabilir Meşal, olmayabilir Meşal. Buralarda bu çok kaygan bir zemindir ve surekli bubi tuzağıyla doludur, dikkat etmek gerektiğini ben şahsen düşünüyorum.

ÇONGAR: Son sözü Ömer’e vereceğim ama bir cümle vereceğim Ömer.

TAŞPINAR: Beklentileri artırıyor Türkiye’nin bunu yapması. Bence arabuluculuk rolünde hiçbir sorun yok, yeter ki Batı'yla da ilişkiler iyi olsun. Amerika’yla eşgüdümlü olsun, İsrail ile de eşgüdümlü olsun, Avrupa Birliği’yle eşgüdümlü olsun. Çünkü arabuluculuk için iki tarafla da iyi geçinmek lazım.

ÇONGAR: Şimdi tabii, bu bir anlamda doğrudan Filistin davasını ilgilendiren bir mesele. Filistin davası Türkiye’de sol olsun sağ olsun, Müslüman İslami kesim olsun, gerçekten kamuoyunun belki de en fazla ilgilendiği dış politika konularından biri. Pek çok insanın yüreğinde hissettiği bir konu. İşte şimdi görüyoruz İsrail’e karşı gösteriler yapıldı Türkiye’de, İsrail’in bu orantısız güç kullanımına büyük bir tepki var toplumumuzda. Tabii, bu İsrail'e tepki Amerika’ya ve Batı'ya tepkiye de yansıyor. Ki zaten son PEW araştırmalarını hepiniz gördünüz. Türkiye Amerika’ya gayet tepkili, Batı'ya gayet tepkili bir ülke.

Şimdi bu anket sonuçlarını çok kısaca ben hatırlatmak istiyorum. (Ekrandan okuyarak) Görüyorsunuz, örneğin Yahudilere olumlu bakanlar %15, Hristiyanlara olumlu bakanlar %16’ydı. Amerika’nın puanları daha da düşük, başkan Bush %3, Amerika devleti %12, Amerikalılar %17, Amerika’nın terörle mücadelesine destek çok düşük. Ve bu Türkiye’de ciddi bir tartışma yarattı. Bazı gazeteler manşete taşıdı bunları. Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, “Dikkat felakete gidiyoruz” diye yazdı: "Türkiye’nin kimyası bozuluyor, müslüman dünyanın en fanatik en fazla düşman üreten ülkesi haline gelmiş ve dedi ki AKP'lileri uyarıyorum, cevapların fanatik Müslüman karakterine bakıp sakın bunu halkın kendilerine teveccühü olarak almasınlar, çünkü bu nefret haritasında kendisini solcu, ulusalcı sanan çok sayıda insanın tapulu arazisi var. "

Şimdi biraz bunu konuşalım. Ertuğrul Özkök’ün bu tepkisine katılıyor musunuz? Türkiye gerçekten fanatikleşiyor mu bir kere? Ömer ne dersin?

TAŞPINAR: Bence Türkiye’de çok ciddi bir batıya karşı milliyetçi ulusalcı bir dalga var. Bunun belirli bir boyutu tabii İslam’la da bağlantılı olabilir. Fakat Türkiye’nin Soğuk Savaş bittiğinden beri kimlik sorunları iyice depreşti. Özellikle Kürt meselesi, bugün Kürt meselesinde Amerika’nın rolü, komplo teorileriyle değerlendiriliyor Türkiye’de. Niye anti-Amerikanizm var? Çünkü herkes, taksi şoföründen üniversite hocasına kadar Amerika’nın Kürt devleti kurmak istediğine inanıyor.

ÇONGAR: Ama bu devlete bir tepki. "Amerikalılar" diye sorunca, Türk halkı örneğin Ortadoğu’daki diğer halkların yaptığı ayrımı da yapmıyor. Yani Amerikalılara da yönelmiş durumda bu tepki.

TAŞPINAR: Yeni olan bu. Çünkü herkes "green card" almak için sıralara giriyor, herkes çocuğunu okutmaya çalışıyor. Bunlar değişmeyebilir fakat bu anketin yeni tarafı Amerikalılara karşı da bir tepki oluştu. Bu da kaçınılmaz, politikasına kızdığınız bir ülkenin zaman zaman turistlerine de kızmaya başlıyorsunuz. Turistlerle de politika konuşmaya başladığınızda...

ÇONGAR: İster istemez halka da...

TAŞPINAR: Evet, halı almaya gelenle konuştuğunuzda da Bush’a niye oy verdiniz diyebiliyorsunuz.

ÇONGAR: Bu da çok tehlikeli değil mi Abdullah? Yani biz, "Medeniyetlerin buluşma merkezi olan ülkeyiz" derken neredeyse medeniyetler çatışmasının tarafı haline gelebiliriz.

AKYÜZ: Evet, geliyoruz. Aslında deminki şeyi tamamlamak açısından, Bush’u ikinci kere seçen Amerikan halkı diye bir mesela tepki var. Açıkçası bu anlamda halk üzerinde bu kadar vahim görmüyorum ben. Yani bunun anketlere yansıyan görüntünün eyleme yansıdığı konusunda elimizde hiçbir şey yok. Türkiye’ye giden Amerikalılardan da çok olumlu şeyler duyuyorum ben. Turist olarak giden veya iş amaçlı gidenler var. Sokaklara yansıyan çok büyük bir şey yok. Eyleme yansıyan bir şey yok. Ama şu açık ki Türkiye’de bir milliyetçi dalga var ve bütün siyasi partilerimiz şu anda bu dalganın üstüne binmiş durumdalar. Ve böyle bir ortamda zaten, bünyesinde bu genleri taşıyan bir toplum adeta kendisine hedef olarak malum nedenlerle Amerika’yı seçti. AB sürecindeki ayak diremeleri nedeniyle AB’yi hedef aldı. Ama Amerika daha güçlü olduğu için, dünyada daha söz sahibi olduğu için bölgemizde bir savaşı başlattığı için daha fazla şimşeği çekiyor belki. Ama ben bunun bir parça, nasıl liderler tarafından partiler tarafından kullanılıyor yönlendiriliyorsa gene onların yönlendirmesiyle bu sivriliğin azalacağını ve tekrar nüveye dönüleceğini düşünüyorum.

ÇONGAR: Liderlere görev düşüyor.

AKYÜZ: Kesinlikle...

ÖZEL: Bu dahaki önceki bir sorunla aslında bağlanıyor. Hani bu "Türkiye’yi kaybediyor muyuz" sorusu soruluyor diyorsunuz ya, o tabii farklı reaksiyonlar yaratabilir ve bir kısmı da gördüğümüz gibi, biz onların çıkarlarına hizmet ettiğimiz için bu ilişkiyi beğeniyorlar da diyebilir de, şimdi Türkiye böyle bu vizyon belgesiyle, vesaireyle de daha önemli bir aktör olarak ortaya çıkıp özellikle bu Ortadoğu işlerinde bir rol oynayabilirse belki o zaman siyaset bunu savunmak durumunda kalırsa belki Abdullah’ın dediği gibi kamuoyu da değişebilir. Ama şimdi sonuçta televizyon görüntüleriyle de kolay kolay rekabet edemiyorsunuz.

ÇONGAR: "Liderler siyaseti savunmalı" dedik. Bu tartışmaya devam edeceğiz. Kısa bir reklam arası almak zorundayız. Aman bir yerlere ayrılmayın. Tartışmamız sürüyor.

-----

ÇONGAR: Tekrar merhaba. Burası Washington. Tartışmamıza Türk kamuoyunun Amerika’ya ve Batı'ya tepkisini irdeleyerek devam ediyoruz. Bu tepkilere Amerikalıların da tabii çok yakından bir ilgisi var, anket sonuçları Amerikalıları kaygılandırdı. Bakın Amerikan yetkilileri Türkiye’de bu Amerika nefretini biraz da batıya tepkiyi nasıl yorumladılar geçtiğimiz günlerde, yetkililerin ağzından dinleyelim.

ERIC EDELMAN (teyp): "Hakkımızda olumlu düşünenlerin oranının %12’ye düşmesi kaygı verici. Bence bu her iki hükümeti de kaygılandırmalı. Anti-Amerikanizm’in yükselmesine yapısal ve siyasi açıdan elverişli bir ortamdayız. Türk-Amerikan ilişkisi bağlamında Ankara’da büyükelçilik yaptığımdan beri inanmayı sürdürdüğüm şey, ilişkiye her iki ülkenin de özen göstermesi, her iki tarafın hükümetlerinin bu konuda liderlik ortaya koyması geregidir."

MADELEINE ALBRIGHT (teyp): "Türklerin tutumunu etkilediği açık olan bir konu Avrupa Birliği’ne girip giremeyecekleri. Süreç uzadıkça Avrupalıların ne yaptığı konusu Türkleri öfkelendiriyor. Türk toplumunun nesi varmış diyorlar. Yeterince saygı görmedikleri hissi buna ekleniyor. Diğer konu da şu ki, Türk siyasi sistemi Irak’ta olup bitenlerden çok endişeli. Irak’taki durum iyileşmedikçe Kürt halkına ne olacağı soruları da artıyor."

ÇONGAR: Evet, Albright Avrupa Birliği ve Irak’a haklı olarak aslında dikkat çekmiş. Ama, daha önce de konuştuk, hem Irak sancısı hem de aslında Avrupa Birliği’nin sancılı süreci kolay kolay dinmeyecek. Bu devam ederken kamuoyunun öfkesi ve hayal kırıklığı nasıl aşılabilir? Bunun yöntemleri var mı, liderler ne tür mesajlarla belki daha rahatlatabilirler toplumu?

TAŞPINAR: Amerika belirli bir mahcubiyet duyduğu için aslında PKK konusunda bir şey yapamadığı için...

ÇONGAR: "Mahcubiyet" lafını biliyorsun Dışişleri Bakanı Gül kullandı geçenlerde...

TAŞPINAR: Bu stratejik vizyon belgesi de bir bakıma kamuoyuna verilecek bir mesaj gibiydi. Fakat kamuoyu Türkiye’de Amerika’ya belirli komplo gözlükleriyle bakıyor. Amerika Kürt devleti istiyor dendiği sürece, Kıbrıs konusunda da Amerika ciddi bir açılım yapmadığı sürece kolay kolay Amerika’nın imajı Anadolu’da halkın gözünde artmayacak. AK Parti de kolay kolay Amerika’yı savunucu laflar etmeyecek. Çünkü Türkiye de seçime gidiyor. Liderler popülist olmak zorunda, doğaları gereği. Siyasetçiye popülist olma demek çok zor bir şey. Amerika’da da popülist var bizde de var.

ÇONGAR: Şimdi Abdullah Gül medyayı popülizmle suçladı, muhalefeti popülizmle suçladı. Popülist olmak, eğer kendi politikalarının aleyhine konuşur duruma düşersen, veya kendin "müttefik, stratejik ortak" dediğin bir ülkeyle ilişkini yeterince savunamıyor duruma düşersen seni de siyasi olarak yıpratmaz mı Soli?

ÖZEL: Anladım, yani tabii yıpratır, şimdi şöyle bir durum var yalnız. Genele bakalım, Amerika Birleşik Devletleri’nin bütün dünyada bir meşruiyet sorunu var. Yani dış politikasının sonuçlarından ve bunu uygulayış tarzından herkes rahatsız. Türkiye’nin bütün bu genel rahatsızlığa ek bir özelliği daha var, Amerika Birleşik Devletleri’nin politikaları hangi ülkeye yönelikse Türkiye onun sınırdaşı. Dolayısıyla Amerika’nın attığı, iyi ya da kötü olabilecek her adım Türkiye’yi rahatsız edici. Şimdi başta dedi ki Ömer, Türkiye bir strateji ülkesidir, fazla değişiklikten hoşlanmaz. "İcat çıkartma" diye bir deyimimiz var, habire icat çıkartınca da ABD, bir rahatsızlık var. Hükümetle muhalafet de zaten dediğimiz gibi milliyetçi dalga üzerinde gidiyor. Hükümet de milliyetçi dalgayıda kaçırmamak için kendi yaptıklarını bile kamuoyuyla doğru dürüst paylaşmaya pek yanaşmıyor. O zaman da kamuoyu da zaten bütün dünyada da var olan komploculuk sadece Türkiye’ye özgü değil. Amerika’da da bu ibadullah, Fransa’da da ibadullah, her tarafta... Bu tabii işte o küreselleşmenin yarattığı meseleler başka programda kısmetse konuşuruz, bütün bunların etkisi var kanımca.

ÇONGAR: Evet, tabii şimdi şu var. Sen "icatçılık" dedin, yani Bush yönetimi, özellikle ilk döneminde Bush, tamamen icatçı bir yönetimdi. Ama Abdullah işte Time’ın geçenlerde kapağı vardı "Kovboy diplomasisinin sonu" diye. Amerika biraz da sanki vites değiştiriyor, belki biraz dümen kırıyor, düzeltiyor mu bu imajını? Yani bu Cenevre Sözleşmesi'nin ilk defa mesela şimdi uygulanacağı açıklaması bir şeyleri değiştirecek mi?

AKYÜZ: Kesinlikle. İkinci Bush döneminde Rice’ın Dışişleri Bakanı olmasıyla birlikte bu sorunları algılamada, bunlar üzerinde kafa yorma ve bunları aşma konusunda bir çaba başladı. Ama bu ne kadar başarılı olacak.

ÇONGAR: Soli oradan gülüyor...

AKYÜZ: Evet yani bu önceki dört yılın izlerini silmek ne kadar kolay olacak, kaldı ki meydan şu an tamamen Rice gibi barış diyalog yanlılarında değil, onların sözü daha fazla çıkıyor ama öbürlerinin sesi de hala çıkmaya devam ediyor ve bazı konular hala Amerika için başkan için çok duyarlı. İran konusunda da her an hiç beklemediğimiz Rice’ın yeni bir üslubundan beklemediğimiz bir şey çıkabilir karşımıza.

ÇONGAR: Kaldı ki şu var; Türkiye'de hep işte "Yeni muhafazakarlar, neoconlar elendi yönetimden" deniyor. Oysa onlar hala Beyaz Saray’da yerlerini koruyorlar, Başkan Yardımcısı'nın ofisinde yerlerini koruyorlar. Bir tek Dışişleri biraz "kurtarılmış bölge," tabii Pentagon’un tutumu malum. Soli?

ÖZEL: Ben bir şey eklemek istiyorum. Şimdi biraz hani, bir arabanın aküsü boşalır, yani artık doldurulamaz ya, ona benzetiyorum. Yani Rumsfeld Savunma Bakanı, Cheney Başkan Yardımcısı oldukça, hani başkanlığa artık atamayacağınıza göre ABD’nin kendi dünya kamuoyunu kendi niyetlerinin iyiliğini ve ortak çıkara hizmet ettiğini politikalarına inandırması bana imkansız gibi geliyor.

ÇONGAR: Ömer sana 15 saniyelik bir son söz vereyim mi?

TAŞPINAR. Ben "neoconların" gücünün gerçekten kırıldığına inanıyorum. Cheney halk içine çıktığında ıslıklanıyordu, beyzbol maçında ıslıklandı geçen gün ve Irak’ın içinde olduğu durum "neoconları" artık sokağa çıkamaz hale getirdi. O nedenle Amerika...

ÇONGAR: Öyle ama politikalar bunu birebir izliyor mu sence?

TAŞPINAR: İzliyor. İran konusunda AB’ye verilen görev, realizme dönüş, Kuzey Kore konusunda hiçbir şey yapılamaması...Bir sürü konuda Amerika realizme döndü. İdealist söylem bitti, yerine gerçekçi, tekrar Avrupa’yla çalışacak, transatlantik ittifaka önem veren Türkiye’yle ilişkileri dolayısıyla düzelen bir Amerika geldi.

ÇONGAR: Tamam, o zaman bu değişim notuyla, "Amerika biraz daha dünyaya dönüyor" notuyla bitirmek istiyorum. Hepinize teşekkür ederiz. Soli Özel, Woodrow Wilson Merkezi’nde araştırmacı yazar, Ömer Taşpınar, Brookings Enstitüsü Türkiye programının yöneticisi ve Abdullah Akyüz, Amerika'da TÜSİAD’ın temsilcisi.

Ve tabii sevgili izleyicilerimize de çok teşekkür ediyoruz ekran başından ayrılmadıkları için. Bir dahaki buluşmamızdan önce sizden yine bir ricamız var. Aman temassız kalmayın, programımızla ilgili görüşlerinizi önerilerinizi, nelerin tartışılmasını istediğinizi bize yazın. Email adresimiz: burasiwashington@cnnturk.com.tr

Bir de sürprizimiz var, programlarımızı kaçırırsanız veya tartışmanın ayrıntılarına yeniden ulaşmak isterseniz buradaki programın tam metni eksizsiz metni CNN TÜRK’ün Web sitesinde http://www.cnnturk.com/ adresinde mevcut, oradan da okuyabilirsiniz ayrıntıları. Bir dahaki programı aman kaçırmayın. Ağustosta Amerika’nın Türk Silahlı Kuvvetleri’ne nasıl baktığını konuşacağız, ordular arası ilişki, siyasetçilerin orduya bakışı, asker-sivil ilişkileri konumuz olacak. O zaman buluşuncaya kadar hoşçakalın diyorum hepinize. Ben Yasemin Çongar, burası Washington.
POSTED BY HANDE ATAY ALAM AT 7:25 PM

BW 1 - İran’la nükleer kriz savaşsız çözülecek mi?

Washigton, D.C. / Yayın tarihi: 11 Haziran 2006


SUNAN: YASEMİN ÇONGAR

KONUKLAR:

ABDULLAH AKYÜZ: TÜSİAD AMERİKA TEMSİLCİSİ

RUŞEN ÇAKIR: VATAN GAZETESİ WASHİNGTON TEMSİLCİSİ

HENRİ J. BARKEY: LEHIGH ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI İLİŞKİLER BÖLÜM BAŞKANI


ÇONGAR: Amerika’dan hepinize merhaba. Burası Washington, ben Yasemin Çongar. CNN TÜRK bundan böyle düzenli aralıklarla Washington’dan konuğunuz olacak. Burada, CNN’in stüdyolarında buluşup Türk-Amerikan ilişkilerinin gündemini konuşacağız. Amerika’nın Türkiye’yi ve bölgesini çok yakından ilgilendiren politikalarının perde arkalarını tartışacağız. Ve biraz da Türkiye’nin Washington’dan nasıl göründüğüne bakacağız.

İşte bu ilk programımızda da, bu konuları konuşmak için hem Türkiye’yi hem Amerika’yı çok iyi bilen, Washington’ın nabzını son derece iyi tutan uzmanlarla, konuklarla beraberiz. Ben hemen Abdullah Akyüz’den başlamak istiyorum. Abdullah Akyüz TÜSİAD’ın, Türkiye Sanayici ve İş Adamları Derneği’nin Amerika temsilcisi, 1999’dan beri. Ve hem Washington’u yakından izliyor, hem de bir anlamda Türk-Amerikan ilişkilerinde, en azından özel sektör bazında yönlendirici bir rolü var. Profesör Henri Barkey, Amerikan Lehigh Universitesinde Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı. Clinton döneminde Amerikan Dişişleri Bakanlığı’nda Türkiye’yi ve bölgesini kapsayan bir alandan sorumlu olarak siyaset planlamacılığı yapmıştı. Henri Barkey’i Türkiye’de daha ziyade Kürt meselesi üzerine yazdığı kitap ve makalelerle gayet iyi tanıyoruz. Ve meslektaşım Ruşen Çakır. Ruşen, yolu CNN Türk’ten de geçmiş bir gazeteci, deneyimli bir gazeteci. Yaklaşık iki yıldır Vatan gazetesinin Washington temsilcisi. Ruşen Çakır’ı da sadece haberlerinden değil siyasi İslam, ülkücü hareket ve yine Kürt meselesi gibi konulardaki araştırmalarından, kitaplarından tanıyorsunuz.

Bugünkü konularımız son derece taze, son derece güncel. İran’ı konuşacağız, Irak’ı konuşacağız ve esas Türk-Amerikan ilişkisinin bugününe bakacağız. Hemen bir kaç soru başlığında ben ele almak istiyorum. Bunlardan biri İran’la nükleer kriz kavgası çözülebilecek mi? Bir diğeri, Washington AKP hükümetine nasıl bakıyor? Biliyorsunuz bu Türkiye’de çok tartışılan bir konu. Bir de tabii, El Zerkavi’nin öldürülmesi sonrasında Irak için bir dönüm noktasından söz edebilir miyiz, önümüzde ne var?

İsterseniz hemen Irak’la başlayalım. Başlarken de açıkçası ben çok naif bir soru sormak istiyorum. Belki çok basit gelebilir, hatta anlamsız gelebilir. Washington’da ve Ankara’da cevabı verilmiş bir soru bu. Ama izleyicilerimizin bazılarının kafasında çok da net yanıtlanmamış olabilir diye düşünüyorum. Size sorayım Henri Barkey. Neden bölgede diyelim ki bir İsrail’in nükleer silahı varken, Pakistan, Hindistan’ın nükleer silah teknolojisi varken, İran'ın nükleer silaha kavuşması bu kadar büyük mesele yapılıyor? Bunun ne zararı var?

BARKEY: Bence bunun iki değişik zararı var. İki değişik sorun yaratıyor İran. Bir, İran’ın nasıl bir devlet olduğu. İran aslında belli bir ideolojik saplantıları olan rejime sahip bir devlet ve onun ilerde ne yapacağını henüz kimse kestiremiyor. 1979’daki İran Devrimi’ne baktığımız zaman İran Ortadoğu’daki birçok çalkantıya sebep veren bir ülke, ama bundan daha önemlisi İran'ın bir süre önce nükleer silahları arındırma anlaşmasını imzaladı. Bu anlaşmaya göre şunu yapmaya söz verdi, dışardan enerji üretmek için nükleer teknolojiyi alma hakkına sahip oldu. Bunun karşılığında herkesin görebileceği, herkesin bilebileceği şekilde nükleer enerjisini geliştirecekti.

ÇONGAR: Şeffaflığa söz verdi...

BARKEY: Şeffaflığa söz verdi ve aynı zamanda nükleer silah yapmamaya karar verdi. Bunun İran’in İsrail, Pakistan ve Hindistan'dan farkı şu; öbür üç ülke bu anlaşmaya imza atmadılar, bu üç ülke dışardan yardım almadılar, halbuki İran dışardan yardım aldı ve onsekiz sene müddetinde devamlı o şeffaflıktan kaçtı. Bunun tam tersine nükleer silah üretmeye yöneldi. Problem bundan kaynaklanıyor, hiç kimse İran'a güvenmiyor.

ÇONGAR: Bu güvensizlik, Ruşen sana döneceğim, Ankara'da da paylaşılıyor. Yani sen Irak krizini çok yakından izledin, Irak savaşı öncesinde Ankara’da gazetecilik yapıyordun, o zamanki görüş ayrılıkları Ankara ile Washington arasında sanki İran konusunda yok gibi...

ÇAKIR: Evet, çünkü öncelikle şunu söyleyelim. İran Türkiye'nin rakibi, çok güçlü bir İran, nükleer silaha sahip olan bir İran Ankara tarafından Turkiye Cumhuriyeti tarafından hiçbir zaman arzulanmadı. Bu iki ülke arasında yıllardan beri barış var, sınırlar yüzyıllardan beri var, korunuyor öncesinde konuldu. Bunların hepsi doğru ama yıllardır çok büyük bir rekabet var. Bu rekabet rejim farklılıklarından birinin laik, birinin İslamcı olmasından kaynaklanmıyor. Bölgede iki tane imparatorluk bakiyesi olan, güçlü devlet geleneği olan, nüfusları üç aşağı beş yukarı aynı olan, orduları çok güçlü ve hepsinin bölgelerinde Orta Asya’ya yönelik Kafkasya’ya yönelik olsun değişik arayışları var, nüfus alanı arayışları var. Ve bu rekabet hep sürdü. Türkiye nükleer silaha sahip bir İran arzulamıyor... Bunu kendisine saldırabileceği anlamında değil ama Türkiye ile İran arasındaki rekabette İran'ı çok fazla öne sıçratacağı için... Bir diğer önemli özellik de nükleer silaha sahip olan İran zaten etkisi altında çok ülke ve grup, cemaat varken, özellikle dünyanın değişik yerlerindeki Şiiler başta nüfusunu daha da fazla artıracaktı. Bu anlamda ben şöyle düşünüyorum; Türkiye ABD ile müttefik olduğu için İran'a pozisyon almadı. İran'la bir sorunu olduğu için Batı'nın pozisyonlarına yaklaşıyor. Batıcı bir ülke olduğu için değil de İran'la bölgesel rekabet içinde olduğu için.

ÇONGAR: “Bölgesel rekabet nedeniyle” diyorsun. Hemen Abdullah Akyüz’e döneyim. Tamam böyle bir rekabet var ve Türkiye İran'ın nükleer silah sahibi olmasını istemiyor. Ama bunu önlemek konusunda, örneğin askeri seçeneği zaten istemiyor, ama iktisadi yaptırım konusunda bile “Aman ha” diyor, “Ben bunu istemem” diyor. Neden iktisadi yaptırım Türkiye'yi bu kadar korkutuyor?

AKYÜZ: Aslında sanıyorum ki bunun temel nedeni, Yasemin, çok yakın bir geçmişte yaşadığımız Irak ambargosu, çünkü benzer sonuçlar doğacağından korkuyor Türkiye. Bir kere böyle bir ambargonun uygulanması bir gerginliğe yol açacağını ve bu gerginliğin zaman zaman kendini hissetirmesinden dolayı ekonomi özellikle daha hassaslaşacak.. Mesela turizm etkilenecek, zaman zaman tansiyon yükselecek, gerginlik artacak. Turizm ve bölgedeki ekonomik aktiviteler bu işin genel boyutu. Bunu Irakta yaşadık. Bunun bir de özel boyutu var. Bugün İran Türkiye'nin ikinci en büyük doğalgaz ve petrol kaynağı. Türkiye İran’dan ithal ediyor bunları. Turkiye biliyorsunuz aynı zamanda Sovyetler’e, Rusya'ya olan bağlılığını tartışıyor, bilindiği gibi Rusya'ya yüzde 65 oranında doğalgazda bağlıyız. Eğer bunu İran'dan alamazsak bunu Rusyadan mı alacağız? O zaman bağımlılığımız yüzde 80 - 85 düzeyine mi ulaşacak? İşin bir bu boyutu var. Ticaret hacmi karşılıklı dört buçuk milyar dolar civarında ve Türkiye'nin yaklaşık bir milyar dolarlık ihracatı var ve bu çok olumsuz etkilenecek. Turizm. İranlı turistler geliyor, tabii bu olumsuz etkilenecek. Bir de asıl Türkiye Iran’ı bir transit yol olarak kullanıyor.

ÇONGAR: Çok sayıda kamyon gidiyor bizden...

AKYÜZ: Evet, dolayısıyla o da çok olumsuz etkilenecek. Buna da bu nedenle Türkiye’nin buna biraz çekimser kalması gayet anlaşılabilir.

ÇONGAR: Evet, gerçi iktisadi yaptırımlardan bahsediyoruz, önlemlerden bahsediyoruz ama bir de ciddi biçimde iyimserlik yaratan gelişmeler var. Son günlerde İran konusunda belki de diplomatik çözümün mümkün oluacağını düşündürten gelişmeler oldu. Bu gelişmeleri şimdi hep birlikte paketimizi izleyerek hatırlayalım.

İRAN HABER PAKETİ: Bush yönetimine, İran konusunda U dönüşü yaptıran, bir yandan Tahran'ın uluslararası topluluğa kafa tutması, bir yandan da Amerika'nın müttefiklerinin diplomatik çözüm için bastırmasıydı. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ülkesinin nükleer teknoloji hakkını Amerika'nın engellemeye calıştığı fikrini meydanlara taşıyınca, kamuoyunda destek buldu. Başkan Bush'a yazdığı uzun mektupla da, nükleer krize çözüm önermese bile, diyalog arayışı yansıtan bir açılım yaptı. Amerikalı uzmanlarla eski yetkililer, "İran'a sadece sopa değil havuç da gösterin; diyaloğa açık olun" çağrısı yaparken, başta İran pazarlığını yürüten Almanya, İngiltere, Fransa üçlüsü olmak üzere Avrupalı müttefikler de onaylıyordu. Sonunda Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın Başkan Bush'u ikna etmesiyle gündeme gelen politika değişikliği, Amerika'nın İran'la müzakereler için bu üç Avrupa ülkesine katılmasına kapı aralıyor. Amerika'nın tek şartı, İran'ın uranyumu zenginleştirmeyi askıya alıp nükleer tesislerini Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'na tümüyle açması. Birleşmiş Milletler'in beş daimi üyesi ile Almanya, bunu kabul etmesi için Tahran'a bir öneriler paketi sundu. Paketteki teşvik unsurları İran'in sivil amaçlı nükleer enerji hakkının teslim edilmesini, sınırlı miktarda uranyumu zenginleştirebilmesini, Dünya Ticaret Örgütü üyeliğine yeşil ışık yakılmasını ve Amerikan Boeing şirketinden uçak yedek parçası satın alabi