- 22 TEMMUZ SONRASI NE DEDİLER, NE YAZDILAR? -

BURASI WASHINGTON 11 – ABD yönetimi ve yatırımcıları, Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı ve genel seçim sürecine nasıl bakıyor?

Washington, D.C. / Yayın tarihi: 15 Nisan 2007

SUNAN:

YASEMİN ÇONGAR

KONUKLAR:

BÜLENT ALİRIZA: STRATEJİK VE ULUSLARARASI ETÜDLER MERKEZİ TÜRKİYE DİREKTÖRÜ

ABDULLAH AKYÜZ: TÜRKİYE SANAYİCİ VE İŞ ADAMLARI DERNEĞİ (TÜSİAD) ABD TEMSİLCİSİ

SUAT KINIKLIOĞLU: ALMAN MARSHALL FONU (GMF) ANKARA TEMSİLCİSİ


Çongar: Amerika'dan hepinize merhaba. Burası Washington, ben Yasemin Çongar. Sevgili izleyiciler, Çankaya için geriye sayım yarından itibaren başlıyor. Demokrasinin takvimine göre, bir ay içinde cumhurbaşkanımızın kim olacağını bileceğiz. İşte biz de bu önemli ay öncesinde programımızı Çankaya konusuna ayırdık. Washington'un Türkiye'deki cumhurbaşkanlığı ve genel seçim sürecine nasıl baktığını tartışacağız. Bunu yaparken de üç soruda yoğunlaşmak istiyorum ben bugün. Gündemimizi üç soruda özetliyoruz, ekrana da getirerek:

- ABD, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e nasıl bakıyor ve Washington, Sezer’i arayacak mı?

- Başbakan Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkma olasılığına Amerikan yönetimi ve yatırımcıları nasıl bakıyor?

- Ve, Amerikan politikaları Türkiye'deki genel seçim atmosferini etkileyebilir mi?

İşte bu soruları birlikte tartışmak için üç konuğumuz var bugün stüdyomuzda.
Ben Bülent Aliriza'dan başlamak istiyorum. Kendisi CSIS diye bilinen Stratejik ve Uluslararası Etüdler Merkezi adlı düşünce kuruluşunun Türkiye Projesi Direktörü. 1994'ten beri bu görevde. Aynı zamanda, yine CSIS'de Hazar Denizi Enerji Projesi Yardımcı Direktörü. Washington ve Ankara'yı yakından takip ediyor Bülent ve Burası Washington'a bu programla katılıyor.
Abdullah Akyüz, Türkiye Sanayicileri ve İş Adamları Derneği, TÜSİAD'ın Amerika temsilcisi. Programımızın düzenli katılımcılarından.
Ve Suat Kınıklıoğlu, Alman Marshall Fonu adlı Amerikan kuruluşunun Ankara temsilcisi. Son aylarda bir ayağı sürekli Washington'da Suat'ın. İkili ilişkilerin seyrini her iki başkentten de izliyor. Hepiniz hoşgeldiniz.

Evet, gündemimizdeki ilk soru aslında Cumhurbaşkanı Sezer'e ilişkin. Amerika ona nasıl baktı ve Sezer döneminde Türk-Amerikan ilişkileri nasıl gelişti? Onu konuşmak istiyorum ama, önce belki genel olarak Amerika seçim sürecine nasıl bakıyor? Dünya bu seçim süreciyle ilgili mi? Onu da tartışalım, diyeceğim. Onun için de ilk başta sizlere iki gazetecinin, Mehmet Barlas ve Fehmi Koru'nun geçenlerde yazdıklarını aktarmak istiyorum. Mehmet Barlas, Sabah'ta 11 Nisan'da söyle yazdı:

(Ekrandan okuyarak)

"Türkiye'ye dışarıdan bakan kurumsal yatırımcılarla görüştüğünüz zaman, genel seçimler cumhurbaşkanı seçiminden daha önemli çünkü Türkiye'nin dış dünyaya yönelik görüntüsünün en ağırlıklı ögesi, Türkiye'nın AB üyelik sürecinin devam edip etmeyeceğine dayalı. Bir genel seçimden çıkabilecek yeni meclis tablosu bu açıdan önem taşıyor."

Fehmi Koru, Yeni Şafak'ta yine 11 Nisan'da farklı bir yaklaşım getirdi:

"Türkiye'nin tercihi, dünyanın dört tarafında neredeyse Türkiye'nin içinde yaşanan heyecanla izleniyor. Cumhurbaşkanlığı seçimini dışarıdan izleyenler buna biraz da Türk demokrasisinin yeterince olgunlaşıp, olgunlaşmadığının sınanması olarak yapıyorlar. Zorlamalarla cumhurbaşkanı seçme döneminin kapandığının görülmesinin Türkiye'nin algılanması üzerinde büyük etkisi olacağı kesin."

Evet, isterseniz, bu görüşlerden başlayalım. Katılıyor musunuz? Bülent, sana sorayım. Örneğin, Amerikan yönetimi gerçekten bu cumhurbaşkanlığı sürecini yakından izliyor mu?

Aliriza: Sanmıyorum; Amerikan gündemi o kadar dolu ki, yönetimin Türkiye'deki seçimlerle çok yakından ilgilendiğini. Onun ötesinde Amerikan kamuoyunun veya medyasının da ilgilendiğini sanmıyorum. Tabii önemli, netice ne olursa olsun muhakkak yönetim de onu kaale alacak, bundan sonraki ilişkilere de damgasını vuracak seçilen kişi. Fakat şu anda büyük bir ilgi olduğunu söylemek mümkün değil.

Çongar: Evet. Peki, gündem dolu; Amerikalı yetkilierin gündeminde Irak başta olmak üzere birçok dış konu var, Türkiye'deki seçimlere gelinceye kadar. Ama yatırımcılar için biraz daha farklı olmalı, Abdullah, çünkü onlar sonuçta Türkiye'ye para götürüp götürmemeye karar veriyorlar. Onların ilgisi ne düzeyde?

Akyüz: Bence orada da tabii ki bir ilgi var. Türkiye son dönemde baktığınız zaman hem sıcak para dediğiniz o portföy yatırımları anlamında, hem de ve daha asıl önemlisi doğrudan yatırımlarda gözde bir ülke. Dolayısıyla bu kadar çok para gelmeye başlayınca tabii ki ilgiyle izlenen bir ülke, ama bu ilgide hiçbir ben panik veya aşırı bir az önce bahsettiğin, özellikle Fehmi Koru'nun yazısında bahsedildiği gibi bir abartılı, çok büyük bir heyecanlı bir izleme yok. Çünkü büyük ölçüde de şu var; çok büyük bir sürpriz beklenmiyor zaten. Seçimin, hem cumhurbaşkanlığı hem genel seçimler büyük ölçüde beklendiği gibi gidecek. Ufak tefek sorunlar olabilir, ama biz Türkiye'de yaşadığımız heyecanı, tartışmaları, iniş-çıkışları buralarda ben kesinlikle görmüyorum, buna yatırımcı grupları da dahil.

Çongar: Ona daha ayrıntılı, daha sonra gelmek istiyorum. Yani kriz öngörüsü var mı? Ne sonuç bekleniyor? İşte, kim (cumhurbaşkanı) olursa... ne olur? Ama bu ilgi bazında... Suat sen bir fikir kuruluşunun, bir Amerikan kuruluşunun Türkiye sorumlususun. En azından, kendi kuruluşunun içinden veya yakın kuruluşlardan sana sorulan sorulardan yola çıkarak söylersen onların ilgisi ne düzeyde? Uzmanların, analistlerin?

Kınıklıoğlu: Düşünce kuruluşları camiasında tabii bizim işimiz bu. Bir tartışma şüphesiz var tabii, ama hani Fehmi Bey'in orada işaret ettiği denli bir heyecan olduğuna ben de katılmıyorum. Yalnız tabii, düşünce kuruluşları camiasında tabii bu iki farklı portföy, Washington ve New York ve Ankara ve İstanbul karşılaştırmasında olduğu gibi bir yatırımcı perspektifiyle bir de daha siyasi elitin bakış açısıyla bir farklılık var. Bu çok açık bir şekilde öne çıkıyor. Ben yalnız Mehmet Bey'in, yani genel seçimlerin de aslında çok daha önemli olduğunu...

Çongar: Mehmet Barlas’ın yazdığı gibi...

Kınıklıoğlu: Mehmet Barlas'ın dediği gibi. Ben de açıkçası bütün dikkatimi ona çeviriyorum ki, Türkiye'de yaygın olarak sirküle edilen söylemler doğru ise ve bir erken seçime gidilecekse eğer, ben cumhurbaşkanımızın seçilmesinden sonraki dönemin çok kısa olacağını ve hemen akabinde dikkatin aslında genel seçime odaklanacağını düşünüyorum.

Çongar: Evet, giderek artan bir biçimde temmuzda genel seçim olasılığı konuşuluyor. Ona da daha sonra gelmek üzere, gelin şimdi biraz Sezer'den söz edelim Bülent sen yıllardır Washington'dasın. Aslında Sezer'in cumhurbaşkanlığı döneminde sen de Abdullah da, ben de buradaydık ve başından sonuna Amerikan yönetimiyle Sezer'in ilişkilerini izleyebildik. Ne dersin? Nasıl bir evrim geçirdi bu ilişkiler? Yani başında Sezer'e nasıl bakıyorlardı? Şimdi artık cumhurbaşkanlığının sonuna geldiğinde Sezer'i nasıl görüyor Amerikan yönetimi?

Aliriza: Sezer'den önce bir Demirel, ondan önce de bir Özal modeli vardı. Ve bu modellerde Beyaz Saray'la Çankaya arasında bir diyalog hatta bazı dönemlerde çok yakın bir diyalog sürdürülmüştü. Sezer döneminde bu modelden vazgeçildi. Belli ki Sayın Cumhurbaşkanı, bu ilişkiyi bu şekilde sürdürmeye niyetli değildi. Konjonktür ona uygun değildi ve bu dönemde Türk-Amerikan ilişkilerinde birtakım inişli çıkışlı olaylar oldu. Fakat burada Çankaya'nın önemli bir faktör olduğunu söylemek imkansız. İlişkiyi başbakan olarak özellikle 2003 yılından sonra Tayyip Erdoğan sürdürdü. Buradaki Dışişleri Bakanlığı'yla diyaloğu önemliydi, fakat Çankaya'yla Beyaz Saray arasında ilişki olmaması, akla acaba bundan sonraki dönemde tekrar bundan önceki modellere dönülür mü sorusu yaratıyor. Ve sanırım, o istek ortaya çıkarsa Beyaz Saray olumlu bir cevap verecek ve bundan sonra Beyaz Saray'la Çankaya arasındaki diyaloğun tekrar kurulmasını göreceğiz.

Çongar: Yani Sezer döneminde şunu gayet iyi biliyoruz; Beyaz Saray'la Çankaya arasında sıcak bir telefon hattı yoktu. Eskiden Özal, sen dedin, Demirel gerçekten doğrudan Amerikan başkanlarıyla telefon diplomasisi yürüten liderledi. Bu, Sezer döneminde olmadı. Bir kere New York'a geldi kendisi, Birleşmiş Milletler toplantısı çerçevesinde. Washington'a hiç davet edilmedi resmi düzeyde ve gelmedi.

Aliriza: Evet.

Çongar: Ama buna rağmen, tabii ki Sezer'in sonunda Türk-Amerikan ilişkilerinde bir rolü oldu, yaptığı diğer gezilerle olsun, dış politikada açıkladığı bazı görüşlerle olsun... Sen bunun nasıl değerlendirilidiğini düşünüyorsun Abdullah, Washington'da? Yani bir dış politika figürü olarak, birinci derecede sorumlu olmasa da, ülkenin en tepesindeki konumu itibariyle Sezer Amerika’da nasıl karşılandı?

Akyüz: Şimdi bence karşılıklı olarak bu ilişkinin seviyesi düşürüldü bir anlamda ve iki tarafın da bu yönde bir isteği vardı. Bir iradesi vardı. Onun sonucunda oldu zaten bu. Aslında doğru, mesela bir Suriye gezisiyle Amerika'ya bir anlamda Amerika'nın o dönemdeki yaklaşımına ters düşen bir politika izlemiş gibi oldu. Ama baktığımız zaman da Sezer hiçbir zaman tabii ki belli iç konulardaki tavır ve belli bir kutbu temsil eden bir kişi olmanın ötesinde dış politika açısından falan baktığımız zaman, aslında Sezer çok aktif bir pozisyon almadı. Cumhurbaşkanlığını çok aktif bir şekilde kullanmadı. Dolayısıyla da Amerika açısından hükümetin politikalarını etkileyecek, içeride çok büyük çatışma yaratcak bir noktaya gelmedi bence. Yani zaten Sezer'in geri çekildiği, cumhurbaşkanlığının öneminin azaldığı bir dönemde ikili ilişkilerde şey ön plana çıktı, Başbakan ön plana çıktı. Onun yakın ilişkileri ve temasları ön plana çıktı. Neredeyse her sene gelip Başkan’la görüştü. Bir tanesi, hiç daha resmi sıfatı olmadan önce. Dolayısıyla, bir boşluk olmadı ve Sezer de bu ilişkinin dışında, bu ilişkinin ana eksenini belirleyen bir kurum ve kişi olmanın dışında değerlendirildi diye düşünüyorum.

Çongar: Şimdi orada hepiniz hatırlayacaksınız, bir olay oldu cumhurbaşkanlığına gelmesinden kısa bir süre sonra. Sezer, Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda bakan eşlerini Çankaya Köşkü’ne davet etmedi. Türkiye'de çok tartışıldı. Ve bu, işte başörtüsü konusunda böylesi bir tavır aldıktan sonra Cumhurbaşkanı Sezer, kısa bir süre sonra hatırlayacaksınız, Erdoğan'ın bir ziyareti vesilesiyle eşi Emine Erdoğan, hatta Dışişleri bakanı Abdullah Gül'un eşi Hayrunnisa Gül buralardaydı ve buradaki First Lady Laura Bush bir çay daveti verdi kendilerine, hanımlara... Beyaz Saray'da aynı sırada, Başkan Bush, Erdoğan'la görüşmesinden ayrılarak hanımlara bir jest yapıp o çay davetine katıldı. Burada Amerikalılar, o zaman bunu “Biz Sezer'in başörtüsü politikasını desteklemiyorduk” diye açıkladılar... Hatta zaten Amerikan Dışişleri'nin İnsan Hakları Raporu’na bir ihlal olarak girdi bu. Bir anlamda bir sembolik jest yaptıklarını gizlemediler. Suat, sana, çok kısa soracağım. Bu, Çankaya'da sence nasıl karşılandı? Yani Sezer'e nasıl bir mesaj bu? Sezer'in kafasındaki Amerika'ya bakışı da etkili olmuş olabilir mi?

Kınıklıoğlu: Bence çok etkili oldu, çünkü Sezer bildiğiniz gibi dış politika alanında yanı geçmişi oraya daha yakın olan bir insan değil. Daha çok iç siyasette ve içerideki bildiğiniz gibi Abdullah'ın söylediği gibi bir kutbu temsil eden bir cumhurbaşkanlığı sergiledi. Böyle bir konumdayken, cumhurbaşkanlığının erken safhasında böyle bir jest, eminim onun Amerika Birleşik Devletleri’ne bakış açısı ki, ondan sonra daha sonra biliyorsunuz, kendisinin uluslararası meşruiyet konusunda verdiği vurgu ve bunun Irak Savaşı'ndaki eksikliği bence bu süreci tamamen perçinledi. Ama önemli bence, o ilk baştaki, o Başkan Bush'un o dönemde Sayın Erdoğan'ın yaptığı jest bence önemliydi.

Çongar: Yani çok çabuk bir şeyler söylemek istiyorum...

Aliriza: Bir de, bu 1 Mart 2003 tezkere olayında, Cumhurbaşkanı'nın bu tezkerenin geçmemesi için ağırlığını koymaması, bilakis perde arkasında bunun geçmemesi için çaba gösterdiğinin Washington'da duyulmuş olması da Sezer'le ilişkileri etkiledi...

Çongar: “Burada okundu ve hissedildi” diyorsun. Çok önemli bir not. Peki şimdi ben biraz vites değiştirmek istiyordum. Geri vitesten, tabiri caiz işe, ileri vitese alalım. Çünkü görevini bırakmak üzere olan bir Cumhurbaşkanı’ndan yerine gelecek kişiye geçelim istiyorum. Şu anda hiçbirimiz bilmiyoruz. Ama Başbakan Erdoğan'ın böyle bir niyete sahip olabileceği ve adaylığını koyabileceği ve koyarsa da seçilebileceği senaryosu en güçlü senaryolardan biri olarak gözüküyor. Biz, Başbakan Erdoğan'ın siyasi kimliği politikaları üzerinden bunu tartışacağız. Amerika nasıl bakar? Yatırımcılar nasıl bakar? Ama onu yapmadan önce, ben gerçekten, Türkiye'de bir anlamda istikrara yatırım yapan dış sermayenin son günlerde dikkate aldığı iki değerlendirmeyi size aktarmak istiyorum. İlk değerlendirme, hepiniz hatırlayacaksınız, Financial Times'ın 26 Mart'taki başyazısı.

(Ekrandan okuyarak):

"Türkiye'de dinsel özgürlük genişlemeli, ama Erdoğan ile ülkenin laik eliti arasındaki bir çatışma, ülkenin istikrarının altını oyar. Bu Türkiye'nin de Erdoğan'ın da bedelini ödeyemeyeceği bir çatışma olur. Türkiye'nin modern bir Avrupa ülkesi olma yönündeki dönüşümü henüz tamamlanmadı. AKP de henüz kendi dönüşümünü tamamlamadı. Ülkenin ilerlemesinin devamı için, Erdoğan başbakan kalmalı."

...demişti Financial Times. Morgan Stanley'nin Başkan Yardımcısı Serhan Çevik, 9 Nisan'da başka bir analiz yaptı:

“Yeni cumhurbaşkanının şeçimi siyasi felce yol açmayacak... Türk toplumu, ülkenin laik rejiminde değişikliğe karşı... Erdoğan'ın adaylığı belli çevrelerde direniş görüyor... Ama bizce, Türkiye laiklik ilkesinden uzaklaşma noktasında değil ve gerçek anlamda liberal demokratik bir sisteme doğru yoluna devam edecek... Türklerin çoğunluğu artık, silahlı kuvvetlerin siyasete müdahalesini istemiyor... Siyasi savrulma öngörmüyoruz ve Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı konusundaki kararı, bizi sadece bu yılki genel seçimleri etkileme olasılığı açısından ilgilendiriyor."

Şimdi önce, genel olarak Erdoğan'ın bu niyete sahip olduğu varsayımından yola çıkarak sormak istiyorum, Bülent yine senden başlayarak. Amerikan yönetimi sence Erdoğan'ı Çankaya'da görmeye hazır mı?

Aliriza: Vallahi, sonunda Türk halkı seçecek Meclis'teki temsilciler aracılığıyla ve aslında ABD'nin, ki Türkiye'de devamlı bu soruyla karşı karşıya kalıyorum, "ABD kimi istiyor? Şunu mu istiyor, bunu mu istiyor?" Aslında bu çok abes bir soru. Sonunda Türk halkı seçecektir. Türk halkının seçtiği kimse de Türk sisteminin uygun gördüğü kimse, ABD onunla ilişkiye girecektir. Sanırım çok az ülke, ABD'nin Türkiye ile ilgili ne düşündüğü...seçimlerle ilgili... Türkiye'deki gibi tartışılıyor. ABD sonunda Irak'ta bile istediğini yapamayacak bir durumda. Ama bunu söyledikten sonra, evet ABD yönetimi Erdoğan'la geçmişte inişli çıkışlı dönemleri dışında, ilişkisini korumuştur. Özellikle Recep Tayyip Erdoğan, ABD'yle ilişkileri bir seviyenin altına düşürmemek için büyük çaba göstermiştir. Özellikle 2003 tezkeresinin geçmemesinden sonra ilişkilerin tamiri için elinden gelen herşeyi yapmıştır. Abdullah'ın da, az önce söylediği gibi, hemen hemen her sene buraya gelmiştir ve ABD'yle bir stratejik ortaklık olduğunu vurgulamak için hem kendisi hem de Dışişleri Bakanı büyük bir çaba göstermiştir. Bundan sonraki dönemde de buna bakarsak, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olduğu bir dönemde mutlaka aynı şeyi yapacağını ABD bildiği için, Tayyip Erdoğan'in bildiği birisi olarak ve kendisi ABD'yle ilişki konusunda hassasiyet gösteren birisi olarak mutlaka onun seçilmesiyle onunla yakın bir ilişki sürdürmek isteyecektir. Tabii, değişik bir sıfatla, eğer cumurbaşkanlığına giderse.

Çongar: Peki, Amerikan yönetimi böyle düşünüyor, diyorsun. Abdullah yine yatırımıcılara getireyim sözü. Şimdi Morgan Stanley’i, Financial Times'ı hatırlattık. Financial Times şimdi açıkçası, “cumhurbaşkanı olmasın” diyor. Bunu, “ülkenin istikrarı için, hatta başbakan olursa... olarak kalırsa daha yararlı olur Türkiye'ye” diye söylüyor. Ama bunun yanında Morgan Stanley'nin analizinde gördüğümüz gibi genel olarak yani fazla da bir kriz beklenmiyor. Erdoğan olsa da, Türkiye'de işlerin normal rayında seyredeceği yönünde, böyle gayet sakin analizler geliyor yatırımcılardan. Önce bunu sorayım, sen genelde onlarla konuşuyorsun...

Akyüz: Evet, evet...

Çongar: İzlenimleri bu mu? Ve Erdoğan'lı bir Türkiye'yi, yani Çankaya'da Erdoğan’lı bir Türkiye'yi hakikaten, hem Avrupa Birliği'yle ilişkiler olsun, hem de ekonomik genel istikrar için nasıl görüyorlar?

Akyüz: Aslında ben iki yazıda da belirtilen şeylere, genel görüşe katılıyorum. Dışarıdan bakış açısı olarak doğru bir hissiyatı yansıtıyor. Gerçekten hiçbir panik yok. Erdoğan da tabii, özellikle dışarıdan bakanları cezbeden bir özellik, pragmatik bir kişiliği olması ve liderlik yeteneğinin kuvvetli olması. Dolayısıyla, icranın başındaki bir insanın, bu özellikleri de taşıyan bir insanın biraz daha icraatın dışına çıkıp daha sembolik bir konuma geçmesi ve onun tabii, kimin tarafından ikame edileceği bir ufak soru kaynağı... Ama bu kesinlikle bir panik şeklinde değil. Sonuçta bir şekilde AK Parti'nin tekrar hükümeti kurması bekleniyor, ama tek başına, ama en fazla yanına birini daha alarak.
Dolayısıyla bir panik şeyi yok. Erdoğan'ın zaten olaydan kopmayacağı düşünülüyor.. Tabii, burada da yine yabancı yatırımcıların bakış açısı niye önemli? Özellikle yabancı yatırım diye de baktıığmız zaman da, şu noktanın altını çizmemiz gerekiyor; artık çok önemli, çünkü Türkiye'ye son üç yılda gelen doğrudan yatırımların tutarı 50 milyar dolara ulaşıyor. İşte borsadaki yabancıların payını biliyoruz. Serbest dolaşımdaki hisselerin yüzde 70'i yabancıların elinde. Ayrıca portföy yatırımları olarak gelen...dolayısıyla, bu kadar Türkiye'ye para girerken, tabii uluslararası likitlerin de etkisi var ve Türkiye'de işlerin yolunda gitmesine katkıda bulunurken ekonomik programların uygulanması cari açığa rağmen, Türkiye son dört-beş yılda yüzde7'lerde büyürken...

Çongar: Para Fonu, şimdi yüzde 5-yüzde6 büyümenin devamını öngörüyor.

Akyüz: Evet, bekliyor, ama yine yüksek bir büyüme oranı. Şimdi bu tabii önemli bir nokta. Dolayısıyla, paralara hükmeden ve paraları gönderen kesimin bakış açısındaki sükunet ve Türkiye'nin geleceğine olan inancı bizim de aslında biraz doğru okumamız gerekiyor. Burada bir panik yok, dolayısıyla ekonomide de işlerin rayında gitmemesi için bir neden yok. Ben de bu bakış açısına katılıyorum şahsen.

Çongar: Tabii bu kriz senaryolarında ister istemez çok konuşulan olasılıklardan biri bir tür asker müdaheleşiydi. Biliyorsunuz "Ordu göreve" diye pankartlar taşıyanlar da oldu. İşte gazetelerde çok yazıldı çizildi. En son yalnız, biliyoruz ki GenelKurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, basın toplantısında işte Çankaya'ya çıkacak kişinin “sadece sözde değil özde de Cumhuriyet'in temel ilkElerine sahip çıkması gerektiğini” söylemenin ötesinde, çok daha doğrudan bu konun ötesine gitmedi. Ve belki de, sonuçta bekleyip izleyecek işareti diye de yorumlandı bu. Suat, bu olasılık, yani işte darbe olur mu, bu askeri müdahele olur mu, kriz olur mu? Birlikte izlediğimiz bir toplantı, “Brookings Türkiye 2007 Projesi” çerçevesindeki toplantıda da, çok mesela kriz olasılığı üzerinde duruldu. Bu, neden özellikle Amerikan fikir kuruluşları çevresinde, birtakım uzmanlar arasında bu kadar revaçta bir konu?

Kınıklıoğlu: Şimdi düşünce kuruluşlarında Washington'da bir kere çok az Türkiye uzmanı var. Amerika'daki siyaset camiası çok az kaynaktan Türkiye hakkında yorum ve analiz alıyor. Dolayısıyla buradaki arkadaşlarımızın yorumları zaman zaman bana göre Türkiye'yle olup bitenlerle her zaman parelellik göstermiyor.

Çongar: Bülent'e cevap hakkı doğuruyorsun...

Kınıklıoğlu: Bülent'e cevap hakkı doğurdum. Bülent'i biraz bu şeyin dışında tutuyorum. Yalnız bir çeşitlilik yok. Yani ne yazık ki, ben son iki yıldır çok yoğun Washington'a geliyorum. Son iki yıldır Türkiye hakkında yazıp çizilenin, ben Ankara'da yaşayan bir insan olarak, Türkiye'deki olup bitenle her zaman parelellik gösterdiğine inanmıyorum.

Çongar: Evet, ama sonuçta ordu göreve pankartları da Türkiye'de taşınıyor...

Kınıklıoğlu: Evet, taşınıyor.

Çongar: ... yani o kaygının üremesinde Türkiye'de yazılıp çizilenlerin, söylenenlerin de payı var.

Kınıklıoğlu: Var, mutlaka var. Ama ben zaman zaman buradaki yorumların Türkiye'de olup bitenden çok daha kötümser olduğunu düşünüyorum. Abdullah 'ın söylediği gibi ekonomi iyi gidiyor. Yüzde altı buçuk-yedi gibi büyüyoruz beş-altı yıldır, Avrupa Birliği yüzde bir büyürken. Bu tartışmayı sürekli İslamcı, laik eksenine taşımak hem Türkiye'ye zarar veriyor hem Türkiye'deki fotoğrafın doğru okunmamasına yol açıyor. Ben mesela Fiancial Times'daki yoruma katılmıyorum. Financial Times'daki yorum Türkiye'nin demokrasisinin henüz olgunlaşmadığı veya AKP'nin henüz olgunlaşmadığı savını ortaya atıyor. Peki olgunlaşmayı yaşayarak nasıl belirleyeceğiz? Hep öteleyerek ne zaman olgunlaşmayı veya ne zaman normalleşmeyi geçeceğiz? Toplumların ve siyasi elitlerin belli bir devreyi yaşayarak deneyerek ve öğrenerek gerçekleştirmesini öngörüyor. Ben daha çok Serhan Bey'in oradaki yorumuna katılıyorum ve bir kriz de beklemiyorum. Doğru olan açıkçası...

Çongar: Serhan Bey, Morgan Stanley Başkan Yardımcısı...

Kınıklıoğlu: Morgan Stanley'nin yorumuna katılıyorum. Asıl bence bu kadar cumhurbaşkanlığı konuşulması yerine bu genel seçim için ne anlama gelecek? Genel seçimde nasıl bir hükümet ortaya çıktı ve bu Türkiye için ne anlama gelecek? Bunu konuşmak lazım.

Çongar: Genel seçimleri konuşacağız, ama aslında Erdoğan'n nasıl bir cumhurbaşkanı olacağını konuşacağız. Bülent, sana da cevap hakkı vereceğim. Ama önce, sevgili izleyiciler lütfen bizden ayrılmayın, çünkü kısa bir reklam aramız var.

------

Çongar: Tekrar mehaba. Washington'daki sohbetimizde konumuz Başbakan Erdoğan'ın olası cumhurbaşkanlığı. Evet, aradan önce Bülent, sana söz verecektim. Washington'daki fikir kuruluşları, dedi Suat, çok da iyi anlamıyorlar Ankara'yı, Türk siyasetini. Ne dersin?

Aliriza: Şimdi burada Türkiye'yi takip eden herkesi koruyacak değilim. Bazılarıyla çok ciddi görüş ayrılıklarım var ve hatta yazdıklarını hiçbir zaman benimsemediğimi dile getirmiştim. Fakat yani burada çok az kaynaktan bilgi sağlandığını söylendiği için ben de şunu sormam lazım; Ankara'da oturup da Amerika'yı anlamaya çalışan ve hiç anlamayan insanlar da var. Yani bu gibi birbirimizi suçlamaktansa, eğer bir eksiklik varsa onu nasıl telafi etmemiz gerektiğini vurgulamak lazım. Ben Amerika'da Türkiye'yi anlatmaya çalışıyorum ,fakat çoğu zaman Türkiye'ye gittiğimde ve sık sık gidiyorum ve Amerika'yı anlatıyorum. Bizim gibi düşünce kuruluşlarında hem burada hem de Ankara'da çalışanların, daha yakın bir diyalog içerisinde, bu gibi sorunların giderilmesinde faydalı olacağına inanıyorum.

Çongar: Bizim de zaten bu programda sizler gibi iki başkenti de iyi izleyen, yerinde izleyen, sürekli temasta izleyen konuklarımız olması bu anlamda bir avantaj. Peki demin Erdoğan'dan bahsettik. Bülent dedi ki, Sezer Demirel'den ve Özal'dan farklı olarak bir anlamda pasifti Türk-Amerikan ilişkileri açısından. Eğer Erdoğan, Çankaya'ya çıkarsa başbakanlığı döneminde özellikle Amerika'yla ilişkileri hem iyi götürmek hem de böyle sık diyalog, sürekli Beyaz Saray'a gelmek. Bunu devam ettirecek mi sence Abdullah?

Akyüz: Ettirecek bence. Tabii, o zaman da, ettirince de başbakan kim olacak ve o başbakanla cumhurbaşkanının özellikle dış politika alanındaki ilişkileri ve görev paylaşımı nasıl olacak? Burada bir uyum mu olacak yoksa de facto..

Çongar: Nasıl olsa sürekli spekülasyon yapıyoruz. Diyelim ki Başbakan da (Abdullah) Gül. ..

Akyüz: Gül, oldu evet, yani şu anda da en büyük senaryo da o gibi görünüyor ve gerçekten de, ben burada bilemiyorum yani bazı duyumlar alıyoruz… Bu iki liderin aslında kamuoyuna yansıtmamakla birlikte çok farklı bakış açıları olduğu, çok farklı stilleri olduğu ve çok farklı ekipleri olduğu. Şimdi bizim geçmişimiz de, tarihimize baktığımız zaman yakın tarhimize, işte Özal'dan başlayarak özellikle Demirel'den başlayarak bunlar ikisi de başbakanken cumhurbaşkanı olmuş, kendi partilerin başındaki insanlar, çalışmış insanlar ve hepsinde de sorun yaşandı çünkü her pozisyonda getirdiği bir şey var. Şimdi Erdoğan da özellikle hele Sezer gibi bir cumhurbaşkanından sonra yüzde yüz bir farklı bir profil çiziyor. Aktif bir insan…

Çongar: Evet, bir siyasi herşeyden önce...

Akyüz: Evet, siyasi bir insan. O partinin karizmatik lideri, o hareketin önemli bir lideri. Şimdi bunlardan ne kadar ödün verip kendini daha pasif bir konuma çekecek? Çekmezse de bunu, “Başbakan Gül” nasıl karşılayacak? Bunlar bence ciddi şeyler. Ama orada iyi bir uyum sağlanırsa, mesela Erdoğan daha çok dış politika konularına ağırlık veren zaten dolaşmayı, liderlerle iletişimde olmayı seviyor. Her ne kadar dil sorunu varsa bile bunu aşıyor. Vücut diliyle aşıyor büyük ölçüde. Gül de daha çok iç meselerle ilgilenir. Böyle bir görev paylaşımı yaparlarsa, belki Türkiye ve Ak Parti için çok iddeal bir sentez ortaya çıkabilir.

Çongar: Evet ama… Yine ben biraz daha Amerika açısından soracağım bizim esas amacımız, Washington'dan konuya bakarken Türk-Amerikan ilişkileri bazında değerlendirmek… Şimdi dediğin doğru, yani Abdullah Gül iç politikaya bakarsa, işte eğer dış politikada daha öne çıkan bir figür cumhurbaşkanı olursa, belki bu bir işbölümü, ama sonuçta Abdullah Gül Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen bir başbakan olacak. Diyelim ki işte Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile gelip görüşmeye çok alışmış bir Dışişleri Bakanı, başbakan olacak. Sence Amerikalılar Bülent, yani Amerikan yönetimi diyeyim, ama Beyaz Saray’ı düşün, Cheney'nin ofisini düşün, Dışişleri’ni düşün.. bu iki lider arasında hangisiyle daha rahat diyalog kurduklarına inanıyorlar ve hangisiyle bundan sonra belki daha ön planda bir diyalog kurmak isterler, birisi başbakan birisi cumhurbaşkanı olursa?

Alirıza: Şimdi “Cheney'nin ofisi” dedin ama seçimlere 19 ay kaldı. 7 yıl için seçilecek olan bir cumhurbaşkanı, sadece bu takımla değil bundan sonra gelecek olan takımla da bir ilişki sürdürecektir. Aslında geçmişe bir referans verip de, bu konuya açıklık getirmekte fayda var. Turgut Özal cumhurbaşkanı iken, geçmişte de dışişleri bakanlığı yapan Mesut Yılmaz onun başbakanı idi. Özal aktif bir şekilde dış politikada görev yapma niyetindeydi. Fakat buna devamlı olarak Mesut Yılmaz’ı engel olarak gördü. Ve somut bir örnek istersen, Kıbrıs meselesinde 1992 döneminde baba Bush ile Turgut Özal’ın daha ileri noktaya götürmesi önünde en büyük engel, sanırım Özal’ın kendi başbakanı olan Mesut Yılmaz idi. Ve Mesut Yılmaz, Turgut Özal'ın dış politikada oynamak istediği modele çok karşı çıkmıştı. Ve sanırım eğer Abdullah Gül başbakan olursa, aynı sebeplerden, aynı gerekçelerden Tayyip Erdoğan'ın dış politikada istediği rolü oynamasına şu veya bu şekilde karşı çıkacaktır.

Çongar: Evet. Peki Suat sen demin, genel seçimler daha önemli, diyordun. Gerçekten de eğer cumhurbaşkanlığını Türkiye olması gereken takvime uygun yaşarsa ve hemen ardından yaz başında veya temmuzda, yaz başı gerçi çok erken, ama temmuzda bir genel seçime giderse hemen o psikolojiye girecek Türkiye de, dünya da. Sence demin yatırımcıların görüşünü okuduk ama, yani Amerika'da karar alma sürecine etki yapan uzmanlar olsun, diplomatlar olsun görüştüğün… Bu süreçte… AKP'yle belli bir süreçte çalışmaya alıştılar. Devam mı isterler? Yoksa belki AKP'yle her konuda zaten anlaşamadıkları için bir koalisyonu daha mı dengeli görürler? Muhalif partiler arasında, Meclis’e girme olasılığı yüksek olan partiler arasında Amerika'nın anlaşabildikleri var mı?

Kınıklıoğlu: Şimdi sondan başlayalım. Muhalefet, bildiğiniz gibi, Washington'da çok iç açıcı imajı yok. Çünkü muhalefetin hem Irak Savaşı konusunda hem de başka konular konusundaki görüşleri biliniyor ilk birkaç yıldır. Fakat sanırım ideal senaryo, şu anki mevcut konjonktürde, AK Parti'nin bir partnerle birlikte koalisyon oluşturduğu bir hükümet olması ki bunun hem...

Çongar: …ideal senaryo derken kim için yani?

Kınıklıoğlu: Amerika Birleşik Devletleri açısından bunun hem Ak Parti'yi içeride özellikle rejim sıkıntısı konusunda bazı ortak noktaya gelebilmesi için kolaylık yaratabileceğini, kendi tabanını daha rahat yapabileceğini… Hem de tabii bildiğiniz gibi bugün sabah toplantıda gördük biz de, yani bazı endişeler var hani cumhurbaşkanlığının aynı partide olması sistemin...yani dengelerinin, kontrollerinin acaba elden çıkıp çıkmayacağı endişesi. Bence bir koalisyon iktidarı göreceli de olsa tam cevabını tabii ki vermiyor ama göreceli de olsa daha uygun olduğu benim aldığım yani benim burada konuştuğum insanlardaki tercih bu. Yalnız bunun çok güçlü bir olasılık olduğu intibaları yok benim burada konuştuğum insanlarda. Yani buradaki henüz halen büyük bir belirsizlik var, halen cumhurbaşkanı olacağı belli değil. Ak Parti'nin hangi başbakanla seçime gireceği belli değil ama eğer en kuvvetli senaryo gerçekten gerçekleşir, sayın Erdoğan cumhurbaşkanı olur ve Abdullah Bey liderliğinde Ak Parti seçime giderse yine büyük oranda, yani büyük bir olasılıkla bu partinin tek başına hükümeti kurabilecek derecede meclise yansıyacağı konuşuluyor. Böyle bir ortamda tabii ki bunun bir iyi tarafı, tabii ki karar alma, irade gösterme kolaylığının olması Abdullah Bey'n dışişleri bakanlığı döneminde daha dünyayla iç içe, daha liderlerle iç içe, daha kozmopolit bir dünya bakış açısının mevcudiyetinin bir yararı olacağı konuşuluyor. Ama ben Abdullah'a katılıyorum. Buradaki belirsizlik Tayyip Bey'in Çankaya'daki duruşunun Abdullah Bey'le ilişkisi… Bunun özellikle dış...ben bunun böyle çok katı bir çizgiyle bir iş bölümünün olacağına inanamıyorum. Bence hem Abdullah Bey'in dışişleri bakanlığı geçmişi göz önüne alınır, hem de başbakan olarak Türkiye'de asıl iradenin gücü olarak ister istemez dış politikanın önemli parçası olacağı ve burada ikisi arasındaki ilişkinin nasıl gelişeceği çok önem taşıyor. Bu bence şu aşamada öngörülür birşey değil. Bunu yaşamak gerekiyor.

Çongar: Suat diyor ki, “Amerika bir partnerle koalisyonu tercih eder, tek parti hükümetine.” Katılıyor musun Bülent?

Aliriza: 2002 yılında Tayyip Erdoğan Bülent Ecevit'in gezisinden sonra buraya bir gezi gerçekleştirmişti. Sanırım sen de CSIS'te yapılan toplantıya katılmıştın.

Çongar: Evet.

Alirıza: O toplantıya Amerikan Dışişleri’nden birisi katılmamıştı. Niye? Tüm kusurlarına rağmen Ecevit'in başbakanlığındaki koalisyon hükümetiyle yakın ilişki sürdürmek istiyordu ABD ve o dönemde yeni kurulan Ak Parti genel merkezini ziyaret etmeyen tek Büyükelçi de Robert Pearson, o zaman ABD'nin büyükelçisiydi. Genel olarak ABD yönetimi ve yatırımcılar alıştıkları ilişkiyi, hükümetle ilişkiyi devam ettirmek isterler. O dönemde de istikrar olmamasına rağmen istikrar istekleri dile getirilmekteydi. Doğal olarak Ak Parti'nin kazanması durumunda alışmış, alıştıkları insanlarla devam etmek isteyecekler. Fakat bunu da abartmamak lazım. Sonunda çok politik olan ABD yönetimi Türkiye'de iktidar kimse, onunla ilişkiyi sürdürecektir. Zaten seçecek olan demin söylediğim gibi zaten Türk halkı ve Türk sistemidir. ABD de bununla geçinir.

Çongar: Evet sonuçta en milliyetçi ya da buradakilerin deyimiyle en “anti-Amerikancı” saydıkları siyasetçilerle bile yarın öbür gün kol kola görebiliriz bazı Amerikalı yetkilileri, bakan olarak Washington'a gelmişse ve tabii bir de koalisyona gelince partilerin söylemi de değişebilir, hükümette daha önce MHP'li ve CHP'li bir koalisyonla da çalışabildi Amerika.

Kınıklıoğlu: Anti-Amerikancı olup muhalefette olanların daha sonra iktidara geldikleri söylemlerinin çok önemli oranda değişebileceğini görebiliriz.

Çongar: Peki, bu sohbete özellikle bu genel seçim sürecini hangi Amerikan politikalarının etkileyebileceğini konuşarak devam edeceğiz. Ama sevgili izleyiciler önce kısa bir reklam aramız var; bizden ayrılmayın.

------
Çongar: Tekrar merhaba. Burası Washington ve biz programımızın kalan dakikalarında, Türkiye'nin genel seçimlere yönelik artık o eğik düzleme girdiği bir süreçte Amerikan politikalarının Türk iç siyasetini etkileyip etkilemediğini tartışacağız ve bunu yaparken de önce son bir haftada yapılmış ilginç açıklama vardı Türkiye'yle ilgili. Bir tanesi Amerikan Dışişleri Sözcüsü Sean McCormack'in Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Lideri Mesut Barzani'nin, o Ankara'da çok tepki yaratan sözlerine yer verdiği bir anlamda yanıttı. İkincisi de, Amerikan Dışişleri Bakanı Rice'in Irak danışmanlarından Barbara Stephenson'un Kerkük konusunda söyledikleriydi. Bakın onları bir birlikte hatırlayalım.

Sean McCormack: (teyp) “Barzani'nin hafta sonundaki ifadeleri, yardımcı değil. Iraklı liderlerin, bütün Iraklıların ülkesi olan istikrarlı, güvenli ve toprak bütünlüğü korunan bir Irak'a ilişkin ortak çıkarları ilerletme yolunda, Türk hükümetiyle nasıl yakın işbirliği yapabilecekleri konusuna odaklanmaları gerektiği kanısındayız.”

Barbara Stephenson: (teyp) “Kerkük referandumu, Iraklıların Anayasalarına uygun şekilde çözmeleri gereken bir mesele. Bizce en iyi sonuç, bütün tarafların kaygılarını göz önüne alan ve uzlaşmaya dayanan bir sonuçtur. Referandumun zamanlaması konusunda bir pozisyonumuz yok. 31 Aralık’a kadar yapılıp yapılmaması konusunda pozisyon açıklamak zorunda değiliz. Ama sonucun uzlaşma getirmesi gerekli.”

Çongar: Evet Suat, Barbara Stephenson, bu açıklamayı senin Alman Marshall Fonu adına yönettiğin toplantıda yaptı ve Amerikalılar'dan giderek Kerkük referandumun ertelenebileceği yönünde mesajlar geliyor. Gerçi bu sadece siyasi yönde değil teknik nedenlerle de ertelenebileceğini ben bazı Iraklı Kürt kaynaklardan da duydum. Eğer bu ertelenme olasılığı gündeme girer ve bundan yana bir tavır alırsa bu nasıl etkiler sence Türkiye'de iç siyaseti ve genel seçimleri?

Kınıklıoğlu: Bence Türkiye'deki eğer referandumun erteleneceği hususunda kesin bir politika değişikliği veya burada Stephenson'un belirttiği gibi Amerikan hükümetinin kendini 2007 sonunda bağlamama yönündeki iradesi daha kuvvetlenirse bu Türkiye'de genel olarak çok olumlu algılanır. Hükümete yansıması muhtemelen şu andaki mevcut hükümete olumlu yanaşayacağı kesin. Fakat ben bunu bir partizan düzlemden çok özellikle 2007'nin ötesine, yanı 2007'nin sonunu geçecek bir erteleme olursa bunun pskolojik bir eşiği açacağını ve referandum konusunu tekrar Türkiye'nin isteği doğrultusunda tartışmaya açabileceğini düşünüyorum. Özellikle Stephenson'un lafında uzlaşma kelimesine iki kere vurgu yapıyor. Özellikle belli ki birkaç ay öncesine nazaran Washington'daki hava Türkiye'nin bu konudaki hassasiyetini daha fazla dikkate alan eğilimler gösteriyor.

Çongar: Değişiklik görüyorsun sen de. Peki şimdi Sean McKormack'i da dinledik.. Bir yandan Barzani'yi aslında memnun eden türden bir yanıt verdi. Ama tabii bir yandan Türkiye'de PKK meselesiyle Kuzey Irak'a bakış gündemin bir numaralı konusu olmaya devam ettiriyor. Orgeneral Büyükanit'ın Irak'a operasyon gerekli ve siyasi karar gerekli dediğini biliyoruz. Bu ortamda Bülent sence Amerika hem Türkiye'nin istediği türden bir sınırötesi operasyon yapmak gibi bir adım atar mı veya Iraklıları PKK'ya karşı operasyon yapmaya zorlar mı sonuçta genel seçim sürecinde bir anlamda AKP'nın elini kolaylaştıracak bir jest gelir mi Washington'dan?

Alirıza: Son faktörün önemli bir faktör olduğuna inanmıyorum. Buradaki en önemli faktör ABD açısından şu andaki Irak'taki durum. Irak'ta şu anda en fazla bel bağlayabileceği, en fazla güvenebileceği unsur Iraklı Kürtler. Peşmergelerin Kuzey Irak'tan operasyon için sevk edildiği, rezayat verdiği bir dönemde ABD'nin Iraklı Kürtleri rahatsız edeceği bir şekilde açık bir tavır koyması özellikle Kerkük konusunda veya Türkiye'nin bir müdehalası konusunda olası değil gibi geliyor bana. Mesele çok basit. 1 Mart, 2003'ten beri bir taktik ittifakı var ABD'yle Iraklı Kürtler arasında. ABD'de ikilem içinde. Bir taraftan eski müttefiki Türkiye'yle yakın ilişkiler sürdürmek istiyor, ve Sean McKormack ve Stephenson'un yorumlarını ben özellikle Türkiye'ye yönelik olumlu mesaj olarak algılıyorum. Bir taraftan da tabii Iraklı Kürtlerle yakın diyaloğunu, iş birliğini sürdürmeye çalışıyor. Genelkurmay başkanının, Barzani'nin söylediklerine değil kimin söylettiğine bakın, lafı da aslında ABD'ye yönelik bir mesaj.
Çongar: Evet aynı benzer bir laf meclis başkanı Arınç'tan da geldi bu arada. Yani iki taraftan da aslında Amerika'yı hedef...

Aliriza: Var ve ABD bütün aktarmış olan rahatsızlıklarına rağmen Türkiye bu konuda beklediği cevabı almadığı için özellikle burada Genelkurmay başkanının dile getirdiği buradaki görüşmeleri ve rahatsızlığına rağmen ABD'nın adım atmamasına karşı bir tepki olarak görüyor. ABD'nın yeşil ışık yakacak müdahale konusunda pek o görüşü paylaşmıyorum.

Çongar: Özellikle galiba Türk ordusunun istediği türden sınırsız bir operasyon, kısıtlı olmayan uzun süreli bir operasyon, burda hala sıcak karşılanmıyor diyorsun. Abdullah çok kısaca sana son soru olarak yöneltmek istiyorum. Biliyorsun gündemimizde Ermeni soykırımı tasarısı var. Ve bunun eğer meclis genel kuruluna gelirse görüşülürse geçme olasılığı var, sence hem bu olasılığı nasıl görüyorsun onu sorayım ama hem de eğer böyle bri geçme olursa Türkiye'de gerçekten iç politikada bunun ciddi bri karşılığı olacak mi?

Akyüz: Şimdi bu soykırım tasarısının konusunun diğer iki konudan hem Kerkük hem PKK dan farkı yönetimin kontrolünde olmayan bir konu olması hepimiz biliyoruz ki bu kongrenin insiyatifiyle işte Kongre'nin de Demokrat kanatının insiyatifiyle gelen bir şey.. şu anda o bir iki ay önceki hava geçmesi yönündeki hava biraz azalmış ve sönmüş durumda. Hatta geçen hafta ve bu hafta meclis kapalı, temsilciler meclisı, gelecek hafta tekrar çalışmaya başlıyorlar. Şimdi 24 Nisan sembolik bir tarih, eğer bu sene geçecekse 24 Nisan'a yetişmesi beklenirdi, yani geçmeme olasılığı seçimlerden önce Türkiye'nin seçimlerinden önce daha artmış gibi görünüyor. Ama geçersede ben çok büyük etki yapacağını sanmıyorum. Kesinlikle olumsuz bir etki yapar. Ama zaten AK Parti tabanında AK parti liderleri bence Amerika ile olan ilişkilerini gayet güzel dengelemiş durumdalar yani Amerika'dan kaynaklanacak bir şeyi Amerikan AK Parti liderleri çok rahat anlatıp kendi tabanlarını en az rahatsız edecek şekilde yönetmeleri mümkün. Tabiiki muhalefet bağaracaktır ama o da o söylemin şu anki söylemlerinin bir parçası geçmemesi de bence AK Parti tarafından da ayrıca olumlu kullanılacaktır diye düşünüyorum.

Çongar: Yani aslında AK parti bunu nasıl karşılayacak olursa olsun aslında Türkiye'de tartışma ortamının sağlıklı devam edebilmesi açısından biz dileyelim ki bu tasarı buradan geçmesin ve Türkiye kendi tarihini kendisi daha fazla tartışsın. Süremiz doldu arkadaşlar, ben hepinize çok teşekkür etmek istiyorum.
Bülent Alirıza, Stratejik ve Uluslararası Etüdler Merkezi Türkiye Projesi direktörü, Abdullah Akyüz, Tüsiad Amerika Temsilcisi ve Suat Kınıklıoğlu, Alman Marshall Fonu Ankara Temsilcisi, sağ olun var olun.
Ve sevgili izleyiciler sizlere de çok teşekkür ederiz bizleri izlediğiniz için, mayıstaki programımıza kadar internet üzerinden lütfen bizi okuyun, bizi seyredin ve bize yazın demek istiyorum. Yönetmenimiz Hande Atay Alam ile birlikte tüm ekibimiz adına hoşçakalın diyorum. Ben Yasemin Çongar, Burası Washington.